BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Barış ve kalkınma

Barış ve kalkınma

🎧 Haberi dinle0:00 / –:–

Kürt sorunundaki çatışma ile artmış olan otoriterleşmeden ötürü yurt-dışına gitmiş veya gitmek isteyen eğitimli işgücü, Türkiye’nin barış ve demokrasinin tesisiyle ülkenin katma-değeri yüksek, teknoloji yoğun üretimini başaracak olan potansiyelidir. Toplumdaki çoğulluğu kuşatan bir demokrasi ve barış ortamı, tüm farklı kimlik gruplarındaki potansiyelin değerlendirilmesinin önünü açacaktır.

İlhan DÖĞÜŞ

Barışın ekonomik etkileri üzerine” başlıklı önceki yazımda çatışmasız ortamda güçlenen demokratik yurttaşlığın ve onun örgütlediği sosyal refah mücadelesinin, refahı artırarak adil bölüştüreceğini vurgulamıştım. “Barış ve refah için bütçe açığı: Devlet zarar etmeli!” başlıklı yazımda bütçe açığına dair neoliberal yalanların dayattığı yoksullaştıran, borç yükünü artıran kemer sıkma politikalarının barış sürecine desteği düşürdüğünü, devletin ücretleri destekleyen politikalar ile sosyal refah yönünde zarar etmesi gerektiğini irdelemiştim.

Bu yazımda ise barış sürecinin kalkınmaya katkısını tartışmak niyetindeyim. Barış ve kalkınma arasında sağlıklı bir ilişki kurabilmek için Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinden hareketle, kalkınmayı temel gereksinimlerin ötesindeki ihtiyaçları karşılayabilme kapasitesi olarak tanımlıyorum, dayanıklı mal tüketebilme kapasitesi olarak tanımlıyorum- ki tüm verili tanımların ortaklaştığı nokta burasıdır.

Bu çerçeve, aynı zamanda ücretler ile emeğin yeniden üretim maliyeti (cost of living= temel ihtiyaçları gidermenin maliyeti) arasındaki farkı “işçilerin kârı” olarak kavramsallaştırarak makroekonomik ve maliye politikalarına odaklanmamı da mümkün kılıyor. Buna göre, “işçilerin kârı” ne kadar yüksekse, onların sermaye yoğun dayanıklı tüketim mallarını satın alma kapasiteleri de o kadar artar; bu da refah ve kalkınmanın bir göstergesi olarak işlev görür. Bu çerçeve, kalkınmanın sanayi kapitalizmiyle ilgili bir mesele olduğunu hatırladığımızda anlam kazanır. Başka bir ifadeyle, kapitalizm öncesi toplumlarda ya da köylerdeki tarım toplumlarında refah, esas olarak daha fazla gıda satın alabilme ve daha fazla toprak ile konuta sahip olabilme anlamına geliyordu. Kapitalizmde ise zenginlik ve refah, yalnızca daha fazla gıda tüketmek değil; daha gelişmiş, teknolojik açıdan çeşitli mallara erişmek ve onları tüketmek anlamına gelir.

Birleşmiş Milletler, OECD ve Dünya Bankası verilerinden derlediğim sonuçlara göre hanehalkının tüketim harcamaları içinde dayanıklı ürünlere ayrılan pay, yüksek gelirli ülkelerde %11, orta gelirli ülkelerde %8, düşük gelirli ülkelerde %4 düzeyinde. Gıdanın toplam hanehalkı harcamalardaki payı ise, yüksek gelirli ülkelerde %10, orta gelirli ülkelerde %24, düşük gelirli ülkelerde %45 kadar.

Bu tablo, gelişmiş ülkelerdeki işçilerin daha yüksek kar yapabildiklerini, yani emeğin yeniden üretimi için gereken yaşam maliyetlerinin üzerinde bir ücret geliri edinebildiklerini, gelişmemiş ülkelerde işçilerin karlarının ise düşük olduğunu gösteriyor.

