AKIN OLGUN
Bağlam kurarak ele almak iyi olabilir.
Örneğin, 7 Haziran 2015 seçimleri ve ardından yaşananlar, sistem açısından bir dönüm noktasıdır.
AKP ilk defa kaybetmiş ve tek başına iktidar olamamakla karşı karşıya kalmıştır.
Koalisyon görüşmelerini sonuçsuz bırakma ve süreci sonlandırma taktiğinin çok daha büyük bir dönüşümün ve planın parçası olduğu gerçeği ile yüzleşmek ise çok uzun sürmeyecektir.
“Türkiyelileşme” paradigmasıyla yeni bir yol inşa eden HDP’nin, 7 Haziran seçimlerinde belirleyici güç olarak siyaset sahnesinin ana aktörü haline gelmesi, devleti ve sistemi derinden sarsmıştır.
Demirtaş’ın tüm toplumu etkileyen, onları sorunların hakikatiyle hemhal eden, demokratik, özgür ve eşit bir toplum hayalini, “başarabiliriz” duygusunda birleştiren siyaset yapma becerisinin sarsıcılığı, kendisinin ve partili arkadaşlarının başına getirilenlerin de bir nedeni olacaktır. (Tıpkı bugün, seçimlerden kazanan olarak çıkan İmamoğlu ve Özel’in başına gelenler gibi.)
Sistemi demokrasiye zorlayan, demokratik olması konusunda toplumsal dinamik oluşturan ve daha da önemlisi bunun yolunu formüle eden mücadele hattının ve aklının varlığı değildi sorun. Asıl sorun toplumda karşılık bulması ve dalga dalga yayılmasıydı. Devletin hazırlıksız yakalandığı şey buydu.
Sistemde büyük bir delik açılmıştı 7 Haziran seçimlerinde. Bunu başaranlar ise bir devlet politikası olarak yok sayılan, hor görülen, inkâr edilenlerdi.
Devletin, açılan deliği kapatma konusunda, kendi içinde nasıl hızla büyük bir konsensus oluşturup, en gerici, en şoven ve en korkunç yüzünü sahneye sürdüğünü gördük ve yaşadık o günlerde.
Yürütülen barış görüşmelerinin sonlandırılması, koalisyon görüşmelerinin sürüncemeye bırakılarak sonuçsuz bırakılması sadece bir yeni dönemin işareti değildi, aynı zamanda devlet şiddetinin bir parti etrafında kenetlenerek, yeni bir uzlaşısının da yansımasıydı.
Türkiye siyasi tarihi, 7 Haziran-1 Kasım tarihleri arasında bir kan gölüne döndü adeta ve sonrasında yeni bir rejim inşası adım adım sahneye alındı.
Bugünlerde bir meselenin geçmişle bağının kurulması pek hoş karşılanmıyor malum. Geçmişle bağı kurulursa sanki bir “ohh olmuş” algısı oluşacakmış gibi davranılıyor ve elimizden aklımızın alınıp, olan bitenin arkasından sürüklenmemiz daha makbul sayılıyor.
CHP’nin başına geleni, getirileni, özellikle yakın tarihsel bağla olan ilişkisini doğru kurup, ele alamazsak, hafızalarımızın içini boşaltmış olmakla kalmayız, aynı zamanda oluşan gürültünün peşine sorgusuz sualsiz takılmış da oluruz. Bu ise meseleleri anlama yeteneğimizi, toplumsal, siyasal ve bölgesel bağını kavrama gücümüzü zayıflatacaktır ki bu yüzden gerçeğin ve olan bitenin tarihsel bağına hep ihtiyacımız var.
7 Haziran- 1 Kasım seçimlerinden biraz daha geriye gidelim şimdi.
1994 yılında, DYP-SHP koalisyonu döneminde dokunulmazlıkları kaldırılan ve hemen ardından, meclisin bahçesinden, kafalarına bastırılarak gözaltına alınan DEP Milletvekillerini hatırlamalıyız. Tansu Çiller Başbakan, Murat Karayalçın Başbakan yardımcısıydı. (Tarihler 2015’i gösterdiğinde, tam 21 yıl sonra dokunulmazlıkların kaldırılması bir kez daha gündeme gelecek ve bu sefer Demirtaş’lar “anayasaya aykırı ama evet” desteğiyle, tutuklanıp cezaevine götürülecekti.)
“Dün dündür” den türeyen “şimdi bunu hatırlatmanın sırası mı” yaklaşımından bu nedenle uzak durmalıyız.
