BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Gülistan Doku: Bir kadın cinayetinde sistemin anatomisi

Gülistan Doku: Bir kadın cinayetinde sistemin anatomisi

🎧 Haberi dinle0:00 / –:–

Ercan Jan Aktaş 

MEKÂN, HAFIZA VE DEVLET ŞİDDETİNİN KATMANLARI

Mekânlar yalnızca coğrafi alanlar değildir. Aynı zamanda iktidar ilişkilerinin, hafızanın ve toplumsal deneyimlerin katmanlaştığı yaşam alanlarıdır. Bir kentin sokakları, bir üniversitenin koridorları ya da bir baraj gölü, yalnızca fiziksel varlıklar olarak değil; yaşananların izini taşıyan, tanıklık eden ve kimi zaman da üzeri örtülen hakikatleri saklayan yerlerdir. Bu nedenle bir olayın geçtiği mekân, o olayın anlaşılması için nötr bir zemin değil, bizzat kurucu bir unsurdur.

Devletin müdahale biçimleri, toplumsal güç ilişkileri ve şiddetin görünür ya da görünmez kılınması, çoğu zaman mekân üzerinden şekillenir. Böyle bakıldığında mekân, yalnızca bir “yer” değil; hafızanın, iktidarın ve direnişin iç içe geçtiği canlı bir politik alandır. Burada bir tarih var, hafıza var, devletle kurulan ilişkinin kendisi var. Bu yüzden Dersim’de yaşanan olaylar, yalnızca bir olay olarak kalmaz, kalmamalıdır. Gülistan Doku cinayeti, devlet-toplum ilişkisinin tarihî bagajını da beraberinde taşımaktadır. Dersim isminin kendisi bile kuruluşundan itibaren Cumhuriyet’in karakteriyle ideolojik gerilim üretirken, orada yaşanan bir adli vakayı siyasetten yalıtılmış biçimde ele almak zaten mümkün değil.

Gülistan Doku, Rojvelat Kızmaz, Rojin Kabaiş, Esma Kılıçarslan, Yeldan Kahraman, Nadire Kadirova, Yeşim Akbaş cinayetleri kamuoyunun yakından bildiği ve süreçlerini takip ettiği kadın cinayetlerinden sadece bazıları. Bu cinayetlerin tamamı aynı bölgede gerçekleşmedi. Ancak farklı bölge ve alanlarda bu cinayetleri gerçekleştirenler aynı sistemin parçaları. Devlet gücünün kişiselleştiği, kurumların etkisizleştiği, değer ve ilkenin kapısının hiç çalınmadığı, hukukun kurala değil siyasi iradeye bağlı hâle geldiği bir sistemde adalet, normlara değil güç dengelerine göre işliyor.

Böylesi bir tabloda “adalet sistemi” dediğimiz yapı, aslında hukuki bir düzen olmaktan çok siyasal iktidarın uzantısı hâline gelmiş bir mekanizmayı ifade eder. Hukukun öngörülebilirliğinin ortadan kalktığı, normların yerini keyfiyetin aldığı bu yapı, klasik anlamda bir hukuk devleti değil; gücün hukuku belirlediği bir rejim tipine işaret eder. Bu nedenle böylesi bir adalet sistemine sahip bir rejim, yalnızca otoriter değil, aynı zamanda cezasızlığı sistematik biçimde üreten, yurttaşlar arasında eşitliği askıya alan ve özellikle kadınlar söz konusu olduğunda şiddeti dolaylı olarak yeniden üreten bir rejimdir. Adaletin geciktiği ya da hiç işlemediği her durumda, bu rejim kendi sürekliliğini hukuksuzluk üzerinden tahkim eden bir karakter kazanır.

Yıllarca “intihar” söylemiyle yönlendirilen ve kapatılan Gülistan Doku dosyası yeniden açılmasıyla bütün bu gerçekleri bir kez daha sesli bir şekilde konuşuyor ve tartışıyoruz. Soruşturma kapsamında ortaya çıkan yeni veriler, yalnızca failleri değil, koruma ve karartma mekanizmasını bir kez daha ortaya koydu. Gülistan Doku cinayetine derinlemesine baktığımızda karşımıza sistemin kendisi çıkıyor. Türkiye’de “erkeklik” her zaman bu sistemin taşıyıcı temel kolonları oldu. Paşaların apoletleri üzerinde kurulan Cumhuriyet’in en muteber yurttaşları her zaman iktidar ağları üzerinden imtiyaz sahibi olan erkeklik oldu.

