CHP ve (geri dönülse de) Bilgi Üniversitesi kararları, siyaseti ve hukuku bozan değil, inşası süren rejimin yeni siyaset ve hukukunu inşa eden kararlar. İktidar “kendi kuyruğunu yiyen” ejder değil, deri degiştiren yani büyüyen Leviahtan’dır.
ALİ DURAN TOPUZ
Hiç şaşırtıcı yanı olmayan, göstere göstere gelen “Butlan” ne çok şaşırttı bizi değil mi? Kendisi mutlak butlanla malul kararın getirdiği baş edilmesi zor gelişmeler sadece siyasi veya toplumsal alanlarda değil, aklımızda da hüküm kuruyor. Günlük hayatta hissettiğimiz yıpranma ve mengenede yaşama halini bile arayacağımızı hissettiren boğucu bir hüküm bu ne yazık ki. Kuyruğunu yiyen ejder gibi siyaseti yok etmeye yönelmiş görünen siyasi karar, işlem ve eylemler zamanındayız.
Kararın hukuki değerlendirmesine hiç girmeyeceğim, zaten birçok hukukçu batıl olduğunu her yönden ortaya koydu. CHP’ye ne olacak, hangi grup ne yapacak, hangisi ne yapar ya da yapmazsa iktidar ne yapar bunlardan da uzak duracağım; mümkün olduğunca duygusal ya da ahlaki alana bulaşmayacağım.
ESKİ HUKUK, YENİ HUKUK
Yazının ana hedefi, Butlan meselesini mevcut iktidarın birçok alanda uyguladığı yönetsel stratejilerin (başka deyişle hükmetme tekniklerinin) içine yerleştirerek anlamaya çalışmak; bugün “artık parlamenter siyaset imkansız” daha da karamsar ifadesiyle “artık siyaset imkansız” diye tasvir edilen şeyin “balığın kuyruğunu yemesi” değil ama “yılanın gömlek değiştirmesi”, demek ki bir büyük boya evrilmesi olarak ele alınması gerektiğini önereceğim.
Eski gömlekte tamamen hukuksuz olan, batıl olan şey, yeni gömleğin hukuku olabilir çünkü! Görünüm biçimi “anti-hukuk”, tanımı istisna hukuku, hedef istisnayı olağan hukuk haline getirmek; mümkün olmasa bile alabildiğinde uzun süre “ikili hukuk” ile idare etmek.
Beni böyle söylemeye sevk eden şey ise Butlan akşamının gece yarısında gelen Bilgi Üniversitesi’nin imhasını sağlayan “faaliyet izni iptal kararı”, öz Türkçesiyle üniversitenin “butlan”ı oldu. Bu işlemin hukuki boyutlarını da tartışmayacağım, ama kararı “hükm-i karakuşi” diye niteleyen öğretim üyelerinden (İstanbul Hukuk’tan iyi ki hocam da olan) Turgut Tarhanlı’nın tepkisini dile getirirken yaptığı “kendi geleceklerini tayin etme hakkı” vurgusuna dikkat çekerek, iki kararı birlikte ele alacağım. (Yazı bittiğinde henüz bu karar gelmemişti, yazının yayını gecikti bu yüzden. Gerçekte bilgi kararından geri dönülmesi durumu fazla değiştirmiyor, dönüşte iki ihtimal var zaten: Ya baştan dönüleceği biliniyordu, gerilimi yükseltip yumuşatmak maksadıyla ve Cumhurbaşkanı’nın hata varsa elbette düzelteceği fikrini işlemek için böyle yapıldı, ya da ölçüp biçerek iktidara yarardan çok zarar getireceği fark edilince, yine aynı sonuca yarayacağı için vaz geçildi. Yazının kalanı, önceki haliyle devam ediyor.)
“BİLGİ”YE DE BUTLAN
Butlan kararının tozu dumana kattığı günün gece yarısında, kanunla kurulmuş ve emsalleri içinde belli bir kapasite ile öne çıkmış Bilgi Üniversitesi’nin cumhurbaşkanı kararıyla yok edilmesi sadece siyasal alanda değil, bilgisel alanda da aynı kuşatmanın yürürlükte olduğunu gösteriyor.
