Böylece küresel ultra sağcıların simgesi sayılan Trump ile emlakçı özel temsilcileri ve bilhassa ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’ın Osmanlıya ve otoriter AKP iktidarına (R. Tayyip Erdoğan’a) hayranlığının sebebi umarım açıklık kazanmıştır. Keza Ortaçağ şeriat düzenini getirmek isteyen cihatçıların lideri/komutanı Colani hükmündeki Suriye’de merkezi hükümeti alabildiğine desteklediği de belli olmuştur. Aynı Barrack’ın Ortadoğu’daki krallıklar ile petro-dolar şeyhlikleri için “müşfik monarşiler” sıfatını niçin kullandığı da daha iyi anlaşılıyor.
Faik BULUT
Sosyolog Eva Illouz, “Demokratik Olmayan Duygular” adlı kitabında Theodor Adorno’nun faşizm üzerine tezine dikkat çekiyor: Adorno, 1967’de Viyana’da verdiği bir konferansta, egemen bir güç olarak sona ermesine rağmen faşizmi harekete geçiren temel itici gücün -sermayenin birkaç kişinin elinde yoğunlaşması eğiliminin- hâlâ aktif olduğunu savunmuştu. Sermayenin birkaç kişinin elinde toplanması dürtüsü, toplumsal sistemi öyle bir şekilde çarpıtıyordu ki, sonunda ancak faşist bir otorite onu tekrar kontrol altına alabiliyordu. (KAYNAK)
Günümüz kapitalizmini tanımlamak için pek çok kavram kullanılıyor. Tekno-feodalizm, platform kapitalizmi (cloud capitalism), neofeodalizm, iletişimsel kapitalizm, gözetleme kapitalizmi, felaket kapitalizmi, yamyam kapitalizmi, karbon kapitalizmi, otoriter kapitalizm vb.
Bu kavramlardan özellikle bazıları betimleyici bir çerçeveden “gündelik hayatın” izini sürüyor. Her şey günlük yaşantımızın hayhuyunda gizli sanki… Dikkat dağınıklığı yaşamadığımızı, aslında türlü uygulamalarla “dikkatimizin çalındığını” söyleyenler haklı olabilir. Bilmiyorum ama nefes dahi alamadığımız sıkış tıkış otobüslerde “dikkatimizin çalınması” o kadar da kötü olmayabilir! Velhasıl hayat böyle akıp gidiyor! (Ebru Aktaş, KAYNAK)
Kimileri “Akışkan Modernite, Şirketler Çağı, Dijital Çağ, Panoptikon Metaforu” gibi tanımlar kullanıyor. Panoptikon Metaforu hakkındaki ayrıntılı bilgi ise şöyle:
Panoptikon metaforu-Görünmez Denetim
“Panoptikon” kelimesi, Yunanca “bütün” anlamına gelen pan ve “görmek” anlamına gelen optikos kelimelerinin birleşiminden oluşuyor ve “hepsini gören” anlamına geliyor. 18. yüzyılda Jeremy Bentham tarafından tasarlanan dairesel bir hapishane modeline dayanıyor.
Ortadaki kuleden her hücrenin görülebildiği ancak mahkûmların gözlenip gözlenmediğini kesin olarak bilemediği bu model, günümüzde otoritenin ve toplumun bireyleri sürekli gözetim altında tutarak kontrol ettiği “görünmez denetim” sistemlerini ifade etmek için kullanılıyor.
Düşünür Michel Foucault, bu mimari yapıyı modern toplumların nasıl yönetildiğini anlatan bir metafora dönüştürür. Ona göre Panoptikon sadece bir bina değil, iktidarın toplumu nasıl disipline ettiğinin de somut örneğidir.
- Bu metaforda iktidar görünmezdir: Gözetmenin sürekli orada olmasına gerek yoktur; önemli olan izlenme hissinin bireyin zihnine yerleşmesidir.
- Öz Disiplin: Bireyler, ceza almamak veya kurallara uymak için kendi kendilerini denetler ve normalleştirir.
- Günümüzdeki Yansımaları: Bu metafor dijitalleşen dünyayı ve sosyal yapıları anlamlandırmak için sıklıkla kullanılır.
