BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Özgürlükten Kaçış: İnsanlar Neden Otoriteyi Özgürlüğe Tercih Eder?

Özgürlükten Kaçış: İnsanlar Neden Otoriteyi Özgürlüğe Tercih Eder?

🎧 Haberi dinle0:00 / –:–

Devletler ile teknoloji şirketleri arasındaki işbirlikleri bu gözetim kapasitesini daha da genişletirken, bireylerin mahremiyeti, özerkliği ve demokratik karar verme yetisi giderek aşınmaktadır. Sonuçta ortaya çıkan tablo, yalnızca “büyük biraderin bizi gözlemesi” değildir; aynı zamanda bizim de gönüllü olarak her gün kendimizi görünür kıldığımız, dijital izlerimizi çoğalttığımız ve böylece davranışlarımızın öngörülebilir ve yönlendirilebilir hâle geldiği yeni bir iktidar rejimidir. Dijital çağın en büyük paradoksu da burada yatar: Özgürlüğümüzü genişlettiğine inandığımız teknolojiler, yeterli hukukî ve demokratik denetime tabi olmadıklarında, tarihin en kapsamlı gözetim ve davranış yönetimi sistemlerini yaratmaya adaydır.

Doğu Ergil

Bu yazının bir alt-başlığı olsa sanırım şöyle olurdu:

Devletin, Liderin ve İtaatin Psikolojisi Üzerine Tarihsel ve Kuramsal Bir İnceleme

İnsanlık tarihinin belki de en büyük paradoksu şudur: İnsanlar özgür olmak ister, fakat çoğu zaman özgürlüğün gerektirdiği sorumluluğu değil, güvenliğin gereği olan itaati tercih eder. Bu daha kolay gelir.

Demokrasi, bireyin kendi kaderini belirleme hakkını savunurken; otoriter rejimler insanların istikrar ve güvenlik karşılığında bu hakkından gönüllü olarak vazgeçmesini ister. Daha şaşırtıcı olan ise, bunun çoğu zaman zorla değil, seçimle gerçekleşmesidir. Bu nedenle siyaset biliminin en önemli sorularından biri yalnızca “Otoriter rejimler nasıl kurulur?” değildir. Daha temel soru şudur:

İnsanlar neden özgür toplum yerine güçlü devleti; yurttaşlık yerine kulluğu; özerklik yerine itaati tercih eder?

Bu sorunun cevabını yalnızca siyasal kurumlarda değil; insan psikolojisinde, evrimsel geçmişimizde, kültürümüzde ve toplumsal örgütlenme biçimlerinde bulabiliriz.

Özgürlük Doğal mı, Öğrenilen Bir Davranış mı?

Modern liberal düşünce çoğu zaman özgürlüğü insanın doğal hali olarak kabul eder. Oysa antropoloji ve evrimsel psikoloji daha karmaşık bir tablo sunar.

İnsan yaklaşık üç yüz bin yıl boyunca küçük avcı-toplayıcı gruplar içinde yaşadı. Bu gruplarda mutlak eşitlik yoktu; ancak kararlar büyük ölçüde ortaklaşa alınırdı. Önderler vardı fakat bunlar emir veren üstler değillerdi. Daha çok yol göstericiydi. Güçleri iknaya dayanıyordu.

Tarım devrimiyle birlikte nüfus arttı.

Toprak üretim aracı oldu.

Mülkiyet doğdu.

Ordular kuruldu.

Vergiler salındı.

Ve bunları düzenleyecek devlet doğdu…

Devlet yalnızca güvenlik sağlamadı. İlk kez insanların üzerinde sürekli bir otorite oluşturdu: Kurumlaştı. Bu nedenle siyaset tarihçisi James C. Scott, devleti yalnızca uygarlığın ürünü değil, aynı zamanda insan topluluklarını kayıt altına alan ve denetleyen bir mekanizma olarak tanımlar.

Thomas Hobbes: Güvenlik İçin Özgürlükten Vazgeçmek

Thomas Hobbes’a göre doğal hayat “yalnız, yoksul, kötü, vahşi ve kısa”dır. Bu nedenle insanlar kendi özgürlüklerinin önemli kısmını sorunlarını ve korkularını gidereceklerine inandıkları egemen bir güce devrederler.

