BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Sistem ne yaşıyor, biz neresindeyiz?

Sistem ne yaşıyor, biz neresindeyiz?

🎧 Haberi dinle0:00 / –:–

Akın OLGUN

Biz ne yaşıyoruz sorusunun cevabında siyaseten çok şey bulmamız mümkün ama tüm yaşananların tek nedenini, AKP’nin hegemonik güç olma ve sittin sene iktidarda kalma bağlamında değerlendirmek, özellikle bölgesel durumları ve “yeni” dünya politikalarını görmezden gelmek olacaktır.

“Devlet siyaseti”, “devlet aklı” söylemleriyle dalga geçen tüm yaklaşımları da buna dahil ediyorum.

Olan biteni, sadece Erdoğan’ın varlık mücadelesi olarak gören yaklaşımın handikapları ise hala devam ediyor. Kendini Erdoğan karşıtlığı üzerine konumlandıran ve yıllardır siyaseti bu karşıtlık üzerinden inşa eden ana muhalefet sadece seçmeni değil, okuyup, yazan geniş bir kesimi de ezberlere alıştırdı.

Erdoğan karşısında, her seçimde yenilen muhalefet gerçekliğinin, tersine dönerek kazanan olmaya başlaması ise geçmiş onlarca yılın ezilmişliğinde biriken tüm hırsları bir anda ortaya çıkardı. Bu halin acıklı hallerini görüyoruz medya ve siyaset dünyasında.

Bu hırsın bulaşıcı etkisini gerçekten de küçümsememek gerekiyor. Rasyonel olandan kopuşa ve algı yitimine sürükleyen önemli de bir etken bu.

Yansımasını medya sahasında gördüğümüz bu durumun, ana muhalefet etrafında biriken ve “vız gelir tırıs giderler” cümlesinde kümelenen bir kibre dönüşmesi, gerçeğe kör, sağır olmanın ortak ruhsal tavrını ürettiği de söyleyebiliriz. (En azından geçmiş zaman için)

Oysa devlet ve iktidar, değişen bölge denklemine en uygun olacak şekilde, “yeni” dünya düzenine uyumlu bir yapılanmayla, Türkiye’nin ikinci yüzyılı siyasetine hazırlandı ve bunu hayata geçirme konusunda zoru kullanacağını da hiç gizlemedi. Hala da gizlemiyor.

Bahçeli’nin, barış sürecini başlatan yüksek konuşması tam da bu yeni yapılanmaya uygun olarak ortaya çıktı. Sürecin, yeni olanla bağını kurma konusunda inandırıcılığını sadece ve sadece Bahçeli’nin MHP’si verebilirdi topluma. Bahçeli’nin bunu bir görev olarak değil, devlet siyasetinin bir gereği olarak ele aldığı ise tartışmasız.

Sarsıcıydı Bahçeli’nin çıkışı lakin bu bile geç anlaşıldı. (Sadece ana muhalefet cephesinde değil, Dem çevresinde de durum böyle görünüyordu)

Her şeye kendi merkezinden bakan ana muhalefet ve medyası, maalesef popülizm zehrinin etkisi altında kaldı ve kendini esas özne ve belirleyen olarak ortaya attı. Normal şartlarda anlaşılabilir olabilirdi belki bu ama Türkiye’nin de içinde bulunduğu bölgesel gelişmeler normal değildi. Böylece, tayin edici gücün devlet siyaseti olduğu gerçeği kendisini hissettirmekte gecikmeyecekti.

7 Ekim Hamas saldırısıyla başlayan bölgesel değişim, Ortadoğu’nun yüzyılına dair alınan kararların sinyallini verdi dünyaya.

Yeni enerji hatlarına paralel kurulan dünya siyaseti; bölgesel statükoları temelden sarsan, zincirleme ve zora dayalı bir dönüşümün de startını vermişti.

Gazze’yi bombalarla bir toz bulutuna dönüştüren o vahşetin ardında, çok büyük çapta coğrafi bir plan olduğu aşikardı.

Tam da bu nedenle, Gazze tüm dünyanın gözü önünde yok edildi.

İsrail’i bölgenin en büyük ticaret merkezi haline getirecek olan deniz limanları merkezli hedefin önü, katliamlarla açıldı. Vahşetin büyüklüğü ve Batı’nın buna verdiği onay, gelişmelerin hangi boyutta yaşanacağını da gösteriyordu.