- Sosyal Medya kullanımı: Bireylerin çevrimiçi ortamda attığı her adımın, paylaşımların ve beğenilerin şirketler veya algoritmalar tarafından kaydedilmesi.
- Dijital Gözetim: Günlük yaşamdaki güvenlik kameraları, mobil uygulamalar ve dijital ayak izleri vasıtasıyla vatandaşların kendilerini sürekli “gözetim altında” hissetmesinin sağlanması.
Neo-feodalizme/Yeni Ortaçağ’a dönüş mü?
Amerikalı sosyolog, tarihsel sosyoloji alanında uzman bilim insanı ve dünya sistemler analisti Immanuel Wallerstein (28 Eylül 1930-31 Ağustos 2019) 1992 yılında küresel kalkınma üzerine düşüncelerini dile getirmiş ve neo-feodalizmi diğer üç değişken arasında saymıştır. Wallerstein, bu kavramı, sadece elit kesimin yararlanabildiği yüksek teknolojili mallar ve bölgesel hiyerarşiye sahip otarşik bölgelere atıfta bulunmak için kullanmıştır.
Bazı sol görüşlü yazarlar, teknoloji baronlarının zıvanadan çıkmasıyla çağdaş kapitalizmin “neo-feodalizm”e dönüştüğünü savunsa da gerçekte tanık olduğumuz şey, kapitalizmin bütünüyle başka bir sisteme geçişinden ziyade kendi içindeki önemli bir değişime işaret etmektedir. (13 Ağustos 2025, KAYNAK)
Doç. Dr. Özgün Burak Kaymakçı da yeni bir derebeylik düzenine doğru yönelim ve gidişat olduğu kanısında; tespitlerini birlikte okuyalım:
“Feodalizm tarihsel olarak sona ermiş olsa da, modern kapitalizm ve teknoloji çağında bazı karakteristiklerinin yeniden görülmesi, sosyal, ekonomik ve politik yapıları anlamak için ‘neo-feodalizm’ kavramının ortaya atılmasına sebep oldu.
Neo-feodalizm, modern kapitalist toplumlarda servet ve gücün aşırı yoğunlaşması sonucunda ortaya çıkan, feodalizme benzer yeni bir sosyoekonomik ve siyasi düzeni ifade etmekteydi. Bu sistemde, büyük şirketler, teknoloji devleri ve finansal elitler, modern dünyanın derebeyleri olarak hareket ederek ekonomik, politik ve sosyal kontrol mekanizmalarını ellerinde toplamaktaydı.
Devlet otoritesinin giderek zayıfladığı, bireylerin finansal bağımlılık, borç, kira ekonomisi ve dijital takip sistemleriyle yeni bir tür serflik düzenine hapsedildiği yeni bir düzen böylece doğmaktaydı.
Feodalizmde nasıl monark sadece kâğıt üzerinde olup asıl hâkim unsur yerel derebeyleri ise; neo-feodalizmde de sosyal-refah devleti bu duruma çekilmekte, büyük şirketler bir çeşit derebeyliğe yükselmekteydi. Tıpkı feodalizmde toprağın ve askeri gücün lordların elinde toplanması gibi, neo-feodalizmde de servet, teknolojik kontrol ve bilgi erişimi belirli kişi ve kurumların elinde toplanıyordu.
Feodal toplumlarda monark, soylular, şövalyeler ve serfler arasında gözlemlenen katı hiyerarşik yapı, neo-feodalizmde de benzer biçimde karşılığını buldu. CEO’lar, teknoloji oligarkları ve finansal elitler yeni lordlara denk gelirken, bağımlı ve edilgen geniş halk kitleleri bu hiyerarşinin en altında yer alıyordu.
Feodal sistemde serfler toprağa ve lordlarına bağımlıyken, neo-feodalizmde bireyler işlerini sürdürebilmek için dijital platformlara, bilgiye erişmek için büyük teknoloji şirketlerine veya likidite için finans kurumlarına bağımlı oldu.