CHP’ye mutlak butlan atanmasının ardından, Mansur Yavaş’ın aday olarak açıklanmasının gerektiği ve bunun iktidarın butlan kararını boşa düşüreceği varsayımında ortaya atılan tezler gibi.
1994 yılında, DEP Milletvekillerinin meclisin bahçesinden kafalarına bastırılarak gözaltına alınıp, tutuklanmasıyla, 7 Haziran 2015 seçimlerinin hemen ardından yaşananlar arasında, nasıl “devlette devamlılık” anlayışının en gerici tutumuyla bağı varsa, CHP’ye mutlak butlan kararıyla el konulması ile Türkiye’nin ikinci yüzyılı temelinde örgütlenen rejimin bir bağı var diyebiliriz.
Daha da önemlisi, bunu yapabilme gücüne birdenbire kavuşmadığıdır.
Devraldığı zulmü, daha “sivil” hale getirerek, adım adım kurumlaştırdı AKP ve bunu çoğunluğun kararına dayandırarak “hukuki” kıldı. Böylece çoğulculuğun, çok sesli demokratik tutumunu değil, çoğunluğun tek sesli anti demokratik karakterini hâkim kılmış oldu.
İronik olarak söylersek, Azer Bülbül’ün “Her an her şey olabilir” adlı şarkısı, siyaset dilimize “olmaz dediğimiz ne varsa oldu” şeklinde yer buldu.
Bir seçim yapılıyor evet, milyonlar gidip oy kullanıyor evet, bir meclis var evet AMA kazanının kim olacağı, çok daha keskin şekilde devlet operasyonları ile belirleniyor. Daha da vahimi, bu “belirleme” bir devlet siyaseti olarak organize ediliyor.
Bunu yapabilme gücünü hiç şüphesiz devletin kuruluş kodlarında ve geçmişteki iktidarların yaptıklarından alıyor iktidar.
2023 seçimlerinde, Erdoğan’ın diline doladığı o “yerli ve milli muhalefet” hikayesinin de tek başına onun kararıyla şekillenmiş bir cümle olmadığı sanırım şimdi daha iyi anlaşılıyordur.
Elbette bunun da tarihsel bir bağı var.
18 Ekim 1920’de kurulan “Türkiye Komünist Fırkası” gibi. Kuranların hiçbiri komünist değildi. Dönemin “milli mücadele” kadrolarıydı hepsi ve kurulma nedeni tamamen pragmatikti. İttihatçı pragmatizm ile AKP pragmatizminin zaman içinde birbiriyle kemik kaynaşması yapması az şey değildir.
1940’ta, dönemin Ankara Valisinin, kendisini ziyaret eden öğrencilere dönük olarak rivayet edilen “eğer bir sosyalizm lazımsa memlekete, onu da biz getiririz, size ne oluyor” sözü de bu yanıyla oldukça manidardır.
Devlet, Kürdün Newroz’uyla baş edemeyince, “yerli ve milli Nevruz” kutlamalarına girişmesini de bununla değerlendirmek iyi olabilir.
Devletteki bu “devamlılık” azmi, 2023 yılında Erdoğan’ın ağzından taşmış ve talep ettiği şey “yerli ve milli muhalefet” olmuştu.
Yani Erdoğan, “ülkeye bir muhalefet lazımsa, onu da biz kurarız” diyordu.
CHP’yi talep ettiği şeye dönüştürme operasyonları da bunu doğruluyor diyebiliriz.
İşte bizler, bu dönüştürme operasyonunun nasıl bir konsensus ile sağlandığına tanıklık ediyoruz.
Devlet aynı ama rejim, yeni bir sistem üzerine inşa oluyor ve CHP’yi ortadan kaldıramayacağını bildiği için, onu yeni sisteme uygun şekle sokmanın yolu olarak zor kullanıyor.
Peki, “devleti kuran parti” olarak kendini tarif eden CHP’nin devlet içindeki karşılığı nereye gitti?
Bu basit soru, olan biteni biraz daha anlamamıza yardımcı olabilir.
Devletin içinde, CHP’yi temsil eden aklın (ki onu kurucu ideolojik kodun etrafında şekillenmiş bir ruhsal birlik olarak görebiliriz) iktidarla uyum sürecini tamamladığını söyleyebiliriz.