CEZASIZLIK REJİMİ, ERKEKLİK VE KURUMSALLAŞMIŞ İKTİDAR AĞLARI

Bu tarihsel izden yol aldığımızda başka “muteber erkek”ler karşımıza çıkmaya başlıyor. Dersim’de bütün bunlar yaşanırken devletin kendisi olarak Tuncay Sonel bütün suç pratiklerinin tam orta yerinde durmaktadır. Tuncay Sonel, bu süreçte yalnızca bir idari figür değil, aynı zamanda kayyum politikalarının yerelde nasıl işlediğinin somut bir örneği olarak öne çıkmaktadır. Hem kayyum sıfatıyla halkın seçme ve seçilme iradesine müdahale eden hem de basına ve yerel anlatılara yansıyan iddialara göre kamu kaynaklarının dağıtımı ve ihale süreçleri üzerinden belirli çevrelerle ilişkiler kurarak kentin ekonomik ve toplumsal yapısını dönüştüren bir aktör olarak tartışılmaktadır.

Bu çerçevede kayyumluk, yalnızca bir yönetim biçimi değil; aynı zamanda yerel iradenin gaspı, toplumsal ilişkilerin yeniden dizaynı ve kentin kaynaklarının belirli ağlar etrafında yeniden dağıtılması anlamına gelmektedir. Bununla birlikte, bu süreç yalnızca ekonomik değil; kültürel ve inançsal alanlara da müdahale iddialarıyla birlikte anılmaktadır. Kürt/Kızılbaş kimliğinin merkezi olarak bilinen bir coğrafyada devletin resmi politikaları çerçevesinde gerçekleştirdiği uygulamalar ciddi şekilde tepki çekmiştir. Bu durum, kadınlar ve gençler başta olmak üzere toplumun farklı kesimleri üzerinde baskı, denetim ve yönlendirme mekanizmalarının genişletilmesiyle sonuçlanmıştır.

Munzur Üniversitesi’nde görev yapan ve CHP İstanbul Milletvekili Cemal Enginyurt’un danışmanı olduğu belirtilen Cem Tekinoğlu hakkında yıllardır çok ağır iddialar gündeme geliyor. Kadın yapılarının Dersim’de bu kişiye dair yaptığı basın açıklamaları var. Kendisine açılan davalar var. Diyarbakır’dan, Mardin’den, Şırnak’tan Dersim’e okumaya gelen genç kadınların maddi imkânsızlıkları üzerinden istismar edildiği, bazı kadınların fuhşa sürüklendiği, bazı kamu görevlilerine kadın temin edildiği yönünde iddialar hâlâ güncelliğini korumaktadır.

Yine anlatılar içinde Dersim kent merkezindeki bir eve dair iddialar var. Bir kamu görevlisinin kiralamış olduğu evde, örneklerine büyük kentlerdeki villa eğlencelerinde rastlanan biçimde partiler düzenleniyor. Sonel ve arkadaşlarının da bu eve sıkça girip çıkanlardan olduğu ifade ediliyor. Diğer bir isim olarak da TÜGVA Dersim İl Başkanı Barış Demircan karşımıza çıkıyor. Demircan tarafından tacize uğradığını ifade eden kadın beyanları var.

Tunceli Gençlik Merkezi’nin kendisi de bu cinayetin izlerini taşımaktadır. Gençlik Merkezi’nin üst katı adeta kayyum sisteminin muteber erkeklerinin, yaptıklarından sorumlu tutulamayacak erkek çocuklarına rezerve edilmiş. Gülistan Doku cinayetinde doğrudan isimleri geçen, Mustafa Türkay Sonel, Uğurcan Açıkgöz, Umut Altaş, Zeynal Abarakov’un burada yaptıkları partilerden mağdur başka genç kadınların olup olmadığını bilmiyoruz, ancak yaşananlardan, mekanın kullanılma biçiminden hareketle buna dair ciddi şüpheler taşımak hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.