Feodal toplumda sosyal hareketlilik son derece sınırlıyken, neo-feodalizmde ekonomik eşitsizliklerin artması ve fırsat eşitsizliği toplumun en alt katmanlarının sosyal hareketliliğini sınırladı. Bireyler, yaşam boyu çalışsalar da kazançları finansal özgürlüklerini sağlamaya yetmiyor, hatta sosyalleşmenin maliyetleri onları evlerinden bile çıkamaz hale getiriyordu.
Feodalizmde yerel derebeyleri kendi ordularını beslerken, bugün neo-feodalizmde büyük şirketlerin veri takip sistemleri ve yapay zekâ destekli özel güvenlik firmaları güvenliği tüm boyutlarıyla özelleştiriyordu. Savaş meydanlarında bağlı olduğu monarkların ordularını teçhiz eden soyluların yerini, neo-feodalizmde ulusal devletlere operasyonel destek sağlayan küresel özel askeri şirketler aldı.
Hiyerarşik ve sınıfsal baskının en somut haliyle müşahede edildiği o zamanlar geride kalırken; algoritmalar, veri analitiği, ekonomik teşvik ve yaptırımlar aracılığı ile daha dolaylı ama etkin bir kontrolün kurulduğu bir çağ başlamış oldu.” (KAYNAK)
Yeni nesil savaşlar çağında Nefodalizm
Askeri İstihbarat Dairesi Eski Başkanı Gürsel Tokmakoğlu ihtisas alanı olan savaşlar hakkındaki yazılarında modern savaşlar ile küresel düzeyde değişen dünya düzeninde ortaya çıkan yeni fenomenin/ baskın gidişatın Neo-medyevalizm (yeni ortaçağcılık) ile arasındaki bağı kurabiliyor. Değerlendirmesinin ilgili bölümünden kısaltarak aktarıyorum:
Polemoloji konusunu “Savaş Bilimi ile Küresel Güvenlik Analizi” isimli kitabımda uzun uzadıya işledim. (Polemoloji, savaşların nedenlerini, doğasını, gelişimini ve toplumsal etkilerini çok disiplinli bir yaklaşımla inceleyen bilim dalıdır. Siyaset, sosyoloji, ekonomi ve psikoloji gibi alanlardan yararlanarak çatışmaların sosyolojik analizini yapar.-FB)
“Her yerde düşman olabilir, bir taraf düşmanlaştırılabilir veya düşman imal edilebilir. Ancak savaşlar veya çatışmalar artık düşmanın daha farklı kullanımını esas alır. Burada önemli olan tehdidin kazanca ne şekilde dönüştürülebileceği hususudur. Bu nedenle, beşinci nesil savaşta metodun kendisi tehdittir ve bunu henüz çok kişi anlayamadı.
Bazı sınır tanımaz güçler savaşıyor, ardından uluslararası bir karar çıkıyor, bunu karşı taraf kabul ediyor. Bu sınır tanımazlığı karakter edinmiş güç, kararı görmezden geliyor ve bir adım daha atıp kazanımını genişletiyor. Bu yöntem bir tür ‘gücü kullanma pratiği’ şeklinde açıklanabilir. Bu sınır tanımaz karakteri yenemediğiniz müddetçe bu yöntemi uygular. Eğer yenilecek olsa, uluslararası camia zaten onu korumak için koşturacaktır; bunu da bilir.
Bu unutulmasın: Amaç ne savaş ne de barış yapmak; amaç ‘kazanım stratejisi’ sürecini yönetmektir. Kazanan sürekli sınır tanımaz güçte ise insanlık adına sorun devam eder. Köklü sorunların ise çözülme umudu ortadan kalkar. Bir şeyi yapıyor gibi olmak, çözümün sınırına kadar ilerleyip o sınırda diğerlerini oyalayıp bir süre sonra geri adım atmak, sınır tanımazlar için bir diplomasi tarzıdır…
Bugün dünya sahnesinde bayraklaşan ülkeler belli pozisyonları değiştirebilmekte, büyük sermaye ve bankalar ile kurumsal yapılar rahatlıkla tarafgir olabilmekte, sürpriz ve tanınmadık yapılar hızla ortak bir anlayışı geliştirebilmekte; sonuçta bütün bunlar kararlılık ve caydırıcılık sahnesini yeniden düzenlemeye yeterli görülen yeni tür özellikleri ortaya çıkarmaktadır.