Kapitalizmi bir takas ekonomisi sanan Marksistler bu ‘işçi karı’ kavramına karşı çıkacaklardır fakat çok önemli değil. Bu kavramsallaştırmayı anlama çabası, sömürü düzeni kapitalizmin niye ayakta kaldığını anlamalarına da yardımcı olur. Burada kritik olan sadece artı-değerine el konan işçinin de kar edebiliyor olması değil, ürün farklılaşmasının hakim olduğu dayanıklı tüketim mallarının bireyselleşme normlarını hakim kılması ve işçilere bunu tattırarak bir hegemonya kurmasıdır.

İşçilerin emeklerinin yeniden üretim maliyetinin üzerinde bir ücret geliri edinip kar yapabilmeleri, öncelikle pazarlık güçlerine bağlı. İşçilerin pazarlık gücünü belirleyen faktörlerin başında, sendikalaşma düzeyi ve piyasadaki tekelleşmenin yanı sıra, işsiz kalındığında ayakta kalma imkanını belirleyen işsizlik maaşının miktarı, süresi, kapsamı ve  işsiz kalma ihtimalini belirleyen işsizlik düzeyi geliyor. Bir diğer husus, işçilerin yeteneklerinin sektör-spesifik olmasıdır. Eğitimli ve sektör-spesifik yeteneklere ihtiyaç ise açık ki teknolojik üretimin hakim olduğu dayanıklı sektörlerde daha yüksektir. Dolayısıyla, işçilerin daha yüksek kar yapabildikleri ve dayanıklı ürünler alabildikleri durum, üretimde de sermaye-yoğun dayanıklı ürünlerin hakim olması ile mümkün. Bu ürünleri üretmeden tüketme hali, kronik bir dış ticaret açığına, döviz borcuna, kur ve enflasyon arasında güçlü bir ilişkiye ve oradan kurdaki artışı engellemek için girişilen faiz artışlarının tetiklediği krizlere sürüklüyor.

Türkiye ekonomisinin de yüksek kronik enflasyona da sebep olan en temel sorunu, yüksek ithalat bağımlılığı, düşük verimlilik düzeyi, ithalatının içinde yüksek teknolojinin payının yüksek olması ve onun sebep olduğu döviz kuru ile enflasyon arasındaki güçlü ilişkidir. Üretimi dönüştürecek bir politika önerisi, bu çerçevede anlamlı ve doğrudur fakat enflasyonu beslemez, aksine kronik enflasyondan kurtulmanın önünü açar. Yani “enflasyon mu üretimi dönüştürmek mi?” gibi bir tercih arasında kalma hali söz konusu değildir. Üretimin dönüştürülmesi yönünde harcanacak paranın enflasyonu tetikleyecek sanması, enflasyonu talep kaynaklı sanan ve 1980 sonrasında ekonomi politikalarını küresel finans tekellerinin çıkarlarına göre şekillendirmeyi önceleyen neoliberal paradigmanın kalıntısıdır. Enflasyon ile piyasadaki para miktarı arasındaki ilişkinin yönü, bu paradigmanın sandığının tersinedir: Para miktarındaki artış enflasyonu artırır değil; enflasyon kadar geliri artmayan hanehalklarının ve firmaların para (kredi) talebi artar.

Stoklanabilen ve hemen yeniden üretilebilen dayanıklı sanayi ürünlerinde arz kendisini talebe uyarlayabildiğinden, fiyat artışları talep artışlarında değil, arz kısıntılarında kendini gösterir. Yani enflasyon, talep değil arz sorunları ve arz sorunlarının sebep olduğu maliyet artışlarını bahane eden aşırı-kar kaynaklıdır.

