Asso Hassan Zadeh
ABD yönetimi İran ile yeni bir anlaşmanın yakın olduğunu iddia ederken, İran halkının bakış açısından eski bir endişe yeniden gündeme geliyor: Gelecek müzakerelerde insan hakları ve demokrasiye ne olacak?
Gelecekteki ABD-İran anlaşmasının, muhtemelen aşamalar halinde tasarlanıp uygulanacağı ve ağırlıklı olarak İran’ın nükleer programı, ekonomik yaptırımlar, Hürmüz Boğazı’nın güvenliği ve Tahran’ın bölgesel faaliyetlerine odaklanacağı tahmin edilebilir. Washington’ın İran’la son dönemdeki çatışma sırasında bu konuları güçlü bir şekilde vurgulamış olmasına rağmen, insan hakları, demokrasi ve iç baskının temel müzakerelerin bir parçası olması beklenmiyor.
ABD-İran ilişkilerinin tarihine bakıldığında bu ne yeni ne de şaşırtıcı bir durum. İnsan hakları, Tahran ile yapılan müzakerelerin merkezinde nadiren yer aldı. Daha çok, güvenlik ve jeopolitik kaygılarla yönlendirilen politikalara eşlik eden ahlaki bir dil işlevi gördü.
1979’dan beri Amerikan stratejik öncelikleri nispeten tutarlı kaldı: İran’ın nükleer güç olmasını engellemek, bölgesel etkisini sınırlamak, İsrail’i korumak, Körfez enerji yollarının güvenliğini sağlamak ve Tahran’la ittifak halindeki silahlı grupların faaliyetlerini sınırlandırmak.
Aslında Washington ile İslam Cumhuriyeti arasındaki ilk kopuş, İran’ın iç baskılarından değil, ABD büyükelçiliğindeki rehine krizinden kaynaklanmıştı. 1984 yılına gelindiğinde, İran Washington tarafından resmen “terörizmi destekleyen devlet” olarak ilan edilmiş ve ilişki demokratik bir çerçeveden ziyade güvenlik çerçevesine oturtulmuştu.
Amerikan mevzuatında insan hakları ihlallerinden bahsedilse de, bu referanslar nükleer silahların yayılması, balistik füzeler ve İran’ın bölgesel silahlı gruplara verdiği destek üzerine odaklanan yaptırım mimarisi içinde yer aldı. İnsan hakları, gerçek bir demokratikleşme stratejisinin temeli olmaktan ziyade, ek bir baskı aracı olarak ortaya çıktı. İnsan haklarıyla ilgili yaptırımlar, İran’a karşı uygulanan daha geniş ABD yaptırım mimarisinin yalnızca nispeten sınırlı bir bölümünü oluşturdu; bu mimari büyük ölçüde nükleer, askeri ve jeopolitik kaygılar etrafında yapılandırıldı.
2015 nükleer anlaşması olan JCPOA, bu öncelik hiyerarşisini açıkça yansıtıyordu. Obama yönetimi, İran rejiminin baskıcı doğasını açıkça kabul etti ve insan haklarıyla ilgili bazı yaptırımları sürdürdü. Ancak müzakerelerin temel amacı, İran’ın nükleer silah edinmesini engellemekti. İran halkının hakları Amerikan söyleminde yer alsa da, müzakerelerin özünde yer almadı.
Bazılarının beklediğinin aksine, Donald Trump’ın gelişi bu mantığı temelden değiştirmedi. Azami baskı stratejisi Tahran’a karşı şikayetlerin listesini genişletti, ancak İran halkının haklarına yapılan atıflar güvenlik kaygılarının yanında ikinci planda kaldı. Mike Pompeo’nun İran’a dayatılan “on iki koşulu” özetleyen 2018 konuşması bu açıdan oldukça açıklayıcıydı; zira insan hakları burada sadece marjinal bir yer işgal ediyordu.
İran protestolarının uluslararası alanda büyük bir sempati uyandırdığı “Jin Jiyan Azadi (Kadın, Yaşam, Özgürlük)” hareketi sırasında bile, Biden yönetimi nükleer meseleye ve bölgesel istikrara öncelik vermeye devam etti. Washington baskıyı kınadı ve sembolik yaptırımlar uyguladı, ancak İranlıların demokratik taleplerini diplomatik stratejisinin merkezine gerçekten yerleştirmedi. Amerika’nın asıl önceliği, İran’ın nükleer silah edinmesini engellemek ve bölgesel etkisini sınırlamak oldu.