Nereye gidiyoruz? Yeniden bir Orta Çağ’a doğru mu?
- Neomedyevalizm (ortaçağcılık) çıkarların birleştiği alanlarda kendini gösterenlerin çoğaldığı, hem devlet merkezli olan hem de olmayanların rol alabildiği ve sahada çok aktörün kullanılabildiği bir düzenin ifadesidir.
- Neo-medyevalizm, devletlerin yıkılmasını, aktörlerin kaybolmasını, anarşinin başlangıcını önceden haber vermeyi veya bu türden kaygıları önemsemez. Bunun yerine, yeni küresel sistem gereği sorunlu olan her meseleyi kendi haline bırakır, onu besler, neresinden çıkar elde edileceğine bakar ve ‘kalıcı bozukluğu’ kabul eder.
- İşte böylesi ‘kaotik’ ortamın kabulüyle yaşamın devam etmesi algısı içinde, her bir güç unsuru, kendine özgü yöntem ve diğer güç unsurlarını kullanır.
Neo-medyeval Savaş’tan amaçlanan nedir?
- Hedef ülkeyi veya bölgeyi fethetmek yerine içini kemirmek, bozmak.
- İnsan ve lider bazlı sistemi zehirlemek, suçlamak, baskılamak, istismar etmek.
- Toplumsal algıda çarpıklıkların, çirkinliklerin, çatışmanın kabul edilebilir marjını geliştirmek.
- Örtülü bir biçimde anarşizmi yaymak ve sebep olduğu kaotik ortamı yönetmek.
- Neo-medyevalizm’in hâkim olacağı bir kültürün gelişmesi, Neo-medyeval sistemde fetih yok; devlet ve ülke dahil her tür sistemin içini kemirmek, kaos ve anarşi oluşturmak var. Bu sistemde istismar, çarpıklık, çirkinlik, orantısızlık, çatışma gibi konular var.
- Giderek yeni bir Ortaçağ savaşına yaklaşılıyor… İşte bu noktada insana, insanlık için liderlik etmek bir kez daha önemlidir.” (11 Nisan 2026, KAYNAK)
Yeni feodalizmin karakteristik özellikleri
“İddia sahiplerine göre Neo-feodalizmin dört özelliği var:
- Feodal bir sistemde görülen egemenliğin parsellenmesinin yeniden ortaya çıkışı.
- Yeni feodal beyler ve kölelerden oluşan yeni bir hiyerarşi ve el koyma biçimi.
- Yeni art bölgelerin (hinterland) ve ayrıcalıklı şehirlerin ortaya çıkışı (yeni bir gettolaşma biçimi).
- Güvensizlikler ve siyasal kargaşaların ortaya çıkışı.
Son yıllarda sıkça duymaya başladığımız bu tekno-feodalizm kavramının mucitlerinden biri olan Yanis Varoufakis, “Technofeudalism: What Killed Capitalism?” (Tekno-Feodalizm: Kapitalizmi Ne Öldürdü?) eserinden sonra Jodi Dean de son çalışmasında neo-feodalizm kavramını merkezi bir yere yerleştiriyor.
Tekno-feodalizm kavramında daha belirgin olmak üzere önerilen şey, tümüyle tanımlayıcı yeni bir çerçeve. Zira bir süredir gündemde olan “neo-liberalizmin krizi” tartışması burada, kapitalizmin geride kaldığına, karşımızdakinin yeni bir feodal düzen olduğuna bağlanıyor.” (Teknofeodalizm ve Globalist Aşırılıklar, Ebru Pektaş, 5 Kasım 2025)
“Tekno-feodalizmin temel özelliklerine baktığımızda ise beş ana başlık bizi karşılamaktadır; bunlar:
- Merkezi Güç: Tekno-feodalizmde güç, birkaç büyük teknoloji şirketinin elinde toplanır. Bu şirketler, veri altyapısı, algoritmalar ve platformlar aracılığıyla ekonomik ve toplumsal yaşam üzerinde belirleyici bir rol oynar.