Bilgi Üniversitesi kararı, tıpkı CHP’ye ilişkin butlan kararında olduğu gibi “karanlık işler yapılmış olduğu için” alınmış değil. Bilgi kararı, Boğaziçi Üniversitesi’ne yönelik operasyonla aynı çerçeve içinde bir karar; Boğaziçi’nde üniversitenin, rejimin hedeflediği yeni akademik rejime (devletin baskı ve cebir araçlarıyla) uyumlandırılması söz konusuyken, burada bir adım daha ileri gidilerek (Şehir Üniversitesine yapıldığı gibi) imha yolu seçiliyor. İmha kararı alınırken üniversitenin öğrencileri, akademik ve diğer hizmet kadroları hiç hesaba katılmadan hareket ediliyor. Butlan kararı (Ekrem İmamoğlu hakkındaki diploma davası ve sair davalarda da olduğu gibi) nasıl siyasal alanda seçmenlerin bırakın iradesini varlığı bile önemsenmeden alınmışsa, Bilgi kararı da öyle alındı. İki kararın aynı gün gelmesi iktidarın hem mevcut parlamanter rejimi hem bilgi rejimini aynı kararlıkla yeniden kurgulamaya yöneldiğini ve sürecin devamı için hiçbir şeyden hiçbir şekilde bir çekincesinin olmadığını göstere göstere tekraren ilan etmenin bir yolu. (Kararın geri alınması “tepkilerle geri adım atılması” değil, gerektiğinde halkın -öğrenciler, öğretim üyeleri, elbette aileler- hesaba katılabildiğini gösterir en fazla, çünkü kapatmanın bir “hata” olmadığı, hukuken mecburi karar olduğu, ama zarar vereceği için vaz geçildiği söyleniyor; yani yine “olağanüstü hal” içeren bir “düzeltme” bu, olağan hukuka dönüş değil!
TELE 1’İ UNUTMADAN
Bilgi rejimine ilişkin düzenleme bilginin iki alanında da tamama ermeye yaklaşmış durumda: Enformatik alan zaten 2010’lu yıllarda iktidarın mutlak denetimi hedefiyle yeniden şekillendirilmişti. Tele 1’in bir yıldan bile kısa bir süre içinde aynı idari-hukuki usullerle gaspı, haraç mezat satışa çıkarılması enformatik alanda hedeflenen yapıya istisna oluşturacak hiçbir şeye fazla yaşam hakkı verilmeyeceğinin ilanı oldu. Bilgi kararı (geri adım atıldığında bile) akademik alanda da aynı kuralların geçerliliği teyit ediliyor; elbette “Barış Akademisyenleri” vakası da öyle terör filan meselesi değil, akademinin yeni rejiminin tesisi için gerekli görülen bir anti-hukuk işlemiydi.
Bu tür adımların hepsi ilgililerince görülüyor, kayda geçiriliyor, eleştiriliyor, yerden yere vuruluyor ama bir şeyin eksikliği bariz biçimde görülüyor: Kararlar bir toplum, bir halk, ona dair bir hukuki nizam yokmuş gibi alınıyor ve kararlara, işlemlere, eylemlere halktan, toplumdan “durumu değiştirmeyi” bırakın, gözden geçirmeyi bile gerektirecek bir tepki, bir itiraz, bir sitem bile gelmiyor; tepkiler de kısa sürede hüzünle seyredilen haklı ama alacaksız gösteriler mumalesi görüyor. Yani kimse “kendi kaderine” sahip çıkmaya yönelmiyor. Niye böyle? Nasıl böyle oluyor? Bu soruları yazının sonunda tekrar ele alacağım, şimdi biraz CHP meselesine dönelim.
ÖZGÜR ÖZEL NE DEDİ?
CHP lideri Özgür Özel, “CHP Genel Başkanı” sıfatını kaybettiği ilan edildikten sonra basının karşısına ilk çıktığında, sesini yükseltmeden, yılgınlık görüntüsü vermemeye özen göstererek, karardaki hukuksuzlukları, karar süreçlerindeki tuhaflıkları, kongre öncesini anlattı, kongreyi anlattı; özetle birinci parti olmayı ve iktidarı değiştirme yolunda ilerlediğimiz için bunlar oldu dedi. Yapacakları hukuki girişimleri anlattı.
