Görüştüğüm kişilerin ortak paydası şudur: Kürt meselesine ilişkin araba yokuşun %80’ini aşmış ama yolun %20’sinde takılıp tıkanmıştır. Önümüzde iki yaşamsal tercih vardır: Birileri, takılıp kalan arabaya tekmeyi vurup dereye yuvarlamayı tercih ederken bilhassa Öcalan’a hasımlık ve karalama temelinde tutumlarını gerekçelendiriyor; ikinci bir kesim ise yolda takılıp kalan arabaya omuz verip legal ve yasal yollardan düze çıkmasına yardımcı olmayı tercih ediyor.
Faik Bulut
Birinci bölümden sonraki değerlendirmelere devam ediyoruz.
Süreç hakkında bazı tespitler
Türkiye ve bölgedeki kaotik-trajik gelişmeler sonucu Öcalan, geleneksel görüşme veya diyalog kurallarına aykırı olarak şart koşmadan devletle masaya oturdu. Aşırı tepki görmesi ve topa tutulması, bu ezber bozan ve sıra dışı tutumundan ötürüydü. Ardından fiili bir ateşkes yaşandı ve simgesel anlamda silahlar (bırakılmadı) yakıldı.
Bu çatışmasızlık halinin bölgedeki olumlu yansımalarını son 10 günlük Serhat bölgesiyle Amed-İzmit gezilerimde bizzat gözlemledim; paylaşmak isterim:
* Kürt tarafının barış ve müzakerede ısrarlı olmasına rağmen iktidar adeta çizdim oynamıyorum tutumu sergiliyor. Nitekim Kürtler arasında ikilik yaratma peşinde. Muhaliflerle barış sürecini destekleyenlerin birbirlerine girmelerinden siyasi bir haz alıyor.
* Bu süreçte devlet dört parçadaki Kürtlerin yakınlaşmalarından oldukça rahatsız… Temmuz başından itibaren ABD ve NATO’ya sırtını dayamak suretiyle her parçadaki Kürt hareketinin (silahlı, sivil yöneticilerle kurumların) merkezi devletle entegre olup bütünleşmesine yönelik bir politika güdüyor.
* “Kürt veya sol” sıfatı taşısın taşımasın, kendisinin zeminini hazırladığı sosyal medya platformlarında Öcalan ile PKK-DEM hareketine yönelik sözlü savaş yürütülmesini adeta körüklüyor.
* Devşirip devlet müridi haline getirdiği kesim ve bireyler aracılığıyla Öcalan-PKK-DEM üçlüsüne karşı bir söylem üstünlüğü kurmaya çalışıyor.
* Bu alanda siyasal ve psikolojik bir boşluk oluşmuş: PKK hareketi, bütün günah ve sevaplarıyla 1984 ile 2010-2015 yılları arasında söylem üstünlüğüne sahipti; “Kuruluş” denilen silahlı çatışma döneminde Kürt halkına aşırı özgüven, kimlik ve özgürlük bilinci aşılamayı başarmıştı.
* Başta “Hendek olayı” olmak üzere özerklik adı verilen direnişler ile tutsak Öcalan’ın da defalarca kınadığı topyekûn silahlı ayaklanmaların başarısızlıkla sonuçlanması, PKK’nin vaat ettiği “kurtuluş” hedefinin boşa çıkmasına ve Kürt mahallesindeki muhaliflerin kamuoyuna yönelik duygusal ve ajitasyon tarzındaki söylemlerinin tercih edilmesine yol açtı. Sonuçta süreç karşıtlığı yaygın bir kampanyaya dönüştü.
* İktidar, “varılan mutabakat” gereği yapılması elzem olan şartları yerine getirmedi. Devlet, Kürtlerin taleplerini heba etmek amacıyla rehin aldığı Öcalan’a kâh baskı yapmakta, kâh ziyaretlerini yasaklamaktadır. Dolayısıyla görüşmeler kesilmiştir. Kürt tarafı ise ikinci aşamaya ilişkin taleplerinde ısrar etmektedir.
* Devlet şu anda zamana oynuyor; zaten görüşmeler de durmuş ve tıkanmış vaziyettedir. İktidar, Kürt ulusal sorununun çözümüne ilişkin gayretleri çürümeye, sönümlenmeye bırakmıştır. Böylelikle Kürtleri masayı terk etmeye zorlamaktadır.