Esad’ın Suriye’yi HTŞ’ye teslim etmesi, İran’ın bölgedeki lokal silahlı tüm güçlerinin tasfiyesi ve bölgenin omurgasında olan Kürtlerin entegrasyon temelli bu sürece dahil edilerek, uluslararası siyasetin kabulü içine alınması ve bu temelde Türkiye merkezli bir çözümün kaçınılmazlığı ortaya çıktı.

İsrail’in, bu rolü Türkiye’nin elinden almak istemesi ve Türkiye’nin bölgede kurmak istediği hakimiyeti zayıflatma hamleleri de, sürecin ve Öcalan’ın rolünü çok daha fazla öne taşıdı diyebiliriz. Dönüp dolaşılan yerdi Öcalan’ın çözüm ve inisiyatif iradesi.

Suud ve Katar gazının Ürdün, Suriye, Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınması sadece teknik bir konu değildi. Aynı zamanda enerji hatları üzerinde bulunan tüm riskli ülkelerin ve sistemlerinin, yeni güvenlik stratejisine uygun olarak tasarlanmasının kaçınılmaz olduğu gerçeğinin ilanıydı da. Türkiye de bu risk sahası içindeydi kuşkusuz.

Neden devlet bu kadar iç siyasete müdahil oluyor sorusunun cevabına da yaklaşmış oluyoruz sanırım böylece.

Türkiye’nin jeopolitik konumu, yeni enerji hatları üzerindeki ekonomik çıkarları ve bölgesel modelde aldığı rolün riskleri, devleti iç siyasetin ortasına taşımakla kalmayacak, aynı zamanda baskı ve zoru da en etkin şekilde kullanarak, “ayak bağı” olarak gördüğü her şeyi önünden çekecekti. Öyle de yaptı.

Özetle:

Uzun zamandır, Türkiye’nin bölgesel denklemde aldığı yerin önemine uygun olarak, hem sarsıntıları atlatacak bir siyasal denklem hem bu denkleme uygun yeni bir sistemin inşası hem de Türkiye’nin ikinci yüzyılını yönetecek siyaseti ve aktörleri belirlemeye çalışıyor devlet paradigması.

Devletin, siyaset ve toplum üzerinde bu kadar belirleyici olduğu bir yerde elbette bir “normalleşme”den bahsedilemez ama “normalleşme” için sistemi rahatlatacak ve uzlaşı zeminini, toplumun çıkarları temelinde mücadele ve diplomasi zeminine çekecek bir hat oluşturulabilir.

Kürt siyaseti de biraz bunu yaparak, sistemin değirmen haline gelip, her önüne geleni öğütmesinin önüne geçmeye çalışıyor ve daha da önemlisi bunu devletin korkularını pozitif bir alana çekerek yapmaya çalışıyor. Çünkü Kürt fobisini aşan ve çözüme yönelen, tüm sorunları aşmakta daha cesur olacaktır.

Devleti katı tutumdan, esneyen, uzlaşan, siyasetle konuşan pozisyona çekmenin bir yolu da süreci işler kılmaktan geçiyor diyebiliriz. Öcalan da bunu olabildiğince diri tutmaya çalışıyor anladığımız kadarıyla.

Ona güç verecek, toplumsal ve politik hattını inşa edecek motivasyonu korumanın bu yüzden önemi büyük.

Demirtaş’ın “az kaldı” başlıklı yazının omurgasında da buna dair cümleler bulmak mümkün.

Yani Özgür Özel’i, Diyarbakır’da bir selamla karşılayan Demirtaş’ın verdiği mesaj, yarın için arkasında durulması gereken hattı da işaret ediyor diyebiliriz ve sanırım Özel de bu mesajı doğru algılıyor.

Durum özetinden hareketle, olan bitene biraz da bu gözle bakmanın faydalı olacağı kanaatindeyim. (En azından okumalarımızın denklemine alabileceğimiz bir durum olduğunu düşünüyorum)

“Demokratik Toplum ve Barış” siyasetinin, “Demokratik Cumhuriyet” paradigmasının, entegrasyon temelli ikinci yüzyıl anlayışının, yani bir bütün olarak Kürt siyasetinin Türkiye’nin ikinci yüzyılına sığması pek kolay değil evet ama başarırsa, toplumsal rahatlama, huzur ve iç barışın yarattığı atmosfer, yarın tüm Türkiye halkları için çok büyük bir kazanım olacak.