Dil ve üslup olarak sakindi, resmi Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’na karşı olumsuz bir söz sarfetmemek için azami dikkatliydi, fakat içerik olarak mümkün mertebe net ve sert olmaya çalıştı. Bir “sivil itaatsizlik” sürecini, adını koymadan başlattı: CHP il ve ilçe binalarından çıkılmayacak. Muhtemelen binalardan devlet cebriyle çıkarılmaya çalışılacağına ihtimal vermiyordu, heyhat dün (24 Mayıs 2025) çıkarıldılar.
Hukuki girişimlerinin karşılıksız kalacağını anlamak için kahin olmaya hiç gerek yoktu, nitekim YSK beklendiği gibi “kanunda tanımlı görev yetkisi”ni icra etmeye hiç yanaşmadı. Yargıtay’dan işi terse çevirecek bir sürpriz beklemek için çok safdil olmak gerek.
Özel’in o konuşmasında dikkat çeken bir ifade de “rejim” kelimesine sık başvurmasıydı; altı kere kullandı kelimeyi, ikisinde “siyasi partiler rejimi” şeklinde yansız bir kullanım vardı ama diğerleri “saray rejimi” kalıbında açıkça göründüğü gibi siyasi ve etik olumsuz anlamda kullanımdı. Hem iç siyasette hem uluslararası planda terimin bu kullanışı, bir meşruiyet sorununa delalet eder. Özel böylece diploma davası, belediyelere yönelik davalar, butlan davasının hukuksuzluğunun yanı sıra, bu işlem ve eylemlerin müsebbibi olan iktidarın“gayri meşru” oluşuna vurgu yapmış oldu. İkircikli ya da kararsız değil ama tedirginlik üreten bir mesele vardı, 19 Mart 2025’te İBB’ye İmamoğlu’na yönelik soruşturma başlatılınca “81 ilde herkesi sokağa meydana davet ediyorum” demişti, bu sefer il-ilçe binalarının tutulmasıyla sınırlı kaldı. Gerçi konuşmanın sonunda bir “meydan” anlamazlarsa “yürüyüş” bahsi vardı ama geçen iki günün teyit ettiği gibi bu retorik bir beyandan ileri değildi:
“… yarın mücadele için, direniş için, tarihe geçmek için çağrıldığınızda gelmeye hazır mısınız? Meydanları bırakmamaya hazır mısınız? Meydandan anlamazlarsa, yürüyüşe geçmeye hazır mısınız? O zaman şimdi gidin yatın, onlar düşünsün. (…) Birlikte yürüyecek miyiz? Birlikte yürüyecek miyiz? Hadi o zaman yürüyelim arkadaşlar.”
Kılıçdaroğlu polis marifetiyle parti merkezini boşalttırdıktan sonra Özel daha ileri şeyler söylemedi:
“Partiyi 12 Eylül, 19 Mart, 21 Mayıs darbecileri fiilen kapatmıştır. CHP’yi sarayın seçtikleri yönetiyorsa CHP kapanmıştır. CHP’yi üçüncü kez açmak için var gücümle çalışacağım, önünde sonunda o sandığı getireceğim.”
“Baba ocağına polisle girenlere, bu partinin evlatlarına gaz sıktıranlara yazıklar olsun! Daha önce söyledim. Ancak bizi buradan söküp atarsınız. Söküp atmaya kalktılar, nereye? Sokağa. Biz zaten bu seçimi kazanmayı, bu partiyi birinci parti yapmayı burada oturarak yapmadık ki sokakta yaptık, meydanda yaptık! İktidarın zavallı aparatlarına söylüyorum, her akşam haysiyet cellatlığı yapanlara söylüyorum, CHP bundan sonra yoldadır, sokaktadır, meydandadır, iktidara yürümektedir. Yürüyor muyuz arkadaşlar? Benimle iktidara yürümeye var mısınız? Yürüyelim arkadaşlar.”