Dila isimli şahsın işlettiği Facomus adlı güzellik salonu üzerinden askeri personellerle bağlantılı bir ağ kurulduğu; kadınların uyuşturucu kullanılarak düşürüldüğü, görüntülerinin alınarak şantaj yoluyla bu çarkın içine çekildiği iddiaları, bu yapının en çarpıcı örneklerinden biri olarak öne çıkıyor. Benzer biçimde bir dönem yerelde AKP Seçim İşleri Başkanlığı yapan Erhan Öz’ün siyasi bağlantıları üzerinden öğrencilerle temas kurarak onları manipülasyon ve şantajla istismar ettiği de ifade ediliyor.

Daha önce yerelde AKP Gençlik Kolları Başkanlığı, aynı zamanda kentte Kızılay İl Başkanlığı yapmış olan Fatih Şabak’ın geçmişten bugüne uzanan ilişkiler ağı içinde benzer pratiklerle anıldığı ifade ediliyor. Sibel Yüksel’in ise üniversiteli kadınlar başta olmak üzere çeşitli kadınları hedef alan, kamu görevlileriyle ilişkili bir ağın parçası olduğu; kadınları uyuşturucu, tehdit ve görüntü yoluyla denetim altına aldığı yönündeki iddialar, bu yapının ne denli kurumsallaşmış bir hâl aldığını gösteriyor.

Munzur Üniversitesi çevresinde yoğunlaştığı belirtilen bu ilişkiler ağı içinde Cem Tekinoğlu ve Cevat Salman gibi isimlerin de anılması, üniversitenin dahi bu mekanizmadan bağımsız olmadığını düşündürüyor. Ferhat Güven’in hem bu ağlarda aktif rol aldığı hem de Gülistan Doku sürecinde aileye yönelik baskı ve tehditlerde bulunduğu yönündeki iddialar ise, bu yapıların yalnızca istismar değil, aynı zamanda susturma ve yönlendirme işlevi de gördüğünü ortaya koyuyor.

MHP’li olan ve koruculuk yapan Tarkan Ömer Bankur’un ise farklı ilçelerde yürüttüğü baskı ve yönlendirme faaliyetleriyle bu tabloyu tamamladığı görülüyor. Bütün bu anlatılar bir araya geldiğinde, karşımıza çıkan şey tekil suçlar değil; devlet, yerel aktörler ve çeşitli güç odaklarının kesişiminde şekillenen, kadın bedeni üzerinden işleyen örgütlü bir denetim ve istismar düzenidir.

Akademisyen Nazan Üstündağ’ın Yeni Yaşam Gazetesi’nde yayınlanan söyleşisinde bu duruma: Gülistan Doku’nun durumu, Türkiye’de özellikle Kürdistan bölgesinde devletin tarihsel olarak işlediği suçlar ve cezasızlık pratiğinden bağımsız ele alınamaz. Geçmişte bu suçlar daha çok siyasi amaçlarla, muhalefeti bastırmaya yönelikken ; bugün aynı cezasızlık zeminine yeni ve daha karmaşık şiddet biçimleri eklenmiş, mesele çok katmanlı bir hâl almıştır, şeklinde açıklamaktadır. (1)

Devamında Üstündağ: “O katmanlardan bir tanesi kadın bedenine ve kadına yönelik şiddet ve kadına yönelik olan küçük görme, nefret, yok etme arzusu ki; bunun izlerini de tabi ki Kürt özgürlük mücadelesinde yer alan kadınlara karşı işlenmiş cinayetlerden ve suikastlardan; o izlekten bağımsız ele almak mümkün değil. Aklımıza hemen Sakineler, Seveler geliyor, Nagehan ve diğer katledilen kadınlar geliyor,” şeklinde analiz etmektedir.