- Bağımlılık İlişkisi: Bireyler ve kurumlar, dijital platformlara ve hizmetlere sürekli erişim için veri üretmek zorundadır. Bu bağımlılık, kullanıcının kendi verisi üzerinden değer yaratmasıyla beslenir ve modern “serf” konumunu oluşturur.
- Veri Sermayesi: Veri, tekno-feodal düzenin temel ekonomik kaynağıdır. Kullanıcıların çevrimiçi davranışları, tercihleri ve etkileşimleri sürekli olarak toplanır, analiz edilir ve şirketler için sermaye değerine dönüştürülür.
- Algoritmik Yönetim ve Gözetim: Teknolojik altyapı, kullanıcı davranışlarını izlemek, yönlendirmek ve normalize etmek için kullanılır. Bu mekanizmalar görünmezdir ama bireylerin kararlarını ve tercihlerini etkileyerek iktidarın sürekli uygulanmasını sağlar.
- Merkezi Olmayan Ana Ağlar Üzerinden Kontrol: Tekno-feodalizmde güç, görünüşte dağıtılmış ağlar üzerinden işliyormuş gibi görünse de, temel kararlar ve veri yönetimi birkaç merkezin kontrolündedir.” (Tekno-Feodalizm: Dijital Çağda İktidarın Yeni Anatomisi, Gülen Tokay, 23 Ocak 2026)
Yeni feodal çağa dönüş tanımları
Genel olarak bu terim, feodalizmin 21. yüzyılda ortaya çıkan bir biçimini ifade etmektedir ki bu da bazı açılardan Ortaçağ Avrupa’sında görülene benzemekle birlikte modern zamanlarda ortaya çıkan bir fenomendir. İlk kullanımlarında bu terim, hem siyasi solun hem de sağın bir eleştirisi şeklinde ortaya atılmıştır. Sol’u eleştiren ilk örneklerden biri, John Kenneth Galbraith’in 1961’de yayınlanan “Neo-Feodalizm” adlı eseridir.
Jürgen Habermas ise 1962 tarihli “Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü” adlı eserinde, Aydınlanma döneminin kamusal alanı yarattığına inandığı iletişim biçimlerinin özelleştirilmesini eleştirmek için Refeudalisierung (refeodalizasyon ) terimini kullanmıştır. Daha sonraki eleştirmenler “neo-feodalizm”den bu şekilde bahsetmemekle beraber, bu fikirlerin neo-feodalizm fikrine benzer olduğunu belirtmişlerdir.
Neo-feodalizm konsepti sadece ekonomiye odaklanıyor olsa da ekonomiyle kısıtlı kalmamaktadır. Çağdaş toplumda neo-feodalizm düşüncesiyle ilişkili olduğu iddia edilen konular arasında sınıfsal tabakalaşma, küreselleşme, yeni muhafazakâr dış politikalar, çok uluslu şirketler ve korporatizm de yer almaktadır.
Toronto (Kanada) ve Cape Town (Güney Afrika) üniversitelerinde görevli Emeritus Prof. Clifford Shearing’in neo-feodalizm terimini, “çeşitli şekillerde kapalı” olan toplu özel mülkiyet sahalarının oluşumuna işaret etmek için kısıtlı bir anlamda kullandığı görülmektedir.
Oxford Üniversitesi ceza adaleti profesörü ve hukuk bilgini İngiliz Lucia Zedner, neo-feodalizmin bu şekilde kullanılmasının kapsamının çok dar tutulduğunu belirterek daha kesin ifadeleri tercih etmektedir.
Bruce Baker’a göre neo-feodalizm, geniş bir bölgede ticari çıkarlar doğrultusunda tanımlanan ve idare edilen bir düzen anlamına gelmektedir. Randy Lippert ve Daniel O’Connor ise feodalizmle karşılaştırmanın anlamını, şirketlerin devletlerin yönetim güçlerine yakın bir güce sahip olması şeklinde izah etmektedir.
Sighard Neckel yirminci yüzyılın ilerleyen dönemlerinde finans piyasası temelli kapitalizmin yükselişinin ekonominin ‘refeudalizasyonunu’ temsil ettiğini öne sürmüştür.