Merkez Bankaları, piyasadaki para arzını kontrol edemezler, faizleri kontrol edebilirler. Piyasadaki para miktarı, üretim, tüketim, yatırım ve finansal spekülasyon saikleriyle şekillenen para talebince belirlenir: Bankalar, standartlarına uyan, geri ödenebileceğini düşündükleri kredi taleplerini yoktan para yaratarak, kredi talep edenlerin mevduat hesaplarına rakam yazarak karşılarlar. Merkez Bankası, sadece bankacılık sistemi içinde dolaşan ‘rezerv parayı’ yoktan yaratır ve onu bankaların rezerv para ihtiyacını karşılamayı red edeek kısmaya, kontrol etmeye kalkarsa faizleri zıplatır, finansal istikrarsızlığa sebep olur. Özetle, “MB çok para bastığı için enflasyon arttı” iddiası, geçersizdir, halkların işsizliğin ve yoksulluğun kamu politikaları aracılığıyla ortadan kaldırılması yönündeki sosyal refah taleplerini baskılamak için uydurulmuştur. Avrupa’da, ABD’de, Arjantin’de, Türkiye’de enflasyon düşerken para arzı artmıştır. Japonya’da ve ABD’de uzun yıllar deflasyon (negatif enflasyon) varken para arzı artmıştır.

Artajntin’de Javier Milei döneminde enflasyonun düşmesi, kemer sıkması ve bütçe fazlası vermesi değil; sermaye ve döviz kuru kontrolleridir. Bu kontroller Nisan 2025’te kaldırıldıktan sonra enflasyon tekrar nüksetmeye başlamış, ara seçimler öncesinde Trump 20 Milyar Dolar vererek tekrar seçilmesini sağlamıştır. Faiz artışı sayesinde enflasyonu düşürdü diye örnek gösterilen, övülen ABD ve AB ülkelerinin hiçbirisinde faiz artışının enflasyonu düşürmesi için gereken tasarruf ve işsizlik artışı gerçekleşmemiştir. ABD’de vadeli mevduatlara ödenen faiz %0.6’da kalmıştır, hiç artmamıştır, vadeli mevduatların toplam mevduatlardaki payı da hep %20 düzeyinde kalmıştır. Pandeminin sebep olduğu arz sorunlarının hallolmasıyla düşen enflasyonu, faiz artışı sayesinde düştü diye göstermek bilimsel etik sınırları dahilinde değildir. Ayrıca, yüksek enflasyon döneminde reel tüketim ve reel ücretler düşmüştür. Yıllarca süren yüksek enflasyonu açıklayacak aşırı ve uzun süren bir toplam talep artışı, hiçbir ülkede olmamıştır. Aşırı talep, bir ürün için ve kısa süreli olabilir.

Üretim maliyetleri içerisinde sabit maliyetlerin payı yüksek olan sermaye-yoğun sektörlerde ve dayanıklı ürünlerde firmalar hem rekabet baskısı nedeniyle hem de artan üretimle birim maliyetlerini düşürmek için artan talebi üretim artışı ve stoklarla karşılamayı yeğlerler. Stoklanamayan ve hemen yeniden üretilemeyen tarım ürünleri, gıda, ev ve enerji gibi ürünlerde ani ve yüksek talep artışları enflasyonu tetikleyebilir. Keza emek, hammadde ve enerji gibi üretim miktarıyla artan değişken maliyetlerinin payının yüksek olduğu emek-yoğun sektörlerde ise talep artışı fiyat artışlarını tetikleyebilir. Gelişmiş ülkelerde sermaye-yoğun üretim baskın olduğundan hem enflasyona aşağı yönlü baskı yapan verimlilik yüksektir hem de yüksek gelir düzeyinden ötürü hanehalkının tüketim harcamaları içerisinde gıda, barınma gibi enflasyonist kalemlerin payı düşüktür, dayanıklı tüketim mallarının payı yüksektir. Düşük gelir düzeyinde harcamalar ancak temel yaşam masraflarına yeter. Gelir arttıkça beyaz eşya, giyim, mobilya, araba gibi dayanıklı mal talebi artar.

Örneğin Türkiye’de ortalama hanehalkı harcamalarının %28’ini gıdaya ayırırken bu oran Almanya’da %12, İsviçre’de %8’dir. Gıdaya ve barınmaya talep esnek olmadığından, yani fiyat artışı karşısında talep miktarı çok düşmediğinden gıdadaki ve barınmadaki enflasyon daha yüksektir. Gıda ve barınmanın harcamalardaki payı yüksek olduğundan ortalama enflasyon da yoksul ülkelerde daha yüksektir. Gelişmemiş ekonomilerin bir diğer sorunu ise emek-yoğun sektörler hakim olduğundan verimlilik düşük, ithal edilen yüksek teknoloji-yoğun ürünlerden ötürü kronik dış ticaret açığı yüksek ve kurun enflasyon üzerindeki baskısı yüksektir. Türkiye’de gıda enflasyonun yüksek olmasının bir diğer sebebi, bu sektördeki yüksek tekelleşme düzeyidir.