* Hareketin bazı silahları simgesel olarak yakmasından sonra, Türkiye tarafı zafer sarhoşluğu içine girmiştir. Ancak arka plandaki gelişmeler, mesela 2023 yılındaki yoğun hava-İHA-SİHA operasyonları ile bireysel suikastlar göstermiştir ki, devlet bu hareketi topyekûn bir imhaya tâbi tutmak istemekteydi. İstenen olmayınca da bu kez, bilinen diyalog süreci başlatılmıştır.
* Temel kuraldır: Çatışan taraflar yenişemeyince masaya oturmayı dener. Evet, örgüt 2023 yılı ve öncesinde önemli zayiat vermiş ancak imha olmamıştır. Hem iç hem dış gelişmeler ışığında Kürt meselesinin başına bela olacağını anlayan devlet yetkilileri de kendini koruma altına almak üzere masayı tercih etmişlerdir. Hatırlatmak gerekir ki masaya oturmak mutlak anlaşma, teslimiyet veya zafer anlamına gelmez. Masa devrilip süreç tıkanabilir, devreye başka mücadele alternatifleri girebilir vs.
* Tekrar ediyorum: Öcalan bu aşamada öne sürdüğü taleplerde ısrar ettiği için yaklaşık 40 gündür kimseyle görüştürülmemektedir. Halil Gündoğan, aklınca beni “Öcalan’a kefil olmakla” suçluyor. Kimseye kefil olmadım, olacağım da yok ama devletin elindeki bir tutsağın içinde bulunduğu şartlar göz önüne alındığında “kefillik” gibi ağır yükü kaldırmak zaten kimsenin harcı değil.
Aynı Gündoğan dedektif kurgusuyla soruyor: “Hangi sırların ortağısın?” Oysa durum apaçık ortadadır: Sır diye bir şey mevcut değildir. Şeffaflık benim en büyük kozumdur; devletten ve sizin gibi önyargılı çevrelerden korunmanın tek yolu da budur.
Nitekim İmralı’da Öcalan’ın yanında kalan Veysi Aktaş ile Çetin Arkaş ve arkadaşlarına ek olarak 20-30 yıl yatıp cezaevlerinden yeni çıkmış çok sayıda örgüt mensubu var. Bunların önemli bir kısmı, yozlaşıp çürümüş siyasetin ve toplumun (bilhassa Kürt toplumunun) negatif yanlarından henüz etkilenmemiş ve devrimci tavırlarını yitirmemiş kişilerdir. Onlar kendilerini yozlaşmadan korumuşlardır.
Keza İstanbul Bakırköy’de 13-14 Haziran 2026) tarihindeki Demokratik Cumhuriyet konulu iki günlük sempozyuma gidenler, hem ismini andığım Çetin ve Veysi ikilisi ile hem de Öcalan’ın bazı avukatlarıyla ayaküstü sohbetler yapıp merak ettiklerini konuları sorup cevabını alabiliyorlardı.
Sözü edilen kişiler şehir şehir gezerek, taşradaki bazı konferanslara katılarak kamuoyuna açık konferanslarda sürecin önü ve arkası hakkında açıklamalar yapıyorlar ki anlattıklarına kulak vermek olanağı merak eden herkes için var.
Nitekim Diyarbakır’daki son mitingde Veysi Aktaş konuşurken, Van’daki kültürel etkinliğinde önce benden bir gün sonra da Çetin Arkaş konuşmuştu. Diyeceğim o ki: Gizeme ve esrarengiz bir hava yaratmaya gerek yok. Polisiye zihniyetten kurtulup saha araştırması yapanlar, bilgilerimin kaynağını açıkça görebilirler.
Öcalan’ın dışarıya aktardıklarına inanıp inanmamak konusunda ise herkes özgürdür.
Nereden, ne öğrenilebilir?
Bir an için Öcalan’ın bütün taleplerinden vazgeçmiş olduğu düşünülse bile benim halka açık dinleyebildiğim farklı toplantılarda Öcalan’ın iki avukatı Kürtler için vazgeçilmezleri şöyle saydılar: Anadil, statü, anayasal garanti ve Türkiye’nin demokratikleşmesi.
Görülmektedir ki bunlar hibe alarak değil, mücadele ile elde edilebilecek taleplerdir. Benzer ifadeleri Veysi Aktaş ve Çetin Arkaş kapalı salonlarda ve mitinglerde dillendirmekte; DEM Başkanı Tuncer Bakırhan da gerek TBMM çatısı altında gerekse gittiği yerlerde bu yönde açıklamalar yapmaktadır.