Yazar Jonathan Bluestein, neo-feodalizmi ekonomik, siyasi ve askeri olmak üzere sosyal iktidarın bir özelliği olarak ele almıştır. Neo-feodal yöneticileri, doğrudan lord, aristokrat, kral ya da imparator olarak anılmasalar da modern anlamda eşdeğer bir güce sahip olanlar olarak tanımlamaktadır.
Bu kişiler günlük yasalara tabi olmayan, bir ölçüde kendi yasalarını oluşturabilen, büyük pazarlara hâkim olabilen, çok sayıda bireyi istihdam edebilen, özel bir askerî güce sahip olabilen, tüm uluslara denk bir ekonomik güce sahip olabilen ve özellikle gayrimenkul olmak üzere devasa ölçekte varlıklara sahip olabilen kişilerdir.
Jeremy Pitt gibi diğer birçok isim de benzer görüş beyan etmiş ve tekno-feodalizmin internet üzerinden bilgi edinme hakkını tehdit ettiğine dikkat çekmişlerdir.
2007-2008 finansal krizinin ardından Amerikalı teknoloji milyarderi Nick Hanauer, “Ülkesinin (ABD’nin) hızla kapitalist bir toplumdan ziyade feodal bir toplum haline geldiğini” belirtti. Bu görüşler, diğerlerinin yanı sıra İzlandalı milyarder Björgólfur Thor Björgólfsson tarafından da dile getirilmişti. İzlanda’da 21. yüzyılın başlarında yaşanan yükseliş ve çöküşün, ülkeyi feodal yapılara geri götürdüğü düşüncesini bir dizi İzlandalının da paylaştığını tespit etmişti.
Bazı Anglofon kurgularda da benzer fikirlere rastlanmaktadır. Örneğin, Frank Herbert’in “Dune” isimli kurgubilim dizisinde hayat uzak bir gelecekte, Imperium olarak bilinen neo-feodalist galaktik imparatorlukta geçmektedir. David Brin’in yakın gelecekteki bilimkurgu romanı Existence’da ise Amerikalı politikacılar ABD’yi hukuken neo-feodalist bir topluma dönüştürme yönünde kampanyalar yürütmektedirler.
Yeni Feodalizm fikriyatına itirazlar
Evgeny Morozov, teknolojinin politik ve sosyal etkilerini inceleyen Belaruslu İtalyan yazar, araştırmacı ve entelektüeldir. 2018 yılında Politico dergisi tarafından Avrupa’nın en etkili 28 kişisinden biri olarak seçilmiştir.
Morozov’un, New Left Review (Yeni Sol) dergisinde yayımlanan Tekno-Feodal Aklın Eleştirisi (Critique of Techno-Feodal Reason) makalesi, dijital platformları feodal yapılarla eşdeğer gören Yanis Varoufakis, Mariana Mazzucato ve Michael Hudson gibi düşünürleri hedef alır. Morozov, bu argümanı reddederek dijital sistemlerin aslında özünde hâlâ kapitalist olduğunu savunur. Şöyle ki:
- Feodalizm Tezi Yanılsaması: Morozov, günümüzdeki teknoloji devlerinin elde ettiği kârları ve gücü feodal rantlarla açıklayan yaklaşımların yüzeysel olduğunu belirtir. Bu yaklaşımlar, sistemin kapitalist sömürü mekanizmalarını gizlemekle veya aklamakla sonuçlanır.
- Sorunlu Benzerlikler: Tekno-feodalizm teorisyenlerinin işaret ettiği ekonomik durgunluk, siyasi müdahaleler, dijital baronların yükselişi gibi olgular feodalizmle sınırlı değildir. Aksine, bu eğilimler modern kapitalizmin yapısal krizlerinin göstergesidir.
- Kapitalizmi Aklama Tehlikesi: Morozov’a göre, dijital platformları “feodal” ilan etmek, kapitalizmi sanki serbest piyasa, rekabet ve inovasyon gibi ideallerin eksiksiz çalıştığı kusursuz bir sistemmiş gibi gösterip itibarını aklamaktadır.
- Dijital Gerçeklik, “Kullanıcılık” ve Rant: Morozov, tekno-feodalizm yerine teknolojinin parazit mantığını ve değer çıkarma biçimlerini tanımlamak için yeni çerçevelere ihtiyaç olduğunu vurgular. İnternet çağındaki ekonomik mantık; mal üretmekten ziyade başka yerlerde üretilen artı değeri çeken, düşük emek yoğunluklu bir yapı olan “kullanıcılık” (user-ship) kavramıyla açıklanabilir.