Bu yüksek teknoloji-yoğun ithal ürünleri talep edenler genelde geliri yüksek orta-üst sınıflar olduğundan, ithalatı ve dış ticaret açığını Mehmet Şimşek dönemindeki faiz artışlarıyla ve Nureddin Nebatı dönemindeki kur artışlarıyla düşürme çabaları sonuç vermemektedir. Bu orta-üst sınıfların yüksek gelir düzeyleri nedeniyle talepleri fiyatlara pek duyarlı değildir. Enerji de talebi esnek olmayan bir ürün olarak ithalat içinde önemli bir ağırlık taşımaktadır. Fiyat artışının altında kalan bir talep düşüşü nedeniyle daha az mıktarda ithal edilse de nihai ithalat faturası artmaktadır.  Öte yandan ithalatın gelir esnekliği ise düşük: Orta-üst sınıfın gelirindeki ufak bir artış ithalatı çok artırıyor. Türkiye’nin ihracatının önemli bir kısmının, fiyat rekabetinin baskın olduğu düşük-teknoloji ürünler  olması, dış ticaret açığı sorununu kronikleştirmektedir. Bu ihraç ürünlerin gelir esnekliğinin düşük olması nedeniyle yurt-dışı gelirdeki artış ihracatı çok artırmıyor çünkü geliri artanlar dayanıklı ve yüksek teknoloji ürünleri almaya başlıyor. Yüksek ithalat bağımlılığının beslediği döviz kuru-enflasyon ilişkisinden ötürü kur şoklarına karşı girişilen faiz artışları ise, içerde borç-gelir oranını yükseltip ücret gelirleri baskılandığı için borçlanmak zorunda kalmış hanehalklarını ve özellikle de bilançoları kırılgan olan KOBİleri iflasa sürüklüyor.

Yabancı yatırımcı payının Türk devlet tahvillerinde %4, borsada %30 gibi tarihi dip seviyelere düştüğü Nureddin Nebatı dönemindeki hata, içerde yabancı yatırımcı kalmadığı için faiz indirimin kuru zıplatmayacağını varsayarken, yabancıların kalmadığından habersiz yerlilerin yabancıların faiz indirimiyle çıkacağından kurun zıplayacağını bekleyerek dövize hücum edeceklerini hesap edememeleriydi. Yerlilerin döviz talebinin sebebi ise, kurdaki artışın tetikleyeceğini bildikleri enflasyona karşı kendilerini korumaktı. Kurdaki artış engellenemeyince ‘Rekabetçi kura geçtik, bu sayede ithalatı düşürüp ihracatı artıracağız ve artık dış ticaret fazlası vereceğiz” dediler fakat başarısız oldular çünkü dış ticaret açığının kronıktan olmaktan çıkarılması, kur ile değil; dış ticaretin teknoloji kompozisyonunu dönüştürmekle mümkün.

Venezuela, Arjantin, Zimbabwe, Hitler’in iktidara gelmesinden önceki Weimar Cumhuriyeti, Şile ve diğer tüm hiperenflasyon örnekleri, MB’nin aşırı para basması değil; kur ve enflasyon arasındaki güçlü ilişkiden kaynaklı ulusal para biriminin güven kaybetmesinden beslenen kur-enflasyon girdabının tetiklediği aşırı-dolarizasyon kaynaklıdır: Artan kur enflasyonu, artan enflasyon döviz ve para talebini artırmaktadır. Aralık 2021’de devreye konan Kur Korumalı Mevduat uygulaması, dolarizasyonu düşürerek ve kur-enflasyon girdabını kırarak hiperenflasyonu engellemiştir.