Kürt toplumunun mevcut durumu ise şöyledir: 1-Süreçten herhangi bir sonuç çıkmayacağını bildiği halde Öcalan’ın bu işi çözebileceğine inananlar, 2-Öcalan dâhil hiç kimsenin devletin inkâr ve imha siyasetini değiştirmeyeceğini düşünenler, 3-Süreçten tümüyle umudunu yitirip köşeye çekilenler.
Bizim yolumuz-çizgimiz
Bana gelince, gelişmeleri yakından izliyor ve dinliyorum. Siyasetçilerle halkın arasına katılıp görüşüyor; yerli-yabancıların yorumlarını okuyorum. Gidişata göre “temkinli bir iyimserlik” ile “temkinli kötümserlik” arasında bir yerlerdeyim.
Olumsuz gelişmelere rağmen meseleyle yakından ilgileniyorum. Genelde bağımsız yani örgüt mensubiyeti olmayan Kürt aydınlarıyla sürecin muhasebesini yapmaya, bilançosunu çıkarmaya çalışıyor; meseleyle ilgili hemen herkese (DEM, diğer Kürt oluşumları, yurtdışındaki Kürt aydınları vs) başvurmaya gayret ediyorum.
Görüştüğüm kişilerin ortak paydası şudur: Kürt meselesine ilişkin araba yokuşun %80’ini aşmış ama yolun %20’sinde takılıp tıkanmıştır. Önümüzde iki yaşamsal tercih vardır: Birileri, takılıp kalan arabaya tekmeyi vurup dereye yuvarlamayı tercih ederken bilhassa Öcalan’a hasımlık ve karalama temelinde tutumlarını gerekçelendiriyor; ikinci bir kesim ise yolda takılıp kalan arabaya omuz verip legal ve yasal yollardan düze çıkmasına yardımcı olmayı tercih ediyor.
İkinci kesim mevcutla yetinmeyip sürece ilişkin eleştirilerini ve alternatif önerilerini de ortaya koyuyor. Kürt toplumunun beklentilerinin ne olduğunu tespit etmeye çalışan ve bunları kamuoyuyla paylaşmaya esas olan bir çizgi izliyor. Sorunu bizzat kaynağından dinlemek için gerekirse Öcalan dâhil Kürt müzakereci yahut görüşmecilerine ulaşmayı düşünüyor.
Aynı kesim, bir varsayım olarak Öcalan ile görüşmenin imkân dâhilinde olması halinde onun çözüm plan ve projesine dair şimdiye kadar yaşanan eksiklerin, sıkıntı ve yanlışların neler olduğunu yüzüne söylemek, gerekli uyarılarda bulunmak ve bu arada alternatif çözüm yollarını önermek gibi bir tutumla hareket etmektedir. İlaveten çözümden yana olan diğer çevrelere ulaşıp fikir edinmek için bölge, şehir ve semtleri de dolaşarak halka süreç ve Kürt meselesinin çözümü hakkında söyleşiler ve açıklamalar yapıyor, konferans ve toplantılara katılıyor.
Gerektiğinde DEM Parti ve isteyen diğer parti ve oluşumlarla temas kurup ortak akıl geliştirmeyi hedefleyen bu kişiler Öcalan’ı karalayıp suçlayarak değil, eksiklerini ve alternatifleri bizzat yüzüne söyleyerek meseleyi ilerletmek istiyorlar. Özetle tekmeyi vurup halktan soyutlanan, kişisel kahramanlık gösterileri yapanlardan olmamayı tercih ediyor.
Muhtemelen birkaç stratejik buluşmadan sonra kamuoyuna kendini açıkça ve yasal düzlemde tanıtacak olan bu oluşum, düşünce kuruluşu niteliği kazanmak maksadıyla her meslekten Kürt aydınını çevresine toplama çabasında. İster adı “Aydınlar Kolektifi” isterse “1001 Aydın” olsun, temel işlevi strateji ağırlıklı siyasi ve teorik fikirler üretmek olan bir yapıyı planlıyor.
Bu noktadan bakılırsa günün birinde Öcalan siyasetçiler, fikir insanları, kanaat önderleri, basın mensupları ve aydınlarla görüşmek isterse, onun eksikliklerini/yanlışlarını düzeltmek şartıyla alternatif öneriler ve çözüm yollarını anlatmak üzere İmralı’yı gitmeyi arzulayan çok sayıda insan olduğunu veya olabileceğini gözlemliyorum.
İki farklı “Alaycı Kuş” takımı
Peki, neden?