Bu “sığma” derdinin, iç siyasette kimi handikaplar ürettiği ise aşikâr. Bu noktada Demirtaş’ın selamındaki güçlü siyasetin manasını hatırlayıp, süreç ve çözüme dair pozitif hattı korumak oldukça önemli.

İYİ Parti’nin süreç karşıtı pozisyonu büyütmek için yaptığı mitinglerde poz veren, Özel ve İmamoğlu’na yakın siyasetçilerin, bunu akıllarında tutmalarında fayda var bence. Çünkü bir hata, patlak verecek bir görüntü çok şeye mal olabilir.

Sürece dair, iktidar ön açmakta zorlanıyor. İkircikleniyor ve en önemlisi ipin ucunu kaçırma korkusuyla olabildiğince ağırdan alıyor ama sürecin tamamlanmasının zorunluluğunun olmazsa olmazlığından da uzaklaşamıyor.

Öte yandan, yeni bir sistemin adım adım şekillendirildiğine de tanıklık ediyoruz. Sıkıştığı her alanda baskıya ve şiddete başvuran devlet gerçekliği bu yüzden hep hayatımızı işgal ediyor.

Çok net olarak söylemek gerekirse; Erdoğan’ın, Bahçeli’nin, Kılıçdaroğlu’nun Türkiye’nin ikinci yüzyılı siyasetinde kalıcı olmadıkları açık ama yeni kurulan sistem inşasının olmazsa olmaz aktörleri oldukları gerçeği de aşikâr.

Bu yanıyla, devleti güvenli limana çekme görevi ile yeni bir sistemle bunun muhafaza etme ve yeni hesaplaşmalara kapı açmayacak şekilde devleti pozisyonlama yaklaşımı, iç siyasette de boy veriyor.

Türkiye’nin birinci yüzyıl paradigmasından, ikinci yüzyılın entegrasyon temelli yeni paradigmasına geçişin zorluğunda, birinci yüzyıldaki inkara dayalı şoven tutumunun payı oldukça büyük.

Devlet, aşılması pek de kolay olmayan bir patolojik bir durumda. Yüzyıl boyunca inkâr ettiğini şimdi kabullenmek ve hatta entegrasyon temelli bir yaklaşımla onu içselleştirmek, ha deyince de olmuyor tabi. Bu nedenle karşılıklı bir yol alışın olmazsa olmazlığı ortada.

Kürt sorunu aşılamadığı için her alan kriz üretiyor. Bu krizler ise statükocu iktidar güçleri içinde önemli dirençler oluşturuyor ve zaman zaman bunun sarsıntılarını da hissediyoruz.

“Erdoğan sonrası” temelindeki tartışmaları, AKP içinden ortaya atılan isimler etrafında alınan pozisyonları, ikinci yüzyıl siyasetinden ve bu statüko dirençlerinden bağımsız düşünmek de pek olası değil.

Bu tartışmalar henüz MHP cephesinde yaşanmıyor ama Bahçeli’nin, MHP’yi Türkiye’nin ikinci yüzyılına uygun tasarladığı ve bu konuda ne kadar kararlı olduğunu gösteren tasfiyeleri gözlerimizin önünde yaşanıyor. Çok muhtemelen yakında, kendisinden sonrası için bir ismi siyaset sahnesine takdim edeceği bir durum da oluşabilir

CHP mahallesinde de benzer bir durum var.

“Devlet siyaseti” bir yandan Kılıçdaroğlu eliyle CHP’yi “arınma” temelli, yeni sitseme uygun şekilde operasyonel hale getirirken, öte yandan Özgür Özel’i yeni dönemin siyasetçisi olarak kodluyor diyebiliriz.

“Arınma” meselesini asıl olarak İmamoğlu ve ekibin tasfiyesi olarak okumak da olası bu yanıyla. Siyasetin ironisinden bakarsak, Kılıçdaroğlu’nun gerçekleştirdiği tasfiyelerin, Özel’in belirleyiciliğini daha fazla öne çıkardığı bile söylenebilir.

Ve elbette meydan boş değil!

Demirtaş’ın yeni dönemin genç ve deneyimli siyasetçisi olarak denkleme çok güçlü yerleşeceğini, “az kaldı” mesajında dile getirdiği söylemlerinden anlıyoruz.

Kürt barışını entegrasyon ve “demokratik cumhuriyet” temelinde çözmüş ve uluslararası bir özne haline getirmiş Öcalan’ın kurucu rolünün sonuçlanarak Erdoğan’ın, Bahçeli’nin, Kılıçdaroğlu’nun sahneden çekilmesinin, ikinci yüzyıl siyasetinin bir sonucu olarak karşımıza çıkması çok olası ve biraz da kaçınılmaz olan budur bana göre.