Bu düşünce sosyal sözleşmenin temelidir. Yani devletin kaynağı zor değil; insanın korkusudur. Korku güvenliği üretir. Güvenlik devleti doğurur.

Jean-Jacques Rousseau: İnsan Zincirlerini Kendisi Üretir

Jean-Jacques Rousseau ise tam tersini savundu: İnsan doğuştan özgürdür. Ama her yerde zincire vurulmuştur. Bu zincirlerin çoğu dışarıdan değil içeriden gelir.

Toplum zamanla eşitsizlik üretir. Eşitsizlik otoriteyi meşrulaştırır.  Sonunda insanlar özgürlüğü unuturlar.

Erich Fromm: Özgürlükten Kaçış

Bu soruya en güçlü cevabı Erich Fromm verdi. Ona göre insanlar çoğu zaman özgürlüğü istemez. Çünkü özgürlük yalnızlık getirir. Belirsizlik getirir. Sorumluluk getirir. İnsan bunlardan kaçmak ister. Bu yüzden güçlü liderlere sığınır. Bir lidere teslim olmak, kendi hayatının sorumluluğunu devretmektir.

Fromm bu süreci, “İnsan özgürlüğünden kaçar” diye tanımlar. Nazizmin yükselişini açıklayan en güçlü psikolojik kuramlardan biri hâlâ budur.

Hannah Arendt: Kötülüğün Sıradanlığı

Hannah Arendt ise farklı bir noktaya dikkat çeker: İnsanların büyük kısmı kötü oldukları için değil, düşünmeyi bıraktıkları için otoriter rejimlere teslim olur. Teslim olmakla kalmaz, onlara hizmet eder.

Otorite, düşünmenin yerine geçer. Emir, ahlakın yerini alır. Vicdan, bürokrasinin çarklarında öğütülür, kaybolur. Bu nedenle otoriter, özellikle totaliter rejimler, yalnızca korkuyla değil; itaat kültürüyle yaşarlar.

Stanley Milgram Deneyi

1961 yılında Stanley Milgram tarihin en sarsıcı sosyal deneylerinden birini yaptı: Sıradan insanlar, otorite emrettiği için, başka insanlara ölümcül olduğuna inandıkları elektrik şokları vermeye razı oldular. Deney şunu gösterdi:İnsanların önemli kısmı kararlarını kendi vicdanî yargıları olarak değil, emreden otoritenin etkisiyle almaktadır.

Philip Zimbardo ve Stanford Hapishane Deneyi

Philip Zimbardo ise insanların yalnızca otoriteye boyun eğmediğini; fırsat bulduklarında otoritenin temsilcisi olmaktan da hoşlandıklarını gösterdi. Bir deneyin parçası olarak gardiyan rolü verilen öğrencilerin, bu rolü içselleştirip birkaç gün içinde zalimleştiği gözlendi.

Zimbardo şu sonuca vardı: “Otorite yalnızca yukarıdan aşağı kurulmuyor. Toplumun içinden de türüyor ve yeniden üretiliyor.”

Nietzsche: İnsan Sürüde Olmayı Sever

Friedrich Nietzsche sürü ahlakından söz eder:

Çoğunluk güvenliği tercih eder. Çünkü özgürlük risklidir. Kendi yolunu çizmek cesaret ister. Sürü olmak ise konfor sağlar. Bu nedenle otoriter liderler yalnızca korku değil; ait olma duygusuna da yatırım yapar.

Nietzsche demokrasiyi, insan özgürlüğünü geliştiren bir rejimden çok, çoğunluğun vasatlığını (ortalamalığını) ve sürü ahlakını güçlendiren bir siyasal düzen olarak eleştirmiştir. Ona göre demokrasi, eşitlik ideali adına üstün yetenek, yaratıcılık ve bireysel mükemmelliği baskılama eğilimindedir. Toplum, en yükseğe çıkabilen bireyleri değil, ortalamayı ödüllendirir. Bu nedenle Nietzsche, modern demokrasinin Hristiyan ahlakıyla birleşerek güç, cesaret ve kendini aşma erdemlerini zayıflattığını savunmuştur. Ancak Nietzsche’nin eleştirisi, monarşi ya da diktatörlüğün savunusu olarak okunmamalıdır; onun temel kaygısı, hangi siyasal sistem olursa olsun, bireyin kendi potansiyelini gerçekleştirmesine engel olan “sürü zihniyeti”ydi.