Çünkü ruhunda kanatları olanlar, fark edebilir melek konumundaki Alaycı Kuşu.. Öyle ki bazen bir kanyonda çaldığı ıslığı taklit eder, bazen bir şarkıda aks-i sedası olur alaycı kuş.. Ruhunda kanatları olanlar; yenilikçi, dik kafalı, cüretli ve körü körüne sadık kalınan kurallara bağlı kalmayan, kâh o ağaçtan, kâh şu kıyıdan duydukları kuş şarkılarından parçaları toplayan alaycı kuşlar misali kollarını iki yana açtıkları dünyadan başka bir dünya yaratırlar, yepyeni ve hiç umulmadık bağlamlara kendilerini yerleştirirler. Dillerinde ıslık sesi, içlerinde bir umut, bin umut
İki tarafın da (bilhassa devlet ile onun müritlerinin) kitleleri manipüle etme ve medyatik yönlendirmeler hususunda yarıştığı aşikârdır. Buna karşılık barışçıl çözümü esas alan ve yolda kalmış arabayı düze çıkarmaya azmetmiş bu kesim, Amerikalı yazar Collins’in filminde temsil edilen 16 yaşındaki kızdan başarıyla yaratılmış bir kahramanla devrime giden aksiyon dolu süreci başlatmaya karar vermek suretiyle ne kadar vicdanlı ve kendine halkına adamış olduğunu pratikte kanıtlama yolundadır.
Alaycı Kuş Operasyonu (Operation Mockingbird)
İkinci küme Alaycı Kuşlar ise deyim yerindeyse Bekoyê Evan (yani iş bozucu, umutsuzluk ve karamsarlık müjdecisi) rolündedir. Bilinçli yahut bilinçsiz olarak yıkıcılığa hizmet eder, kaotik ortalığı karıştırıp kendine bir rant elde etme gayretkeşliği içindedir. Bunların yazıp çizdikleri, zaten karamsarlığa kapılmış toplumda bozgunculuğa teşvik etmektedir.
Tipik bir örneği Amerika’da yaşanmıştır. Şöyle ki; Alaycı Kuş Operasyonu (Operation Mockingbird), istihbarat teşkilatı CIA Soğuk Savaş yıllarında kitleleri manipüle etmek ve kamuoyunu yönlendirmek için (Operation Mockingbird) Alaycı Kuş Operasyonu başlatmıştı. Esas olarak hedef, medya ve kamuoyu algısını kontrol etmekti. Bu maksatla yerli ve yabancı basın kuruluşlarını, yayın organlarını ve gazetecileri fonlayarak veya satın alarak kendi anlatılarını gerçeğe dönüştürmeye çalışmıştır.
Yöntemin temel amacı algı mühendisliğiydi; “Alaycı kuş” duyduğu her sesi kusursuzca taklit edebilen bir kuştur. Bu isim, CIA’nin “Ben ne dersem onu tekrarlayacaksınız” stratejisini simgeler.
İkinci amaç medya ağını ele geçirme olarak bilinir: Ana akım gazeteler, dergiler, televizyon kanalları ve medya patronları doğrudan veya örtülü yollarla kontrol altına alınmıştır.
Üçüncüsü de propaganda ve yalan haberdir: Yaratılmak istenen siyasi iklim doğrultusunda sahte haberler üretilmiş, gerçekler sansürlenmiş veya çarpıtılarak topluma servis edilmiştir.
Geçmişte başlatılan bu örtülü operasyon taktiklerinin, günümüzde dijital medya, sosyal ağlar ve algı yönetimi süreçleriyle birlikte küresel ölçekte devam ettiği kabul edilmektedir.
Bu durum; günümüzdeki iktidarın medya havuzunda ve onun yarattığı ortamda sağdan soldan sataşma, karalama, iftira, yanlış haberden hareketle suçlayıp aşağılamalar hegemon/baskın bir söylem halini alır. Yazanlar ve söyleyenler, bunu kişisel özgürlükleri gereği gerçekleştirdiklerini sanabilirler oysa saha gerçekliğini dayanmayan ve Kürt toplumunun vaziyetini anlamak diye derdi olmayanlar hep bu tür gerçek dışı bilgilendirmelere, bir bakıma sosyal medya mahallesindeki dedikodu ve söylentilere dayanarak mükemmel yorum yaptıklarını sanırlar.