Vaziyet sadece “Jin Jiyan Azadi” ayaklanması sırasında Demokrat bir başkanın görevde olmasıyla sınırlı değil. Trump’ın ikinci döneminde, İran’la yaşanan son çatışmadan önce benzer bir sivil protesto dalgası yaşandı ve göstericilere destek (muhalif gruplara olası silah teslimatlarına ilişkin tekrarlanan iddialar da dahil olmak üzere) Amerikan söyleminin bir parçası haline geldi. Ancak İran rejimi ne kadar direndiyse ve özellikle Hürmüz Boğazı gibi ana stratejik kozuna ne kadar güvendiyse, İran halkının haklarına yapılan atıflar da siyasi söylemden o kadar kayboldu. Bir kez daha, güvenlik hesaplamaları demokratik değerlendirmelerin önüne geçti.
Bir diğer önemli sorun ise, gelecekteki bir anlaşmaya dair spekülasyonlara rağmen, gerçek kapsamının kimse tarafından bilinmemesidir. Uzun süreli bir ateşkes mi yoksa daha kalıcı bir normalleşme mi olacak? Tüm bölgesel cepheler mi dahil edilecek, yoksa sadece belirli gerilim alanları mı? Bu belirsizlik özellikle İran Kürtleri örneğinde belirgindir.
Ateşkeslere ve diplomatik görüşmelere rağmen, İran, Irak Kürdistan’ındaki İranlı Kürt partilerinin üslerine ve sivil kamplarına insansız hava araçları ve füzelerle neredeyse aynı yoğunlukta saldırılar düzenlemeye devam ediyor. Gelecekteki bir anlaşmanın bu operasyonlara mutlaka son vereceğine dair hiçbir işaret yok.
Sürgündeki İran Kürt muhalefetine yönelik saldırılar, İran politikasının iç ve dış boyutları arasındaki derin bağlantıyı gösteriyor. İç baskı, sınır ötesi operasyonlar, bölgesel vekil güçler ve istikrarsızlaştırıcı faaliyetler, aynı güvenlik mantığının parçalarıdır. Kendi sınırları içinde siyasi çoğulculuğa tahammül edemeyen bir rejimin, yurtdışında baskıcı politikalarından kalıcı olarak vazgeçmesi olası değil. Kürt sorunu, İran meselesinin iç ve bölgesel boyutlarının yapay olarak ayrılamayacağını tam olarak gösteriyor.
Bu çelişkinin önemli bir siyasi bedeli var. Birçok İranlı artık Batı’nın insan haklarına yaptığı atıfları araçsal olarak görüyor. Washington temel özgürlüklerden bahsederken aynı zamanda baskıdan sorumlu yetkililerle müzakere ettiğinde, Amerikan söylemi güvenilirliğini kaybediyor. Bu güvensizlik, yalnızca İran toplumunda Amerika Birleşik Devletleri’nin imajını değil, aynı zamanda kalıcı siyasi değişim olasılığını da zayıflatıyor. Aynı gözlem, tarihsel olarak İran’da insan hakları ve demokrasi meselesinden ziyade güvenlik ve istikrar anlaşmalarına öncelik veren Avrupa güçleri için daha da geçerlidir.
İran’ın iç dönüşümü olmadan Batı’nın güvenlik hedeflerine sürdürülebilir bir şekilde ulaşılamayacağı kabul edilmeli. Rejim, Devrim Muhafızları’nın güvenlik mantığı etrafında yapılandırıldığı sürece, nükleer gerilimler, bölgesel vekalet ağları ve Körfez krizleri kendilerini yeniden üretmeye devam edecektir.
Batılı güçler, İran siyasi sisteminin özüne inmeden semptomları yönetmeye çalışarak, aslında mücadele ettiklerini iddia ettikleri istikrarsızlığı uzatıyorlar. Paradoks şu: Amerika Birleşik Devletleri sık sık İran’daki insan haklarından bahsediyor, ancak neredeyse her zaman asıl sorunun başka bir yerde olduğu varsayımıyla müzakere ediyor.
Ancak Batı’nın Ortadoğu’daki güvenlik çıkarları için gerçekten kalıcı tek güvence, 1979’dan beri müzakere masasında en az yer alan konuya bağlı olabilir: Halkını temsil eden ve vatandaşlarına saygılı, demokratik bir İran’ın ortaya çıkması.
Bu yazı The Amargi internet sitesinden alınmıştır.
Asso Hassan Zadeh: Uluslararası hukuk ve Ortadoğu siyaseti konusunda uzmanlaşmış, İranlı Kürt akademisyen. Cenevre Üniversitesi Uluslararası ve Kalkınma Çalışmaları Enstitüsü’nden uluslararası hukuk alanında doktora derecesine sahip ve şu anda Lyon Katolik Üniversitesi’nde öğretim üyesi. Irak Kürdistan Bölgesel Hükümeti’ne hukuk danışmanı ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Ofisi’nde insan hakları görevlisi olarak çalıştı. Daha önce İran Kürdistan Demokrat Partisi’nin Genel Sekreter Yardımcılığı görevini yürüttü.