HANGİ SOKAK, HANGİ YÜRÜYÜŞ?
Olağanüstü zor bir durumda, zorun, baskının doğrudan hedefi olan bir lideri eleştirmenin gayri ahlaki yanlarını hatırlatacak olanlar haklıdır; ne var ki şu soruları sormak gerekir: CHP kapatılıyor ama “yürüyelim arkadaşlar” diyen lider ziyadesiyle yalnız değil mi? Özel ve arkadaşlarını genel merkez binasından söküp atmaya gelen güvenlik güçleri işlerinin bu kadar kolay olacağını düşünmüşler miydi? Gerçekten “yürüyüş” ve “sokak” var mı ortada?
“Sokak savaşçısı ya da kent gerillası çağdaş devletin silahlarına ve teknolojisine karşı savaşta kazanacak mı, kazanamayacak mı; bu değil de, daha çok, süper devlette sokağın yeri neresidir, bu yeni devleti yapan sımsıkı bütünleşmiş pazarlama ve otomatik üretim ağı içinde, her şeyden önce eski tip sokak hala aynı şekilde var mıdır, yok mudur?” (Fredric Jameson, Marksizm ve Biçim, ç. Mehmet H. Doğan, YKY sayfa 17)
Jameson “süper devlet” olarak Amerikan sokaklarından bahsediyor; sözünü ettiği “yeni devlet” ise bizim de bugün tecrübe ettiğimiz neoliberal politikaların anayurdu, öyle değilse de en güçlü yurdu olan ABD; alıntıya bakarsak sokağın kendiliğinden dönüştüğü gibi bir fikre kapılabiliriz. Fakat yakın tarihe bakarsak sokağın sadece “sımsıkı bütünleşmiş pazarlama ve otomatik üretim ağı” içinde doğal biçimde değil (o üretim ve pazarlama ağları uğruna) doğrudan devlet cebrinin, o cebrin rahat çalışması için gerekli medya ve sair alanların seferber edilmesinin yardımıyla “yok”laştırıldığını görebiliriz.
SOKAK BUTLANININ MUHTASAR TARİHİ
Politik meselede baskılanana karşı doğrudan cebir, dolaylı (hukuki, idari) zor, devlet perspektifi ve donanımının medya eliyle toplumsallaştırma ve böylece sokağı “sivil şiddete hazır” güçlerle doldurma gibi yöntemler, 1990’lı yıllardan itibaren ağırlıklı olarak Kürtlerin hak ve özgürlük mücadelelerinde kullanıma sokuldu. (Ki o da 12 Eylül’ün sol-sosyalist devrimci yapıların ve emek örgütlerinin yok edilmesi sürecinde geliştirilmişti.) İşçi eylemleri, öğrenci eylemleri, kadın eylemleri, ekolojik eylemler daima mekanizmanın hedefi haline geldi; 2000’ler ve 2010’larda yavaş yavaş her alana yayıldı, Kürtlerin mücadelesiyle yakınlaşma sağlandığı oranda uygulanan şiddet azamileştirildi.
Şişe Cam işçilerinin 2002’deki Paşabahçe eylemlerinde esnaf da kepenk kapatarak destek vermişti; bugün benzer bir eylem zaten neredeyse imkansız ama mümkün olsa esnaf kepenk kapatmaz, satırlı palalı mensuplarıyla eylemcilere saldırabilir. O dönem medya ağırlıklı olarak işin özünü değil de duygusal ekonomisini öne çıkararak (yani acındırma diliyle) bile olsa “işçinin yanında” bir görüntü çizdi, bugün olsa en iyi ihtimalle “ekonomiyi bilmeyen cahiller”, ortalama olarak “ülkeye zarar veren bir kendini bilmezler” diyerek meseleyi ele alır, eylemin başarı ihtimali belirirse “hainlik, ajanlık, dış güçlerin piyonu” suçlamaları dolaşıma sokulur. O zaman da işçinin karşısında hazır ve nazır duran devletin cebir unsurları (Öyle mi alay komutanı!) bugün artık daha gaddar ve teçhizatlı biçimde hazırdır zaten; bu dönüşüm, sınıf ve demokrasi mücadelelerinde iktidarın hem doğrudan kendi imkanlarını hem direniş ve toplumsal dayanışma imkanlarını nasıl ortadan kaldırdığının öyküsüdür.