KKM’yi kaldırıp hem borçlardaki hem tasarruflardaki dolarizasyonu tekrar artıran Mehmet Şimşek’in programının başarısız olmasının sebebi ise, sadece enflasyonu talep kaynaklı sanması değil, daha ziyade döviz kurunu kademeli ve kontrollü de olsa artırmasıdır. MB’nin kur sokuna müdahale edebilmesi için döviz rezervlerini toparlamak saikiyle piyasadan döviz toplamasıyla artan kur, hem ucuz ve düşük-teknoloji ihraç eden ihracatçıların karlarını hem de kurun artmasıyla döviz cinsinden değeri düşmüş Türk tahvillerini ve hisselerini satın alacak küresel finans şirketlerinin karlarını besledi. %8.5’tan %50’ye getirilirken faizin döviz kurunu düşürememesini ancak böyle açıklayabiliriz: Faizin zirve yapması sayesinde Türk tahvillerinin fiyatının dip yapmasını bekleyen yabancı yatırımcılar, faiz yüksekken düşük fiyattan aldıkları ABD tahvillerinin fiyatını artıracak olan Fed’in faiz indiriminden ve TCMB faiz artışını durdurduktan sonra gelmeye başladılar çünkü portföylerinde trilyon dolar düzeyinde sahip oldukları ABD tahvilleri için %1 kadar faiz artışının sağlayacağı kazanç miktarı, çok daha düşük miktarda tuttukları (yüz milyar TL) Türk tahvillerinin sunacağı %50 faizin getirisinin çok üzerindedir. Şimşek göreve geldiğinde Bank of America’nın “Dolar-TL kuru en az 25, faiz en az 40 olmadan gelmeyiz” demesinin arkasındaki sebep buydu.

Enflasyonu 2026’da tek haneye indireceğiz diyerek göreve gelen Şimşek ve ekibinin 2024 sonu enflasyon hedefi %32 olmasına rağmen enflasyon %45 iken Kasım 2024’te faiz indirilmeye başlanmasının sebebi, hem fiyatı dip yapmışken Türk tahvillerini almış yabancıların faiz inidirimiyle tahvillerin fiyatının artması sayesinde kazanç yapmalarını sağlamaktı, hem de gelirleri baskılandığı için yüksek faizden borçlanmış olanların ödeyemedikleri kredilerin yeniden yapılandırılmasının önünü açarak batık kredilerin banka karlarından yemesini önlemek ve banka karlarını toparlamaktı. Türk borsasından daha çok banka tahvillerini alan yabancı finans şirketlerinin, Bank of America’nın, Deutsche Bank’ın, 2025’ın ikinci yarısından itibaren enflasyonun hedeflenen noktaya gelmemesine aldırmadan faiz indirimi önermelerinin açıklaması budur.

Şimşek’in enflasyonu düşürememesinin bir diğer sebebi de, bütçe açığını kapatma bahanesiyle, enflasyon üzerinde etkisi güçlü olan, elektrik, doğalgaz, benzin zamlarını dayatmasıdır. Zam yaparak enflasyonla mücadele ettiğini sanması için bütçe açığının enflasyonu artırdığını sanması gerekiyor. Oysa ilişkinin yönü yine tersinedir: Kur ve arz kısıtları kaynaklı enflasyonu talep kaynaklı göstererek girişilen faiz artışları, iflasları ve işsizliği tetikleyerek vergi gelirlerini düşürüp bütçe açığını artırmaktadır. Yerli üretimi özelleştirmelerle tasfiye ederek ülkenin ithalat bağımlılığını artıran Kemal Derviş programının bütçe açığını düşürmesi sayesinde enflasyonu düşürdüğü iddia edildi hep fakat gerçekte olan, düşük kur ile artan ithalat enflasyonu düşürürken, ithalatın ve tüketimin vergilendirilmesiyle bütçe açığının da düşmesiydi. Bütçe açığını kapatma bahanesiyle yapılan zamlar, enerji şirketlerinin karlarını desteklemeyi hedeflemektedir.

