BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Anlaşılmamanın/anlaşamamanın modern yalnızlığı

Anlaşılmamanın/anlaşamamanın modern yalnızlığı

🎧 Haberi dinle0:00 / –:–

Bu durumun siyasete yansıması linç kültürü, tahammülsüzlük ve sürekli düşman üretimi oluyor. Çünkü birbirini anlamayan toplumlar, yabancılaşıyor, zamanla birbirinden korkmaya başlıyor. Korku arttıkça diyalog azalıyor; diyalog azaldıkça önyargılar büyüyor. Böyle toplumlarda insanlar artık ikna etmeye değil, susturmaya çalışıyor. Tartışma kültürü yerini, bastırma, itaat ve sadakat kültürüne bırakıyor. İnsanlar fikirleriyle değil, ait oldukları kamplarla değerlendiriliyor.

Doğu ERGİL

Modern çağın en derin krizlerinden biri yalnızlık değil; anlaşılmamaktır. İnsan, fiziksel olarak yalnız kaldığında bile kendisiyle konuşabilir, düşünebilir, okuyabilir, yazabilir, hayal kurabilir.

“Yalnızlık, kişinin tanrısını aradığı yoldur” der bir düşünür. Yani yalnızlık bir çöküş değil, düşünmenin ve kişinin iç dünyasının gelişmesinin ön koşuludur. Fakat insan anlaşılmak ister. Anlaşılmadığını hissettiğinde, yalnızca iletişimin değerini değil, kendi varlığının anlamını da sorgulamaya başlar. Çünkü insan yalnız yaşayan değil, yaşadığının anlamını paylaşan bir varlıktır. Dil yalnızca konuşmak için değil; dünyayı birlikte anlamak ve yeniden kurabilmek için bir araçtır.

Bugünün dünyasında insanlar tarihte hiç olmadığı kadar konuşuyor. Sosyal medya platformları, televizyonlar, dijital ağlar, podcastler, mesajlaşma uygulamaları ve sürekli çevrimiçi yollarla kesintisiz bir söz/mesaj üretimi sağlanıyor. Herkes konuşuyor, yorum yapıyor, tepki veriyor, kendini ifade ediyor. Ne var ki insanlar birbirlerini giderek daha az anlıyor. Gürültü artarken anlam azalıyor. İletişim araçları çoğaldıkça ortak anlam zemini daralıyor. Sorun artık “iletişim eksikliği” değil; anlam kuramamaktır. Çünkü iletişim yalnızca mesaj göndermek değildir.

Modern iletişim teorisinin önemli isimlerinden biri olan Marshall McLuhan’ın söylediği gibi, “araç mesajın kendisidir.” Yani kullandığımız iletişim biçimleri yalnızca düşüncelerimizi taşımıyor; düşünme biçimimizi de taşıyor. Taşıdıkça dönüştürüyor.

Sosyal medya hız ister, kısa tepki ister, keskinlik ister, taraf olmayı ödüllendirir. Böyle bir ortamda düşünce derinliği değil; dikkat çekicilik değer kazanır. İnsanlar artık anlamak için değil, görünmek için konuşuyor. Diyalog yerini performansa (role) bırakıyor.

Alman filozof Jürgen Habermas, “kamusal alan” teorisini bu durumu anlatmak için kurgulamıştır. Habermas’a göre demokratik toplumlar, insanların birbirini dinleyebildiği ve rasyonel tartışmalar için ortak bir zemin oluşturabildikleri için ayakta kalır. Fakat günümüz toplumlarında kamusal alan giderek parçalanıyor. İnsanlar artık ortak bir hakikat alanında buluşamıyor. Kendi dijital kabilelerinin içinde yaşıyor. Her grup kendi medyasını, kendi hakikatini, kendi kahramanlarını ve kendi düşmanlarını üretiyor. Böylece toplum ortak gerçeklik duygusunu yitiriyor.

KUTUPLAŞMA VE İZOLASYON

Türkiye gibi yoğun kutuplaşma yaşayan toplumlarda bu durum daha sert hissediliyor. İnsanlar aynı dili konuşsalar bile aynı anlam evreninde yaşamıyorlar. Aynı kelimeler farklı dünyalara işaret ediyor. “Özgürlük”, “adalet”, “ahlâk”, “millet”, “hizmet”, “din”, “hak”, “devlet” gibi kavramlar ortak bir toplumsal zeminde buluşmuyor; her grup kendi yorumunu mutlaklaştırıyor. Böyle olunca toplum yalnızca siyasal olarak değil, zihinsel olarak da parçalanıyor. Ortak dilin kaybı, ortak hayatın da kaybına dönüşüyor.

Bu durum yalnızca siyasal alanı değil, insan ilişkilerini de dönüştürüyor. Modern insan artık çoğu zaman anlamak, düşünmek ve düşünce paylaşmak için değil; cevap vermek, karşı çıkmak için dinliyor. Sosyal medya algoritmaları da bu eğilimi besliyor. Çünkü öfke, korku ve kutuplaşma daha fazla etkileşim üretiyor. Böylece dijital sistemler insanların en sert, en sabırsız ve en tepkisel yanlarını büyütüyor. Sonuçta insanlar giderek daha fazla konuşur ama daha az temas eder ve anlam paylaşır hale geliyor.