SOKAK YOKSA ŞEHİR DE YOKTUR
Mevcut iktidarın doğrudan cebri araçlara başvurma kapasitesini politik atılım ve açılımlara karşı sürekli geliştirirken neredeyse her zaman aynı yöntemi izledi: Fikir ve eylem ortaklığına girişecek kişi, grup ve kesimlerin arasındaki bağı koparmak; mümkünse birbirine düşmanlaştırmak. Akademik alanın domine edilmesi süreci, bir yandan akademiyi sadece memuriyet derekesine düşürme çabalarıyla, öte yandan akademik ortamın eylemsel itiraz kapasitesini budama faaliyetiyle birlikte yürüdü; üniversite öğrencileri bitmeyecek bir çocukluk tanımına sıkıştırıldı, evebeynler çocuklara çocuklar ebeveynlere karşı şantaj sebebine çevrildi, toplum bu baskı sürecine ortak edildi. Öğrencilerin basit güncel sorunlara karşı ses çıkarma imkanları böylece ortadan kaldırılınca, eski zamanların toplumsal olaylarında rol almaya meyyal gençlik eylemciliği geleneği yok edildi.
Sınıf örgütlenmeleri parçalandı, etkisizleştirildi, yozlaştırıldı, emek güçlerine bırakın yararlı olmayı doğrudan zarar veren bir patron/devlet yanlısı bürokratik formata büründürüldü. Ekolojist hareketler, doğrudan köylülerin ekolojik yıkıma karşı çıkışları kriminalize edilerek kamu ya da özel güvenlik sorunu biçiminde kodlandı; böylece hem mülksüzleştirme süreçleri engelsiz hale getirildi, hem egemen güçlerin sermaye birikimini genişletme süreçleri hızlandırıldı.
Sivil toplum kurum ve kuruluşları da aynı kriminalizasyon, baskılama ve güdükleştirme teknikleriyle etkisizleştirildi. Her kesim içinde aşağı yukarı aynı teknikle iş görülürken, demokratik talep ve mücadele grupları sadece kendi alanlarına hapsedildi, bu alanlar da günbegün daraltıldı. Buluşmanın, birbirini bulmanın, yan yana gelmenin, örgütlenme ve örgütsel güçleri ortak eylem etrafında seferber etmenin hem fikri hem de mekanları ortadan kaldırıldı. Bugün “sokağa çıkma”yı bırakın sokak kelimesinin kendisi bile ürkütücü hale gelmiş durumdu; sokak olmayınca cadde ve meydan zaten imkan dışı kalır. Sokak, cadde, meydan yoksa gerçekte bir “yerleşim” bile yoktur; yerleşim olmayan mekanlarda tıkılı kalmış gibiyiz. Çünkü “siyaset” kurumu uzun süredir “nutuk” dairesinin dışına nadiren adım attı, hepsinde de adımı hızla geri aldı. Böylece emek rejimi, ekolojik rejim, bilgi rejimi, siyasi partiler rejimi … dönüştürüldü, hasılı, yeni rejimin inşası sürecinde dönüşüm kesintisiz sürüyor.
Özgür Özel’in, “CHP binalarında gece ışıklar sönmeyecek” diye başlayan sivil itaatsizlik stratejisinin iki gün içinde bol Atatürk’lü sitem söylemlerine evrilmesi bu “yokluk”ların dayattığı çaresizliği ifade eder. “Parti milli mücadelede asker çadırlarında, karargah çadırlarında kuruldu” vurgusu bu çaresizliğin itirafıdır; bugün partiye sahip çıkacak, dayanışacak yapılar, örgütlenmeler yoktur, iktidarın “yoklaştırma” stratejilerine nutuklardan, güzel sözlerden başka cevaplar geliştirmek için yeterince çaba harcanmamıştır. Göstere göstere gelen bir karara karşı yeterince hazırlık yapılmamış olması da bununla ilgilidir; siyasi failler her “rejim” değişikliğini aynı nutukçulukla ele aldığı için iş bu hale geldi. CHP meselesinde Özel ve ekibi bu kötümser bakışı tersine çevirecek yolları bulur ya da açabilirse sadece teşekkür edebilirim, ama her şeyden önce “Kurtuluş yok tek başına” sözü sadece sahnenin müzikal öğesi olarak kalmayacaksa, durumdan rahatsız herkesin köklü bir dönüşüm için arayışa girmesi gerektiğini söylemek gerek.