Bilhassa Kürt mahallesindeki ve ulusal sol kesimdeki kötü niyetliler de Alaycı Kuş misali sözüm ona “haktan yana”, “devrim uğruna” ve “hatta halkların ve emekçilerin çıkarı adına” söylem taklidi yaparlar. Arka planına bakıldığında gerçeğin tam tersi olduğu görülecektir.
Özünde yanlış kurgu şuradadır: Kürt muhalifleri, kimi sol, liberal ve demokrat çevreler yanlış gördükleri süreci durdurup engellemek için tüm oklarını Öcalan’a yöneltip kendisini yıpratıp halkın gözünde/kamuoyu önünde itibarsız kılmanın doğru bir yöntem olduğunu düşünmekteler. Halbuki bu tavır, devletle masaya oturan yahut muhatap olan Kürt tarafını zayıflatıp devletin elini güçlendirmekten başka bir sonuç vermez.
Tersten düşünmüş olsalar, baş hedef olarak Türkiye’deki devlet aklı ile mevcut siyasi iktidarın tutumunu belirleyip buna göre ceberut ve kibirli tarafın zayıflatılıp yıpratılmasına çalışabilirler.
21’inci yüzyılın yeni tecrübesi: Bir yaşam biçimi yaratmak
Kuzey ve Güney Amerika ülkelerindeki birkaç örneğini de Metin Yeğin’in Yeni Yaşam gazetesinde yayınlanmış olan 11 Haziran 2026 tarihli makalesinden ödünç alarak sunuyorum.
“Nobel Barış Ödülü sahibi, 94 yaşındaki Adolfo Pérez Esquivel, Plaza de Mayo’da (Arjantin) açlık grevine başladı. Arjantin’in, yeni moda söylemle ‘ultra sağcı’, yani bizim deyimimizle ‘faşist’ devlet başkanı Javier Milei, halkın sahip olduğu bütün hakları yok etti. Kendi deyimiyle çöpe attı. İşte bütün bunlara karşı, simgesel direniş meydanında başlayan bu eylem; ‘Ayuno para despertar conciencias – Vicdanları uyandırmak için oruç’, Arjantin’de büyüyen açlık, dışlanma, şiddet ve toplumsal çöküş karşısında sessiz kalmamak için.
Bundan 2 yıl kadar önce Buenos Aires’te Adolfo Pérez Esquivel’in evinde biz konuşurken de kendisi şiddet kullanmadan yıllarca sürdürdüğü direnişini, başka bir deyimle hayatını şöyle tanımlıyordu:
‘Şiddete karşı diğer şiddetle mücadele ederseniz, iki şiddet biçiminiz olur ama çatışmanın çözümü yoktur. Bu yüzden stratejileri değiştirmelisiniz. Toplumu anlamak için sadece bir strateji değil, aynı zamanda bir yaşam biçimi yaratmalıyız.
Mahatma Gandhi’nin Hindistan’daki mücadelesinin ne olduğunu daha çok takip ediyordum. Hindistan’da, Gandhi’nin yoldaşlarıyla birlikteydim, Luther King de iyi bir örnek ve Latin Amerika’da çok fazla şiddet içermeyen mücadele var. Hélder Câmara gibi mücadeleciler ya da MST – Topraksızlar Hareketi, şiddet içermeyen mücadelelerdir.
Mesela kadınlar, şiddet içermeyen mücadeleler ile toplumsal, politik, ekonomik alanları fethettiler. 91 yaşında Universidad de Buenos Aires’te ders vermeye devam ediyorum. Öğrencilerimin %70’i kadın, yani kadınlar erkeklerin daha önce reddettiği alanları ele geçirdiler; tıpta, bilimde, kültürde, ekonomide, siyasette. Ve bir silaha ihtiyaçları yoktu, kapasiteye ve sosyal organizasyona ihtiyaçları vardı.
Biz burada diktatörlüğe karşı mücadelede, sadece Arjantin’de değil, Latin Amerika’da toplumsal örgütlenmeler içindeydik ve diktatörlükle yüzleştik. Sonuçlarına katlandık: hapishaneler, işkence, sürgün. Ama bu toplumu değiştirmek için başka bir bakış açımız, başka bir stratejimiz var çünkü bunu yapmazsak bunu değiştiremeyeceğiz.”
Siz siz olun, halktan ve sahanın gerçekliğinden ayrılmayın. İşte o zaman eleştiri ve önerileriniz yerini bulur, halkta karşılığını görerek yaygınlaşır. Gerisi Ölü Ozanlar Derneği’ndeki isyankârların dört duvarın ötesine geçmeyen kısır tartışmaları olarak kalır.