Dersim’de ortaya çıkan tablo, tekil olaylardan ibaret olmayan, aksine birbirine eklemlenmiş ilişkiler ağıyla çalışan bir yapıya işaret ederek Üstündağ’ın ifadelerini doğrulamaktadır. Basına ve yerel kaynaklara yansıyan iddialar ; güzellik salonlarından kafelere, üniversite çevresinden çeşitli kamu kurumlarına kadar uzanan bir hat üzerinde, kadınların sistematik biçimde hedef alındığını gösteriyor.

Bu dosya aynı zamanda toplumsal hafıza ile devlet söylemi arasındaki gerilimi yeniden görünür kıldı. Resmî anlatının çizdiği çerçeve ile sahadaki tanıklıklar, iddialar ve kadınların maruz kaldığı yapısal şiddet arasındaki uyumsuzluk. Kadın bedeninin hem suçun hedefi hem de üzeri örtülen bir alan hâline gelmesi, patriyarkal düzen ile devlet aygıtı arasındaki ittifakı bir kez daha açık etmiştir.

Bu nedenle Gülistan Doku olayı yalnızca bir adli vaka olarak görülemez. Güvenlik söylemi, bürokratik hiyerarşi ve toplumsal cinsiyet rejiminin kesiştiği bir düğüm noktasıdır. Bu düğüm çözülmedikçe benzer vakaların tekrar etmesi bir ihtimal değil, yapısal bir sonuç olarak karşımızda durmaya devam edecektir. Çünkü bu tür dosyalarda “bilinmezlik” kendiliğinden oluşmaz; Eski vali/Kayyum Tuncay Somel pratiğinde de gördüğümüz gibi yeniden üretilir, korunur ve yeniden dolaşıma sokulur. Delillerin kaybolması, tanıklıkların itibarsızlaştırılması, mağdurların ya da ailelerinin kriminalize edilmesi pratikleri başka olaylarda da görmekteyiz.

Bunların her biri, sistemin kendi sürekliliğini sağlamak için devreye soktuğu araçlardır. Bu yüzden Gülistan Doku dosyası gibi vakalar, yalnızca bir adalet arayışının değil, aynı zamanda hakikatin kim tarafından, nasıl ve ne kadar konuşulabileceğine dair bir sınır çizgisinin de göstergesidir. Dolayısıyla burada asıl soru “fail kim?” sorusunun ötesine geçmek zorundadır. Bu nedenle asıl soru: faili mümkün kılan, onu koruyan ve cezasız bırakan yapı nedir?

Eğer bu yapı sorgulanmazsa, isimler değişir ama hikâye değişmez. Kadınlar kaybolmaya, ölü bulunmaya, dosyalar kapanmaya, çocuklardan katiller türemeye devam eder. Bu nedenle yüzleşme yalnızca bireylerle değil, bütün bir sistemle kurulmalıdır. Aksi hâlde her yeni dosya, bir öncekini unutturan değil; onun üzerine eklenen yeni bir sessizlik katmanı olarak kalacaktır.

Gülistan Doku dosyası, bir adli sürecin ilerlemesinden çok, yıllarca neden ilerletilmediğiyle anlam kazanan bir örnek olarak öne çıkmalıdır. Bu durum, adaletin kendiliğinden işleyen bir mekanizma olmadığını; aksine, ısrarlı talepler, toplumsal mücadele ve özellikle Aygül Doku gibi yakınların bitmeyen arayışı sayesinde görünür hâle geldiğini gösterir. Adalet Bakanı Akın Gürlek üzerinden adeta bir piar çalışmasına dönüştürülmek istenen Gülistan Doku olayından iktidar kendi sorumluluğunu perdelerken sistemi aklamaya çalışmaktadır. Yukarıdaki bütün olaylar gerçekleşirken Dersim Emniyet Müdürlüğünden, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya kadar bütün iktidar bu yaşananlardan sorumludur.