Dönüşüm kapitalizm içidir, yeni feodalizm değildir
Kapitalizmin ötesine geçen bir dönüşümle değil, onun kendi yapısı içinde gerçekleşen bir değişimle karşı karşıyayız. Teknoloji platformları her geçen gün daha hassas veriler üretirken, varlıklarını sürdürebilmek ve en nihayetinde kâr edebilmek için daha büyük sermaye enjeksiyonlarına ihtiyaç duyar oldular. Google gibi kimi şirketler rant peşinde koşarken, kimileri de muazzam miktarda gayrimenkul satın aldılar.
Şirketler yeni ürünler yaratmak yerine rakiplerini ve mevcut piyasaları ortadan kaldırarak daha yüksek getiri elde etmeye odaklanıyorlar; böylece yatırımcıları, güya güvenli bir gelecekte gelir sağlayacağı vaadiyle zarar eden girişimlere kaynak aktarmaya teşvik ediyorlar. Dean bu değişimleri eserinde doğru biçimde tespit etse de tüm bunlar yeni bir üretim tarzının doğuşuna değil, sermayenin işleyiş biçiminde yaşanan bir dönüşüme işaret etmektedir.
Reklamcılar ve teknoloji şirketlerinin geliştirdiği modern psikoloji modellerine çok şey borçlu olan bu uygulamanın feodal ilişkilerle en ufak bir ilgisi yok. Shoshana Zuboff’un “Gözetleme Kapitalizmi Çağı” adlı eseri, bu veri odaklı ve sömürüye dayalı iş modelini, özel yaşam ve bireysel benliğin alanına yönelik giderek derinleşen kapitalist bir sömürgeleştirme biçimi olarak kavramsallaştırıyor. Bu yaklaşım, tekno-feodalizm ya da neo-feodalizm fikirlerinden çok daha ufuk açıcı.
Devletlerimizin ve sistemlerimizin bugün karşı karşıya olduğu sorunları açıklamak için feodalizmin hiçbir biçimine ya da türüne başvurmamıza gerek yok. Günümüzdeki dönüşümleri açıklamak için arkaik modellere sarılma eğilimi, daha iyi bir geleceğe dair tahayyüllerin, gerileme ve çöküş korkularına yenik düştüğü bir çağın patolojik bir yansıması âdeta… (Jacobin/21 Mayıs 2025/Çeviri: Özlem Özarpacı)
Neofeodalizm mi “Hard” Kapitalizm mi?
Burada, kapitalizmin günümüzde aldığı şeklin tasviri için başka bir üretim tarzı kullanılmakta, sanki kapitalizm başka bir gerçekliğe bürünmüş izlenimi verilmektedir. Özellikle finans kapital ile feodal beyler arasında, kapitalizmdeki emek gücü ile feodalizmdeki serflik arasında, feodal beylerin el koyduğu artı ürün ile kredi ve faiz mekanizmaları arasında bir analoji (benzerlik) kurulmaktadır.
Sosyal bilimlerde analojiler, yani bir unsurun açıklanması için başka bir unsurdan esinlenmek, kavramları ortaya çıkaran tarihsel ve toplumsal farklılıkları göz ardı etme riskini taşır. Yeni bir sermaye imparatorluğuna işaret eden neo-feodalizm kavramı, feodalizmden kapitalizme geçiş sürecinde ortaya çıkan ve Marx’ın Kapital’in birinci cildinin sonunda detaylıca ortaya koyduğu ilksel/ilkel birikime referansla günümüzde yeni bir sermaye birikim sürecine ve bunun yarattığı toplumsal ilişkilere işaret eder.
David Harvey, neo-liberalizm incelemesinde bu kavramı ‘mülksüzleştirerek (ya da el koyarak)’ birikim olarak yeniden kavramsallaştırmış ve Marx’ın feodalizmden kapitalizme geçiş sürecinin bir aşaması olarak ortaya koyduğu ilksel birikim kavramının belli bir döneme ait olmadığını söylemiştir.