Oysa gerçek diyalog, yalnızca kelime alışverişi değildir; zihinsel bir açıklık, düşünce-anlam paylaşımı hâlidir. Martin Buber’in “Ben-Sen ilişkisi” kavramsallaştırmasında vurguladığı gibi, insan karşısındakini bir nesne değil, bir özne olarak gördüğünde gerçek ilişki ve iletişim başlar.

Modern hayat insanları giderek “araç” olarak görmeye itiyor: Takipçi, seçmen, müşteri, taraftar, kullanıcı… İnsan ilişkileri araçsallaştıkça derinlik kayboluyor. İnsan kendisini bir birey olarak değil, bir sıfat, kimlik veya etiket olarak ifade etmeye başlıyor.

Bu nedenle günümüzün büyük sorunlarından biri de görünürdeki iletişim bolluğuna rağmen duygusal ve düşünsel yoksullaşmadır. İnsanlar birbirleriyle sürekli temas hâlinde ama gerçek anlamda temas kuramıyor; anlam paylaşamıyor. Kalabalıklar içinde büyüyen yeni yalnızlık biçimi tam da budur: Duyulmamak, görülmemek ve anlaşılmamak… Modern insan çoğu zaman fiziksel yalnızlıktan değil; zihinsel yabancılaşmadan yoruluyor.

Bu durumun siyasete yansıması linç kültürü, tahammülsüzlük ve sürekli düşman üretimi oluyor. Çünkü birbirini anlamayan toplumlar, yabancılaşıyor, zamanla birbirinden korkmaya başlıyor. Korku arttıkça diyalog azalıyor; diyalog azaldıkça önyargılar büyüyor. Böyle toplumlarda insanlar artık ikna etmeye değil, susturmaya çalışıyor. Tartışma kültürü yerini, bastırma, itaat ve sadakat kültürüne bırakıyor. İnsanlar fikirleriyle değil, ait oldukları kamplarla değerlendiriliyor.

Oysa medeniyet, tam bu noktada anlam kazanıyor: Karşımızdakini bütünüyle haklı bulmasak bile onu anlamaya çalışmalıyız. Diyalog aynı fikirde olmak değildir; farklılıkla birlikte yaşayabilme olgunluğudur. Demokrasi de yalnızca seçimlerden ibaret değildir; insanların birbirinin varlığını meşru kabul edebilme kültürüdür. Eğer bir toplum konuşmayı, yani anlaşma çabasını terkederse, yalnızca iletişimini değil, ortak geleceğini de kaybetmeye başlar. Çünkü insanların birbirini dinlemediği yerde hukuk aşınır, demokrasi zayıflar ve ortak yaşam iradesi çöker.

Gerçek medeniyet yüksek binalar, büyük ordular ya da teknolojik ilerleme değildir. Gerçek medeniyet, birbirini anlayabilen insanların kurduğu ahenktir. Çünkü insan toplumu yalnızca ekonomiyle değil; anlam, güven ve karşılıklı tanıma/tanınma duygusuyla ayakta kalır.

Bugünün dünyasında belki de en büyük ihtiyaç daha fazla konuşmak değil, yeniden dinlemeyi öğrenmektir. Çünkü insan bazen bir cümleyle değil; anlaşıldığını hissettiği bir sessizlikle iyileşir.

Doğu ERGİL kimdir?

Siyaset bilimci, akademisyen ve yazar. Uzun yıllar üniversitelerde öğretim üyeliği yaptı. Çalışma alanları arasında etnik kimlikler, demokrasi, siyasal katılım, çatışma çözümü ve insan hakları yer alır. Türkiye’de toplumsal barış ve Kürt meselesi üzerine hazırlanan çeşitli akademik ve saha araştırmalarında yer almıştır. 1995 yılında TOBB Başkanlık Danışmanlığı görevindeyken « Doğu Rapor »nu hazırladı. 45 kitap ve çeşitli dillerde yayımlanmış düzinelerce bilimsel makalesi ve kitap bölümü vardır.

Benzer Haberler

Hewlêr’e bir kez daha saldırı

4'ten fazla İHA düşürüldü

Gerekçe: Sosyal medya paylaşımları

DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ gözaltına alındı

Maraş’taki okul saldırısı soruşturması

Baba 'olası kastla öldürme’den yargılanacak

‘Savcılar hangi eylemi terör sayacak?’

175 yerde ‘terör bürosu’ kurulacak

Yeni partide kimler yer alacak?

84 milletvekilinin ismi konuşuluyor

Kurtulmuş’un ‘çerçeve yasa’ mesaisi sürüyor

Bahçeli, Hatimoğulları, Bakırhan ve Ekmen'e ziyaret

‘Vakti gelmiş bir veda’ dedi

Özgür Özel: Yeni partimizi kuruyoruz