Nietzsche için demokrasi, tarihsel bir geçiş evresidir. Özellikle aristokratik ayrıcalıkların, kalıtsal soyluluğun ve mutlak monarşinin çözülmesini sağlayan yönünü olumlu görür. Demokrasi, bireyi geleneksel otoritelerden kısmen özgürleştirerek insanların kendi yaşamlarını şekillendirebilecekleri bir alan açmıştır. Hukukun üstünlüğü, keyfî iktidarın sınırlandırılması ve yurttaşların siyasal yaşama katılımı gibi modern kazanımları değersiz saymaz.

Bununla birlikte Nietzsche’ye göre bu olumlu gelişmeler, demokrasinin asıl tehlikesini ortadan kaldırmaz. Ona göre demokrasi, özgür bireyler yetiştirmek yerine çoğu zaman birbirine benzeyen, risk almayan ve ortalamaya uyum sağlayan insanlar üretme eğilimindedir. Bu nedenle Nietzsche’nin eleştirisi, demokrasinin siyasal kurumlarından çok onun kültürel sonuçlarına yöneliktir.

Bu açıdan bakıldığında, Nietzsche ne klasik anlamda bir demokrat ne de basitçe bir antidemokrattır; o, demokrasiyi hem özgürleştirici hem de tekdüzeleştirici potansiyelleri olan tarihsel bir olgu olarak görür.

Tarihten Çarpıcı Örnekler

Roma Cumhuriyeti’nin Sonu

Yüzyıllarca cumhuriyetle yönetilen Roma, iç savaşlardan yoruldu ve özgürlüğü değil istikrarı seçti. Sonuç olarak cumhuriyet sona erdi. İmparatorluk dönemi başladı. Halk özgürlüğünü kaybetti ama uzun süreli bir düzen kuruldu.

Weimar Almanyası

Birinci Dünya Savaşı’nı Almanya yenik bitirmiş; galip ülkeler çok ağır şartları olan Versailles (Versay)  Antlaşması ile ekonomisini çökertmiş ve topraklarının önemli bir bölümünü elinden almıştı.

Sonuçta engellenemeyen ekonomik kriz, yıkıcı enflasyon, işsizlik ve sürekli canlı tutulan aşağılanma duygusu, kitlesel bir tepki doğurdu. Bu ortamda Alman toplumunun önemli kısmı güçlü bir devlet teşkilatı ve önderlik etrafında toplanmayı tercih etti. Demokrasiyi ve özgürlükleri değil, otoriteyi ve otoriterliği seçti.

Sovyetler Birliği

Çarlık düzenini yıkan devrim sonrasında (1917) Komünizm, yalnızca baskıyla ayakta kalmadı. Pek çok insan, devletin sunduğu güvenlik, iş, barınma ve “eşitlik miti” üzerine inşa edilen istikrarlı bir toplu yaşam -düzen-  karşılığında bireysel özgürlüklerden vazgeçti.

Modern Dijital Otoriterlik

Bugün yeni bir durumla karşı karşıyayız. Eskiden devlet vatandaşını gözetliyordu. Şimdi insanlar gönüllü olarak bütün hayatlarını dijital platformlara teslim ediyor. Gözetim artık zorunlu değil;  konfor karşılığında kabul edilen bir sözleşme söz konusu. Hayatımızın her alanı, gözetim altında ve yönlendirmeye açık.

Yirmi birinci yüzyılın otoriterliği, klasik polis devletlerinden farklı bir mantık üzerine kurulu. İnsanlar iletişim kurmak, alışveriş yapmak, çalışmak, eğlenmek ve görünür olmak için hayatlarının en mahrem ayrıntılarını dijital platformlara bırakmaktadır. Böylece gözetim, baskıyla dayatılan bir uygulamadan çok, hız, kolaylık, güvenlik ve kişiselleştirilmiş hizmetler karşılığında kabul edilen görünmez bir toplumsal sözleşmeye dönüşmüştür.