15 Temmuz darbe girişiminin boşa düşürülmesinde kurulan ittifakın, daha sonra “kızıl elma” koalisyonu adı altında birleşerek, cemaati devletin bünyesinden atması ve oluşan boşluğu, ulusalcı, İslamcı, milliyetçi kesimlerle doldurması, geçici bir pansuman olarak düşünülmüştü.
Tıpkı 7 Haziran’da olduğu gibi, Kürt demokratik muhalefetinin, devletin ceberut sisteminde açtığı delik nasıl yüzlerce insanın paramparça edilmesiyle yamalandıysa, darbe girişimi ve cemaatin tasfiyesiyle açılan büyük delik, olağanüstü hâl ve kanun hükmünde kararname uygulamasıyla kapatılmaya çalışıldı.
15 Temmuz darbesiyle “çöken” devlet, baskı ve zorla yeniden inşa edildi diyebiliriz.
İktidar, baskı ve zorun, tüm kapıları kendisine nasıl açtığını da gördü.
Hesap vermediği ama hep hesap sorduğu bir sistemdi bu.
Hukuk tanımazlığını, çoğunluğun güç talep eden rızasıyla, kendisi için olmazsa olmaz kılan iktidar, demokrasiden öcü gibi korkan bir suç ortaklığı oluşturdu ve hep aklında tuttu cemaatin tasfiyesi üzerinden generallere, paşalara bile neler yapılabildiğini. (Hiç önemsiz değildir bu. İşler tersine döndüğünde, devlet değirmeninin nasıl öğüttüğünü anlatır)
Çöken devleti “yeniden kurma” iradesine “yeni kapı” koalisyonundan onay alan Erdoğan, bunu büyük bir fırsata dönüştürdü ve devletin içinde, bir biçimiyle tutunmayı başarmış CHP kliğini de bu yolla adım adım tasfiyeye soyundu.
Kılıçdaroğlu’nun adaylığı sürecinde, devlet içindeki son CHP direncinin kimi yansımalarını gördük denilebilinir bu anlamda ama devlet günün sonunda Kılıçdaroğlu’nu değil, Erdoğan’ı seçti ve Erdoğan kazandığı gün, CHP’nin devlet içindeki karşılığı da muhtemelen dibi görmüştü.
Özel ve İmamoğlu ile yeniden yaratılmaya çalışılan bu bağ da sekteye uğratıldı. (Bugünün meselesi değil ama siyaseten acemiliklerinin, çok başlılığın, yerel seçimi kazanmanın getirdiği aşırı güvenin payı da büyük kanaatimce.)
Normalleşme siyasetinin, devlet içinde kalma, CHP nezdinde karşılık üretme politikası olarak da bir anlamı vardı diye düşünüyorum ama bunu sürdürebilmek çok incelikli bir siyaset, kavrayış ve deneyim istiyordu. Özgür Özel’in denediği şeyi İmamoğlu satın almadı. En sert çıkışılar ise Kılıçdaroğlu ekibinden geldi. (Şimdi bu siyaseti çok muhtemelen Kılıçdaroğlu yapacak)
Oysa “normalleşme” siyasetinin arka planında, Türkiye’nin ikinci yüzyılına dair alınan değişim ve dönüşüm kararının, bir devlet politikası olarak devreye sokulması gerçeği vardı. Bölgesel gelişmeler ve ardından Bahçeli’nin süreci başlatan çıkışı da bununla ilgiliydi.
Özgür Özel’in bu noktada yapabileceği tek şey vardı:
Yüzünü sokağa dönmek ve devlet içinde kaybedilen karşılığı, sokakta üretmek.
Ama bunun da çok incelikli şekilde ele alınması gerekiyordu. Çünkü sokak siyasete dinamizm katan, dip dalgayı yukarı taşıyan ve kontrol edilemezse, önüne kattığı her şeyi sürükleyebilendi.
Özgür Özel CHP’si sokağı ne kadar doğru değerlendirdi ve 19 Mart operasyonuyla açığa çıkan direnme kararlılığını ne kadar doğru şekilde ele alıp, stratejik olarak bir mücadeleye dönüştürebildi bu tartışmalı. Çünkü sokak da insan gibi yorulur ve nasıl değiştirmek için ayağa kalkması uzun sürüyorsa, yorgunluğu da uzun sürerdi.
“Yiğidim aslanım burada yatıyor” daki nostaljinin tercihi ne kadar politikse, kitlelerin sokaktan çekilmesi de o kadar politiktir bu nedenle.