“Demokratik Anayasa” temelli bir entegrasyon sadece Kürtler için değil, tüm Türkiye toplumu için belirleyici bir başlık olacak muhtemelen. Sadece toplum için değil, tüm siyaset bileşenleri için de önemli bir uzlaşı zemini oluşturacak belki de.

Kürt sorunun çözümüyle, demokrasi mücadelesinin alacağı yeni boyut, iktidarı yönetmeye talip olan “demokratik cumhuriyet” paradigmasını ve bu iddiaya uygun kurulacak olan stratejik yolu, siyaset sahnesinde merkeze doğru çekecek.

Demirtaş’ın, “az kaldı” başlıklı yazısında yaptığı siyaset okuması ile çok daha güçlü şekilde Türkiye’yi yönetmeye talip olduklarını işaret etmesi, elbette garipsenemez bu nedenle.

Birçoklarına uzak bir ihtimal gibi görünen bu durum, düşünüldüğü kadar uzak da olmayabilir.

Yeni dönem siyaseti okuması yapan aktörler arasında, var olan durumu, değişimi, olasılıkları ve devleti açık arayla en iyi okuyan ve gözlemleyen kişinin Demirtaş olduğunu söylemek gerek.

Eğer “Az kaldı” yazısına dikkatlice bakılırsa, bugün konuştuğumuz birçok meselenin arka tarafına dair çok şey söylediğini ve “uzlaşı” temelinde önerdiklerinin hiç de boş şeyler olmadığını görürüz.

“Uzlaşı” geniş anlamda, devletin pozisyonunu görmeyi, geniş ölçekli okumalar yapmayı ve geleceğe dair siyasetin ittifaklarına, paradigmasına göz atmayı işaret ediyor çünkü.

İşaret ettiği noktaların, bu yanıyla üstünden atlanmamalı.

Demirtaş’ın, Özgür Özel’in, Ali Babacan’ın, AKP ve MHP içinden çıkacak yeni genç isimlerin, yeni yüzyıl siyasetindeki karşılıkları, bize çok şey söyleyecek.

Bu anlamda neye hazır olunması gerektiği sorusu da öne çıkıyor.

Akın OLGUN kimdir?

1975 yılında Ankara’da doğdu.
1990’larda siyasi faaliyetleri nedeniyle 7 yıl cezaevinde kaldı. 19 Aralık
2000 tarihinde adına “Hayata Dönüş” denilen kanlı operasyona maruz kalan tutuklulardan biri oldu.
2002 yılındaki tahliyesinin ardından İngiltere’ye yerleşti.
Akın Olgun çeşitli haber portallarında ve sitelerinde köşe yazarı olarak, insan hak ve özgürlüklerini konu alan yazılarıyla, düzenli olarak okurlarıyla buluştu.
Cezaevi ve ölüm oruçları sürecini anlattığı ilk kitabı Adları Saklıdır dışında, Ecel Öyküleri, Karanfil Mevsimi, Kül Sesleri, Elalem, Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi isimli beş kitabı bulunmaktadır.
Olgun’un kitapları dışında İngiliz Film Enstitüsü’nün desteğiyle Kül Sesleri
ve Elalem kitaplarından uyarlanan Beyaz ve Elveda isimli kısa filmleri
yayınlandı. Ardından senaristliğini ve yapımcılığını üstlendiği kısa filmi
Fısıltılar, Feel The Reel International Film Festivali’nden ödülle döndü.

Benzer Haberler

Hewlêr’e bir kez daha saldırı

4'ten fazla İHA düşürüldü

Gerekçe: Sosyal medya paylaşımları

DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ gözaltına alındı

Maraş’taki okul saldırısı soruşturması

Baba 'olası kastla öldürme’den yargılanacak

‘Savcılar hangi eylemi terör sayacak?’

175 yerde ‘terör bürosu’ kurulacak

Yeni partide kimler yer alacak?

84 milletvekilinin ismi konuşuluyor

Kurtulmuş’un ‘çerçeve yasa’ mesaisi sürüyor

Bahçeli, Hatimoğulları, Bakırhan ve Ekmen'e ziyaret

‘Vakti gelmiş bir veda’ dedi

Özgür Özel: Yeni partimizi kuruyoruz