Bu yeni düzende birey, yalnızca gözetlenen bir nesne değil, aynı zamanda kendi verisini sürekli üreten ve sistemin işleyişine aktif olarak katkıda bulunan bir aktördür. Bu dönüşüm, iktidarın doğasını da köklü biçimde değiştirmiştir. Artık temel mesele yalnızca insanların ne yaptığını bilmek değil, onların ne yapacağını öngörebilmek ve tercihlerini önceden şekillendirebilmektir. Büyük veri analitiği, yapay zekâ destekli algoritmalar ve davranışsal profilleme sayesinde bireylerin siyasal tercihleri, tüketim alışkanlıkları, sosyal ilişkileri ve hatta duygusal eğilimleri tahmin edilebilir hâle gelmektedir.

Böylece güç, yalnızca yasaklayan ve cezalandıran bir mekanizma olmaktan çıkmakta; görünmez biçimde yönlendiren, seçenekleri filtreleyen ve davranışlar mimarlık eder hâle gelmektedir. İnsanlar çoğu zaman özgürce seçim yaptıklarını düşünürken, karşılarına çıkan bilgi akışı, haberler, reklamlar ve öneriler, çoktan algoritmik bir süzgeçten geçirilmiştir.

Bu nedenle modern dijital otoriterlik, klasik otoriter rejimlerden daha karmaşık ve daha dirençli bir yapı sergilemektedir. Çünkü etkisini öncelikle korkudan değil, bağımlılıktan; sansürden değil, dikkat ekonomisinden; zor kullanmaktan değil, veri biriktirmekten almaktadır.

Devletler ile teknoloji şirketleri arasındaki işbirlikleri bu gözetim kapasitesini daha da genişletirken, bireylerin mahremiyeti, özerkliği ve demokratik karar verme yetisi giderek aşınmaktadır. Sonuçta ortaya çıkan tablo, yalnızca “büyük biraderin bizi gözlemesi” değildir; aynı zamanda bizim de gönüllü olarak her gün kendimizi görünür kıldığımız, dijital izlerimizi çoğalttığımız ve böylece davranışlarımızın öngörülebilir ve yönlendirilebilir hâle geldiği yeni bir iktidar rejimidir. Dijital çağın en büyük paradoksu da burada yatar: Özgürlüğümüzü genişlettiğine inandığımız teknolojiler, yeterli hukukî ve demokratik denetime tabi olmadıklarında, tarihin en kapsamlı gözetim ve davranış yönetimi sistemlerini yaratmaya adaydır.

Özetle: Artık insanlar yalnızca devlet tarafından değil; artan oranda algoritmalar tarafından yönlendirilmektedir. Dijital platformlar hangi haberi göreceğimizi, kimi takip edeceğimizi, neye öfkeleneceğimizi ve hatta kimi seveceğimizi bize açık ya da gizli biçimde empoze ediyorlar. Böylece otorite görünür olmaktan çıkıyor ve görünmez hâle geliyor.

Ya Evrimsel Psikoloji?

İnsan beyni yüzbinlerce yıl boyunca küçük gruplar içinde yaşamaya uyum sağladı. Grubun dışına çıkmak çok  riskiydi; genellikle ölüm demekti. Bu yüzden aidiyet, biyolojik bir ihtiyaç kadar önem kazandı. Gruba katılmak, onun önderini izlemek hayatta kalmayı kolaylaştırdı.

Bugün siyasette aynı alışkanlık işliyor: İnsanlar rehber olduğuna inandıkları karizmatik liderlerin peşinde ilkel kabile hayatına göre şekillenmiş bir geleneği sürdürüyor. Yani demokrasi birinci kaygısı değil.

Bu düşünceye nörobilim açısından katkı yapmak isteyen Dr. Mehmet Akdemir,  “insan beyninin, evrimsel olarak her zaman en doğruyu değil, en az enerji harcayan yolu seçmeye eğiliminde olduğunu ileri sürüyor. Sorgulamak; mevcut bilgileri yeniden değerlendirmeyi, yeni sinaptik bağlantılar oluşturmayı ve daha fazla zihinsel çaba gerektirir. Buna karşılık hazır cevapları kabul etmek, otoriteye güvenmek veya kalabalığı takip etmek çok daha düşük bilişsel maliyetlidir diyor. Bu nedenle itaat, yalnızca siyasal ya da kültürel bir tercih değil, beynin enerji ekonomisiyle de ilişkilidir” diyor ve ekliyor:

“Merak ise tesadüfi bir özellik değildir. Dopamin temelli ödül sistemi ve çocukluk dönemindeki yüksek beyin plastisitesi sayesinde erken yaşlarda çok daha güçlüdür. Yaş ilerledikçe öğrenme yeteneği kaybolmaz; ancak yeni şeyler öğrenmek daha fazla çaba ister. Bu nedenle eleştirel düşünme, sorgulama ve özgürlüğü taşıyabilecek zihinsel yapı kendiliğinden oluşmaz; eğitimle, kültürle ve sürekli zihinsel egzersizle korunur. Belki de bu yüzden özgürlük, yalnızca siyasal bir kazanım değil, aynı zamanda beynin doğal eğilimlerine karşı verilen sürekli bir zihinsel mücadeledir”.