Yeni bir sermaye imparatorluğuna işaret eden neo-feodalizm tartışmaları ise, el koyarak birikim sürecinde hayati bir rol oynayan siyasi zor kavramını merkezi bağlama yerleştirememektedir. ‘Sermaye İmparatorluğu’ eserinin yazarı Ellen Meikins Wood’un ortaya koyduğu gibi, kapitalizmin feodalizminden en büyük farklarından biri iktisadi zor ile siyasi zor arasındaki biçimsel ayrımdır. Ve bu ayrım günümüz kapitalizmi için halen geçerliliğini korumaktadır. Bu yüzden mevcut yapıyı feodalizme benzetmek, bu iki üretim tarzı arasındaki köklü farklılıkları görmezden gelmektir.
Yeni bir feodal biçimin ortaya çıkması tartışmaları, günümüzde finans-sermayenin yeni bir rant alanı yarattığı ve bu ranta da finansal mekanizmalar (faiz, kredi gibi) ile el koyduğu bir süreci betimler. Emeğin piyasalar aracılığıyla sermaye ile buluşmasını, eşitler arası bir karşılaşma olarak anlatan bu süreç, artık özel sermayenin kendi siyasi zor araçlarını geliştirdiği ve böylece bunun eşitler arası bir karşılaşma biçimi olmaktan çıktığını anlatır. Oysa siyasi zor araçlarına ister sahip olsun ister olmasın, sermeyenin, emek ile karşılaşması hiçbir zaman adil koşullar altında olmamıştır.
Günümüzde birçok Marksist düşünür de özel sektörün kendi siyasi zor aygıtlarını geliştirerek devlete olan bağımlılığından kurtulduğu iddiasını gündeme getirmektedir. Örneğin, William Robinson özel güvenlik hizmetlerinin ve askeri faaliyetin genişlemesine işaret ederek, yeni bir askerileşmiş birikimden söz eder. Fakat özel sektör istediği kadar kendi ordusuna, kendi güvenlik hizmetlerine ya da SpaceX gibi kendi uzay gücüne sahip olsa da, kapitalizmde siyasi zor ile iktisadi zorun biçimsel ayrımı mevcudiyetini korumakta ve kapitalizme meşruiyet sağlamaktadır.
Daha basit bir ifadeyle, kapitalist devlet olmadan kapitalist bir ekonomik sistemin ayakta durması mümkün değildir. Kapitalizmin iç çelişkileri buna izin vermemiştir ve vermeyecektir. 2008 krizinde buhrana giren finansal piyasalar, kendilerini bu kapitalist devletin şefkatli kollarına bırakmıştır.” (Neo-Feodalizm ya da “Hard” Kapitalizm, Engin Sune, Siyasal İktisat.com, 3 Haziran 2020)
Batı dünyasındaki sağ ve radikal sağdaki bazı kişiler neo-feodalizmi benimsenmesi gereken bir proje olarak görmekteler. ‘Neo-gerici’ veya ‘karanlık aydınlanma’ gibi etiketler altında hareket edenlerin çoğu, milyarder yatırımcı Peter Thiel’e yakın. Bunların arasında, 2010 gibi erken bir tarihte sevimli bir şekilde “Feudl” adını verdiği neo-feodal bir arama motoru hipotezi ortaya atan neo-gerici teknoloji uzmanı ve entelektüel Curtis Yarvin de bulunuyor.
Böylece küresel ultra sağcıların simgesi sayılan Trump ile emlakçı özel temsilcileri ve bilhassa ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’ın Osmanlıya ve otoriter AKP iktidarına (R. Tayyip Erdoğan’a) hayranlığının sebebi umarım açıklık kazanmıştır. Keza Ortaçağ şeriat düzenini getirmek isteyen cihatçıların lideri/komutanı Colani hükmündeki Suriye’de merkezi hükümeti alabildiğine desteklediği de belli olmuştur. Aynı Barrack’ın Ortadoğu’daki krallıklar ile petro-dolar şeyhlikleri için “müşfik monarşiler” sıfatını niçin kullandığı da daha iyi anlaşılıyor.