NOTLAR
1
KANSU YILDIRIM’IN YAZISI
Meseleyi güncel görünümlü rutin işlerin dışında ele almaya yönelik girişimlerden ilki Kansu Yıldırım’dan geldi; bu yazı ona katkı amacı güden bir metin olarak da okunabilir. Buyrunuz:
https://www.evrensel.net/yazi/99315/turkiye-kapitalizmi-ve-mutlak-butlan
2
Şebnem Oğuz’un “ODTÜ Provokasyonu ve Geç Faşizmin Yeni Baskı Rejimi” başlıklı yazısı, meseleyi moral ve duygu ekonomisine dayalı biçimde ele alma huyundan kurtulduğumuzda nasıl verimli sonuçların ortaya çıkabileceğinin güzel bir örneği. Yazı “üniversite eylemliliği” konusunda gelinen aşamayı yani inşası süren yeni rejimin aileleri ve toplumsal kesimleri nasıl genel baskı aygıtının ajanlarına dönüştürme yolunda ilerlediğini analiz ediyor; tabii bu özet yazının hakkını hiç vermiyor, en iyisi okumak, buyrun:
https://solfasol.tv/odtu-provokasyonu-ve-gec-fasizmin-yeni-baski-rejimi/
Şebnem hocanın meseleyi güncel görünümler ve ona eşlik eden (medya/sosyal medya yönlendirmesi ve aracılığıyla) güncel söylemlerin sevk ettiği perspektiflerden uzaklaşarak ele alan yazıları, ufuk açıcı çalışma ve tartışmalara davet ediyor. Çalışmalara ve tartışmalara katılanların çoğalması için dua etmeliyiz bence.
3
Şişe Cam, Tekel ve benzer eylemlerin yeniden ele alınmasında ciddi yarar var; dijital arşivler eylemleri örgütleyen ya da destekleyen kesimlerin perspektifini yansıtan içeriklerle dolu. Bunların bazıları güzel, bazıları fikir verici, bazıları hüzünlendirici. Ne var ki devletin eylemlere karşı seferber ettiği cebrin şiddet dozunu ve cebire eşlik eden medyasal ve toplumsal stratejilerini görünür kılan şeylere ulaşmak zor. Yine de 2000’lerde sendikaların ve toplumun tutum ve konumuyla bugünkü hal arasındaki bariz farkı görmek çok zor değil.
https://marksist.net/tuncay-alp/pasabahce-iscisi-direniyor
https://sendika.org/2010/10/tekel-iscileri-akpye-yurudu-47271
4
“IŞIKLARI SÖNMEYEN BİR ÜNİVERSİTE”
Turgut Tarhanlı’nın Bilgi Üniversitesi meselesiyle ilgili (karar geri alınmadan önceki) paylaşımının tam metni:
“#BilgiÜniversitesi ‘nin maruz bırakıldığı, yaşam – ölüm ekseninde, ağır bir karar karşısında,
– Derin siyasi ve sosyal analizler,
– Kişisel olumsuz deneyim paylaşımları,
– “Ben demiştim” lafları,
– “Zaten belliydi” sinizmi,
– “Orada benim başıma şu gelmişti (Oh olsun!) nidaları,
– Bu “balyoz” karara hemen teslim olup, “Burada ne güzel günler geçirmiştik. Elveda Bilgi” romantizmi,
– “Zaten Türkiye’de hukuk mu kaldı?” sığlığı ve pısırıklığı,
Sesleri duyuluyor ve mevcut şartlar altında hiçbir anlam ifade etmiyor.
Karşı karşıya kalınan sorunun, Bilgi’yi de aşan bir ağırlıkta olduğunu görme şuuru ve yönelimi gözardı edilemez.