HAKİKATİN BASTIRILMASI: MECLİS SÖYLEMİ, NEKROPOLİTİKA VE TOPLUMSAL BARIŞIN İMKANSIZLIĞI

Gülistan Doku olayı DEM Parti ve CHP’nin defalarca soru önergeleriyle Meclisin gündemine geldi. Dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun bu soru önergelerine karşı “bu konu siyasallaştırılıyor” ve “bizim takibimizde” söylemleri bir yandan meseleyi politik tartışma alanının dışına iterek Meclis denetimini gayrimeşru göstermeye çalışırken diğer yandan yürütmenin süreci kontrol ettiği iddiasıyla hesap sorma ihtiyacını ortadan kaldırıyor. Ayrıca, henüz sonuçlanmamış bir dosyada “iddiaların asılsız olduğu” yönündeki kesin dil, yargı sürecinin yerine siyasal otoritenin geçtiğini göstermektedir. Tuncay Sonel’in Soylu ile uzun yıllardır devam eden mesai arkadaşlıkları ve dostlukları da not edilmesi gerekir. Görev yaptığı her yerde usulsüzlüklerini karatmak için büyük piar çalışmaları ile parlatılan Sonel’in Soylu işbirliği devletin suç örgütlenmesinin sadece küçük bir kısmı.

AKP Diyarbakır milletvekili Oya Eronat’ın “aşk intiharı” çıkışını tarihe not düşmek gerekiyor. “Her aşk intiharını burada mı konuşacağız ?” ifadesi, kadın cinayetlerini sıradanlaştıran ve bireysel ilişkilere indirgeyen, hatta bu acıları üzerinden siyasal tahayyül inşa eden bir söylemin açık örneği. Bu yaklaşım, hem olayın yapısal boyutunu görünmez kılıyor hem de mağdurun yaşadıklarını değersizleştirerek kamusal tartışma ihtiyacını küçümsüyor. Aynı zamanda Meclis’in bu tür vakaları ele alma sorumluluğunu da bilinçli biçimde geri plana itiyor.

Gene AKP Denizli milletvekili Cahit Özkan’ı: “Katillerin korunduğunu iddia etmek cinayete ortak olmaktır” söylemi, tartışmayı tamamen tersine çeviren bir strateji içeriyor. Burada iddiaların kendisi tartışılmak yerine, bu iddiaları dile getirenler suçlanıyor. Böylece eleştiri alanı daraltılıyor ve olası sorumluluklar üzerine konuşmak neredeyse imkânsız hâle getiriliyor. Bu, klasik bir susturma ve caydırma dili.

AKP Van Milletvekili Osman Nuri Gülaçar’ın: “HDP’nin yeni bir provokasyonu mu ?” ifadesi, meseleyi doğrudan kriminalize ederek politik bir kutuplaşma içine yerleştiriyor. Bu söylem, olayın kendisini tartışmak yerine, onu gündeme getiren aktörleri hedef alıyor ve böylece hakikat arayışını “şüpheli” bir faaliyet gibi gösteriyor.

Bu açıklamaların tamamı birlikte değerlendirildiğinde, Meclis’te yürütülen tartışmanın hakikati açığa çıkarmaya değil; meseleyi küçültmeye, yönünü değiştirmeye ve eleştirenleri baskılamaya dönük olduğu görülüyor. Her bir söylem farklı bir araç kullanıyor -siyasetsizleştirme, sıradanlaştırma, suçlama, kriminalize etme- ama hepsi aynı sonuca hizmet ediyor: olayın üzerinin örtülmesi ve tartışmanın etkisizleştirilmesi.

Gülistan Doku olayından kaynak yaşanan gözaltı ve tutuklamaların nereye varacağını elbette izlenmelidir. Ancak bu sürecin devletin kendisi için kurmak istediği “adaletin tesisi” çalışmasına karşı da dikkatli olmak gerekiyor. AKP/MHP ittifakında Türkiye’de en çok adalet yara aldı. Kendi politik aidiyetler de olmak üzere, Türkiye’de kimsenin adalete güveni yoktur. Adaleti olmayan bir sistem bir yerde kendi sonunu da getirmiştir. Şimdi kimi gözaltı ve tutuklamalar iktidarın adalet konusunda değiştiğini göstermez. Bu süreç diğer kadın cinayetlerinin aydınlatılıp aydınlatılmayacağı, kronikleşen adalet sorunlarında yeni bir kapı aralayıp aralamayacağı izlenecektir.