Şimdi, “yerli ve milli muhalefet” meselesine ve “mutlak butlan” kararıyla CHP genel merkeze giren polis görüntülerine bakarak, üstüne düşünmek için kimi sorular sorulabiliriz.
Önümüzdeki dönemde, Türkiye’nin ikinci yüzyılı tartışmasının paralelinde, değişen bölge ve dünya gerçekliği temelinde, Kılıçdaroğlu CHP’sini Cumhur İttifakı içinde görebilir miyiz?
“Söz konusu devletse” diye başlayan cümlelerin, ekonomik, sosyal, siyasal bağlamı, toplumsal bir karşılık üretebilir mi?
Sürece bakışta ve devletin süreç tutumunda, karşımıza bir AKP-MHP-CHP ittifakı çıkabilir mi?
Bu durumda, eğer yeni bir parti kurulur ve Özel-İmamoğlu birlikteliği, kendi yolunu yeni parti ile çizerse, bunun sürece ve seçimlere etkisi ne olur?
Bir tık daha yükseltelim soruları.
Erdoğan, CHP operasyonuyla hem DEM Parti’yi hem Bahçeli’yi yalnızlaştırma taktiği uyguluyor olabilir mi? (Böylece belli oranda hem Dem Partinin hem MHP’nin belirleyici aktör olma rolünü azaltmış olacak.)
Bahçeli, Türkiye’nin ikinci yüzyılı uzlaşısı üzerinden, Erdoğan’dan istediğini alamazsa, hızla Özel’in kuracağı düşünülen parti ve Dem ile yeni bir yol kurabilir mi?
İYİP, Zafer, Anahtar vb. partilerin bu durumda yeni pozisyonu ne olur?
Bunlar yabana atılacak tartışmalar olmaz sanırım herkes için.
Yine bu yanıyla, çoklu denklemler düşünüp, yarının siyasetinde kalacak yol ve yöntemler geliştirmek, örgütlü gücü, motivasyonu doğru yere kanalize etmek, stratejik temelde meseleleri kavramak ve sürüklenmeden, pozisyon almak sanırım bir kez daha elzem olacak.
Eğer CHP’ye atanan “mutlak butlan” kararı, bir devlet krizine dönüşmüyorsa ki şimdilik dönüşmemiş gözüküyor, o zaman burada “kırılgan” konsensus olduğunu söylememiz mümkün.
Dolayısıyla hem AKP hem MHP kendi siyasetini belirleyip, yeni durumlara göre yeniden ve yeniden öne çıkarabilir.
Eğer buna, “mutlak butlan”lı CHP’de dahil olursa, çok daha farklı bir siyaset denklemi oluşabilir.
Bu durumda DEM Parti hem bu yeni durumla hem de yeni kurulacak partiyle olan ilişkilerde, stratejik tutumuyla rol alacaktır doğal olarak.
Süreç bu yanıyla, denildiği gibi Kürt siyasetinin elini zorlaştıran değil aksine elini kolaylaştıran olacaktır.
Demokrasi isteyen, anti- demokratik uygulamalara karşı çıkan, özgürlük, eşitlik talep eden ve bunu mücadelesinin olmazsa olmazı gören DEM Parti açısından, her kesimi demokratik tutumla süreçle olan bağıyla ele almak, sözün de daha fazla özgür kurulması anlamına gelecektir.
Sözün cesaretini demokrasi temelinde kurmak, demokratik temelde ele almak neden zor olsun ki?
“Süreci bitirme” tartışması yapmak veya böyle bir alan açmak, iktidarın darbeci reflekslerini geriletmeyecektir bu arada, aksine onu daha fazla hırslandıracak ve güçlendirecektir.
Süreç bir mücadele zeminidir bu anlamda ve bu mücadele Türkiye siyasetinin demokratikleşmesine yöneliktir.
Bu kabulden hareketle, kime yapılırsa yapılsın, demokratik zeminde durarak ona sahip çıkmak ve bunu mücadelenin sahici yol ve yöntemlerle yapmak, yarını da ortaklaştırmak olacaktır.
Hızlı kararlar almak elbette önemlidir bu yanıyla ama daha önemli olan doğru kararlar alınmasıdır ki boşa düşülmesin, sürüklenilmesin…
Siyasette duygular yine elbette önemlidir ama esas olan, milyonların hayatını etkileyecek, yarını belirleyecek ve belki de tüm bölgeyi etkileyecek sözün, cümlenin ağırlığını hissetmektir.
Şimdi buna daha çok ihtiyaç var…