O zaman soralım:

Demokrasi Neden Zor?

Demokrasi yalnızca seçim değildir.

Demokrasi; sürekli tartışmadır. Sorgulamadır.  Eleştiridir. Uzlaşmadır. Sabırdır. Belirsizliktir…

Otoriterlik ise sorulara anlaması çok daha kolay olan tek cevap sunar. Bu nedenle psikolojik olarak daha caziptir.

İnsan doğası otomatik olarak demokrasi üretmez. Özgür toplumlar kendiliğinden ortaya çıkmaz. Onlar uzun tarihsel mücadelelerin, kurumların, hukukun, eğitimin ve yurttaşlık kültürünün ürünüdür.

Devlet, insanlığın en büyük siyasal icatlarından biridir; ancak aynı zamanda en büyük tahakküm araçlarından da biridir. Kontrol edilmez, gücü sınırlanamazsa, yaşamın her alanını doldurur ve yönlendirir.

Aynı şekilde, özgürlük de yalnızca devletin sınırlandırılmasıyla korunmaz. Özgürlüğü yaşatacak olan, eleştirel düşünebilen bireyler, güçlü sivil toplum, hukukun üstünlüğü ilkesine sadakat ve iktidarı denetleyen kurumlardır.

Bu nedenle asıl soru “İnsanlar neden otoriteyi seçiyor?” değildir. Daha anlamlı soru şudur:

Özgürlük, insanın doğal eğilimine karşı sürekli savunulması gereken tarihsel ve kültürel bir kazanım mıdır.

Bu şu demektir: Demokrasinin ön şartı olan özgürlük, yalnızca siyasal, kültürel zincirlerin yokluğu değildir. Sorumluluk alabilen, eleştirel düşünebilen ve ortak yaşamı birlikte yönetmeye istekli yurttaşların varlığıyla sürdürülebilen kırılgan bir uygarlık başarısıdır. Bu yüzden otoriterlik istisna değil, insan topluluklarının her zaman geri dönebileceği bir olasılıktır. Demokrasinin kalıcılığı, ancak onu her kuşakta yeniden inşa etmeye kararlı özgür yurttaşlarla mümkündür.

Onlar ne kadar azsa, deokrasi o kadar uzaktadır.

Doğu ERGİL kimdir?

Siyaset bilimci, akademisyen ve yazar. Uzun yıllar üniversitelerde öğretim üyeliği yaptı. Çalışma alanları arasında etnik kimlikler, demokrasi, siyasal katılım, çatışma çözümü ve insan hakları yer alır. Türkiye’de toplumsal barış ve Kürt meselesi üzerine hazırlanan çeşitli akademik ve saha araştırmalarında yer almıştır. 1995 yılında TOBB Başkanlık Danışmanlığı görevindeyken « Doğu Rapor »nu hazırladı. 45 kitap ve çeşitli dillerde yayımlanmış düzinelerce bilimsel makalesi ve kitap bölümü vardır.

Benzer Haberler

Hewlêr’e bir kez daha saldırı

4'ten fazla İHA düşürüldü

Gerekçe: Sosyal medya paylaşımları

DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ gözaltına alındı

Maraş’taki okul saldırısı soruşturması

Baba 'olası kastla öldürme’den yargılanacak

‘Savcılar hangi eylemi terör sayacak?’

175 yerde ‘terör bürosu’ kurulacak

Yeni partide kimler yer alacak?

84 milletvekilinin ismi konuşuluyor

Kurtulmuş’un ‘çerçeve yasa’ mesaisi sürüyor

Bahçeli, Hatimoğulları, Bakırhan ve Ekmen'e ziyaret

‘Vakti gelmiş bir veda’ dedi

Özgür Özel: Yeni partimizi kuruyoruz