Faili meçhul olarak adlandırılan birçok dosyanın aslında “bilinmeyen” değil, üzeri örtülen gerçekler içermektedir. Cezasızlığın bir istisna değil, sistematik bir tercih olduğu orta yerde durmaktadır. Bu bağlamda, yalnızca yeni soruşturma ekipleri kurmak değil, geçmişte dokunulmayan kişi ve yapılara yönelik gerçek bir yüzleşme iradesi göstermek gerektiği ortaya konur. Aksi hâlde her yeni dosya bir öncekini tekrar eder; kayıplar yalnızca fiziksel olarak değil, toplumsal hafızadan da silinmeye çalışılır ve adalet, sürekli ertelenen bir ihtimal olarak kalır.

Bütün bu yaşananlardan hareketle de kimi noktalara özellikle dikkat çekmek gerekiyor. Özellikle de 2015 – 16’da AKP/MHP koalisyonu üzerinden yeniden konsolide edilen rejim başta Kürdistan olmak üzere, hemen hemen bütün muhalif yapı ve kurumları, kişileri devlet tekelindeki şiddet politikaları ile siyasetin ve de yaşamın, akademinin, üretim alanlarının dışına itti. Binlerce tutuklu, bir o kadarı sürgünler hayatın ve üretim alanlarının dışın itilmesi devletin çökertme planı olarak okunabilir.

Yüzlerce basın yayın kurum ve kuruluşu kapatıldı, dernekler, kolektif üretim alanlarının kapıların kilit vuruldu. DEM Parti’nin elindeki belediyelere kayyumları gasp ettiklerinde ilk olarak kadın, çocuk merkezlerini, bu belediyelerin yoksullukla mücadele dernek ve kooperatiflerini kapattılar. Büyük mücadele ve emeklerle kurulan bu yapıların toplum içinde güçlü karşılıkları vardı. Her şeyden önce Kürtlerin kendi siyasi örgüt, dernek ve partileri üzerinden inşa ettikleri ortak yaşam alanları vardı. Bütün bunlar karartıldıktan sonra topyekün bir teslim alma sürecine girdiler. Yaşan kadın cinayetlerini bu pratiklerin dışında tutmak mümkün değildir. Güvenlik meselelerinde kadınların başına gelenler, çocukların başına gelenler, devletin kendi erkek tekeli ile karıştığı suçlar üzerinden rıza üretme mekanizmalarını devreye soktular.

Bu çerçevede bakıldığında, Franz Fanon’un sömürgeleştirme analizleri(2), ortaya çıkan tabloyu anlamak için güçlü bir kavramsal zemin sunar. Fanon’a göre kolonyal düzen yalnızca toprakları değil, aynı zamanda bedenleri, hafızayı ve hakikat üretimini de kontrol altına alır. Şiddet bu düzenin istisnası değil, kurucu ilkesidir. Dersim’de ve Gülistan Doku dosyasında açığa çıkan yapı da tam olarak bu mantıkla işlemektedir. Mekânın denetimi, kadın bedeninin hedef hâline gelmesi, hakikatin bastırılması ve cezasızlığın süreklileştirilmesi, bir “iç sömürgeleştirme” pratiğinin parçaları olarak karşımıza çıkar.

Bu nedenle burada yaşananlar yalnızca bir adli çöküş değil; kolonyal aklın güncel tezahürü, yani devletin kendi yurttaşlarını denetim, şiddet ve sessizlik üzerinden yeniden “kolonize etme” biçimidir. Bu yapı çözülmeden ne adalet tesis edilebilir ne de hakikat özgürleşebilir. Çünkü Fanon’un da işaret ettiği gibi, sömürgeleştirilmiş bir düzende adalet ancak o düzenin kendisi sorgulandığında mümkün hâle gelir.

Mbembe, Nekropolitika yaklaşımında modern siyasal iktidarın artık esas olarak yaşamı üretme ve düzenleme kapasitesi üzerinden değil, ölümü örgütleme, dağıtma ve süreklileştirme gücü üzerinden tanımlanması gerektiğini ileri sürer. Burada geliştirdiği “nekropolitika” ve “nekroiktidar” kavramları, iktidarın yalnızca kimlerin yaşayacağına karar veren bir yapı olmadığını ; aynı zamanda kimlerin ölüme daha açık hâle getirileceğini, kimlerin harcanabilir sayılacağını ve kimlerin “yaşayan ölüler” olarak var olmaya mahkûm edileceğini belirleyen bir egemenlik biçimini ifade eder.