Oysa devlet harcadığı anda ödemeyi yapan MB’nin parayı yoktan yaratması sayesinde harcamak için borçlanmaya ve vergi toplamaya ihtiyacı olmayan devletin bütçe açığı, özel sektörün fazlaşıdır. Devletin ve memurlarının harcadığı, özel sektöre gelir ve kar olarak gider. Devlet bütçe fazlası verirse, yani harcadığından çok vergi toplarsa, özel sektör açık verir, karlar azalır ve iflaslar artar.  Devletin elektrik, su, doğalgaz, ulaşım, eğitim ve sağlık gibi temel ihtiyaç kalemlerini ucuz ve kaliteli sunması, hem enflasyonu baskılar hem de talebi arttığında üretimi artırılan dayanıklı mallara talebini artırır. Bu da kendisini büyüme ve istihdam artışı olarak kendisini gösterir.

İthalat bağımlılığını düşürecek üretimdeki dönüşüm uzun vadeli bir süreç olduğundan kısa vadede döviz kurundaki ve ücretlerdeki artışı fiyatlarına yansıtmayan firmalara vergi indirimi, kurdaki ve diğer maliyetlerin artışının üzerinde fiyat artışı yapan firmalara daha yüksek vergi oranı, düşük gelir gruplarına kira yardımı gibi maliye politikaları sayesinde enflasyonla ekonomiyi krize sürükleyen faiz artışlarından daha etkili mücadele edilir. Bu sayede kurun enflasyon üzerindeki etkisi baskılanırken kurdaki artışın tetiklediği enflasyona karşı korunmak isteyen yerlilerin döviz talebi ve dolarizasyon da sönümlenir.

Rüzgar ve güneş enerjisindeki yeterince kullanılmayan potansiyelin yanısıra Anadolu’daki endemik bitki çeşitliğinin zenginliği, Türkiye’ye katma-değeri yüksek ilaç sektöründe ciddi bir potansiyele sunmaktadır. Başka sektörlerdeki potansiyeller incelenebilir. Türkiye ve benzeri kalkınma sorunları olan ülkelerin sorunu, parasızlık değil; teknoloji eksikliğidir. Kalkınma ve üretimdeki dönüşümü sağlamak için gerekli olan para, bankalar ve MB tarafından yoktan yaratılır. İçerdeki üretimi ve yatırımları finanse etmek için yurt dışından borçlanmaya gerek yoktur. Yurtdışı borcun temel sebebi, ihracattan edinilen döviz gelirinin ithalat ödemelerinin altında kalması ve içerde yüksek faiz yerine yurtdışından düşük faizle borçlanan holdinglerdir. Kurdaki artışın faiz yerine KKM ve kurdaki artışı fiyatlarına yansıtmayanlara vergi indirimi gibi enstrümanlarla baskılanması sayesinde faiz de düşük tutulabilir.

Kürt sorunundaki çatışma ile artmış olan otoriterleşmeden ötürü yurt-dışına gitmiş veya gitmek isteyen eğitimli işgücü, Türkiye’nin barış ve demokrasinin tesisiyle ülkenin katma-değeri yüksek, teknoloji yoğun üretimini başaracak olan potansiyelidir. Toplumdaki çoğulluğu kuşatan bir demokrasi ve barış ortamı, tüm farklı kimlik gruplarındaki potansiyelin değerlendirilmesinin önünü açacaktır. Emek-yoğun üretimden teknoloji-yoğun ve verimli sektörlere geçiş, yüksek enflasyonu ve dış ticaret açığını kronik sorunlar olmaktan çıkaracaktır.

Benzer Haberler

AKP önergesi kabul edildi

Meclis'in çalışma süresi uzatıldı

Hewlêr’e bir kez daha saldırı

4'ten fazla İHA düşürüldü

Gerekçe: Sosyal medya paylaşımları

DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ gözaltına alındı

Maraş’taki okul saldırısı soruşturması

Baba 'olası kastla öldürme’den yargılanacak

Yeni partide kimler yer alacak?

84 milletvekilinin ismi konuşuluyor

Kurtulmuş’un ‘çerçeve yasa’ mesaisi sürüyor

Bahçeli, Hatimoğulları, Bakırhan ve Ekmen'e ziyaret

‘Vakti gelmiş bir veda’ dedi

Özgür Özel: Yeni partimizi kuruyoruz