Modern siyaset, yalnızca yaşamın yönetimi olarak değil, yaşamın ölüm üzerinden yeniden örgütlenmesi olarak düşünülmelidir. Bu tespit, sert ve rahatsız edici olmakla birlikte, görmezden gelinemeyecek kadar güçlü ve üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken bir açıklamadır. Bu çerçevede kadın cinayetleri, kayıplar ve faili meçhul dosyalar, yalnızca bireysel suçlar değil ; yaşamın değeri üzerine siyasal kararların sonucu olarak okunmalıdır.

Judith Butler ise bazı hayatların toplumsal olarak “yas tutulabilir” kabul edilirken bazılarının baştan değersizleştirildiğini ifade eder(3). Bu perspektif, özellikle Kürt kadınlarının maruz kaldığı şiddetin neden sistematik olarak görünmez kılındığını ve toplumsal hafızada neden yeterince yer bulamadığını anlamayı mümkün kılar. Dolayısıyla Gülistan Doku dosyasında açığa çıkan tablo, kolonyal şiddet, ölüm politikaları ve değersizleştirilen hayatlar ekseninde, çok katmanlı bir iktidar rejiminin ürünü olarak değerlendirilmelidir.

Bu bütün sorunlar, tekil vakaların ötesine geçen yapısal bir kriz alanına işaret etmektedir. Bu nedenle çıkış yolu, yalnızca adli süreçlerin işletilmesi ya da münferit sorumluların tespitiyle sınırlı olamaz. Gerçek bir çözüm, kapsamlı bir yüzleşmeyi, geçmişten bugüne uzanan cezasızlık pratiklerinin açık biçimde tartışılmasını ve bu yapının yeniden üretildiği tüm mekanizmaların dönüştürülmesini gerektirir. Toplumsal barış ise ancak bu yüzleşme zemini üzerinde, adaletin keyfiyetin değil hukukun belirleyiciliğine yeniden kavuşturulmasıyla mümkün olabilir. Bu nedenle mesele, yalnızca bir “olaylar dizisi” değil; toplumsal ilişkilerin, devlet pratiğinin ve iktidar yapısının yeniden düşünülmesini zorunlu kılan bir yeniden kurulum meselesidir. Ancak bu şekilde, hem hafızanın hem de adaletin gerçekten yeniden inşa edilmesi mümkün olabilir.

Ercan Jan AKTAŞ kimdir?

Sosyal bilimci, yazar ve aktivist. Çalışma alanları toplumsal barış, şiddet, militarizm, toplumsal cinsiyet ve vicdani ret. Sertav Çiya’ya Mektuplar – Yürümek (anı-belgesel), Yürümek (roman) ve Paris’te École des hautes études en sciences sociales’te tamamladığı tezine dayanan Vicdani Ret ve Sosyo-Politik Yaşama Etkileri kitaplarının yazarıdır. Fransa’da politik mülteci olarak akademi, basın ve aktivizm alanlarında çalışmalarını sürdürüyor.

Benzer Haberler

Hewlêr’e bir kez daha saldırı

4'ten fazla İHA düşürüldü

Gerekçe: Sosyal medya paylaşımları

DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ gözaltına alındı

Maraş’taki okul saldırısı soruşturması

Baba 'olası kastla öldürme’den yargılanacak

‘Savcılar hangi eylemi terör sayacak?’

175 yerde ‘terör bürosu’ kurulacak

Yeni partide kimler yer alacak?

84 milletvekilinin ismi konuşuluyor

Kurtulmuş’un ‘çerçeve yasa’ mesaisi sürüyor

Bahçeli, Hatimoğulları, Bakırhan ve Ekmen'e ziyaret

‘Vakti gelmiş bir veda’ dedi

Özgür Özel: Yeni partimizi kuruyoruz