30. yılını 7 Haziran günü kutlayacak, Türkiye’nin seçkin bir eğitim ve araştırma kurumunun, asıl kurucu unsurları olan öğrenciler ve öğretim ve idari kadrosunun Bilgi’yi seçkin bir “gerçek” akademik kurum haline getirme gayretlerinin, 1999 yılı Ekim ayından itibaren çok yakından tanığıyım.
Yıllarca, mesai saatlerini gözetmeyen bir azimle, saatler boyu üniversitede çalışmalarını sürdüren akademik kadronun olduğu bir üniversite oldu Bilgi.
17 yıl Hukuk Fakültesi dekanlığını üstlendiğim bu kurumda, bu gerçeği, “ışıkları sönmeyen bir üniversite” olarak tanımlardım tercih günlerinde.
Hukuk Fakültesi’nin kurucu dekanı ve Türkiye Hümanist Ceza Hukuku Doktrini’nin öncülerinden, rahmetli Prof. Uğur Alacakaptan ise, bir “Üniversitenin kapılarının kapatılamayacağı” deyişiyle açıklardı bu gerçeği. Ve öğrencileri uyarırdı: “Burayı bir özel üniversite sanmayın, Bilgi bir kamu tüzel kişisidir.”
Bilgi Üniversitesi’nin tüm öğretim üyelerinin 30 yıla varan bir süreçte dokuduğu bu kurumsal kimlik, ürettiği akademik yenilikçilikle Türkiye yükseköğretiminin, birçok devlet ve vakıf üniversitelerinin de benimseyip uyguladıkları politikalar, programlar üretti.
Bu nedenledir ki, onbinlerce Türkiye ve diğer ülkelerin yurttaşları geleceklerini bu kurumda geliştirebilecekleri umuduyla, Bilgi’yi seçtiler. Bireysel tercihlerin de ötesinde, söz konusu olan bu durum “halkın kendi geleceğini tayini”ne dair temel normun da bir tezahürüdür, bu bağlamda bir uygulanma biçimidir.
Bunları yok sayan bir bakış, insanın değersizliği gibi bir temel üzerinde yükselir. Adını ne koyarsanız koyun, bu gerçek değişmez.
Buna yol açan bir işlem hukuken de savunulamaz, hükm-i karakuşi mertebesindedir. Bunun bilincinde olan, tüm #Bilgili öğrenciler, mezunlar, öğretim elemanları ve idari personelin haklarını aramaları, tartışılamayacak, kendi geleceklerini tayin etme hakkının gereği kaçınılmaz bir sorumluluktur.”
5
BAHÇELİ NEREYE VARMAK İSTEDİ?
Devlet Bahçeli’nin olaya müdahil oluş arzusunu atlamamak gerek. Ne yapmak, nereye varmak istiyordu? Daha önce butlan davasına karşı olduğu iddia edilen çıkışlar yapan Bahçeli, gerçekte “karar”ın hukuki olduğunu düşünüyordu her şeyden önce: “Sayın Kılıçdaroğlu’nun haksızlığa uğradığı kabul edilmiş, mahkeme kararıyla tescil edilmiştir.”
Kararı tanımıyoruz türü çıkışları bu nedenle gereksiz ilan eden Bahçeli, sözü “çözüm”e de getirmişti: “Etrafımızın ateş çemberi olduğu bir ahvalde aynı zamanda da terörsüz Türkiye iradesinin vücut bulduğu iklimde toplumsal hareketliliğe CHP üzerinden yönelme girişimlerine fırsat vermemek elzemdir. CHP farklı amaçlarla kullanılmaya müsait hale getirilmemeli, o halde bırakılmamalıdır.”
Bu sözler Özel ve ekibinin başlattığı sivil itaatsizlik girişimini onaylamadığının ilanı olduğu gibi, eylemli itirazlara yönelmeye karşı bir gözdağı da içeriyordu. Benzer minvaldeki sözlerden başka bir “öneri” getirmekten de geri durmadı: “(Kılıçdaroğlu) hukukun da cevaz verdiği çerçevede Sayın Özgür Özel ile görüşerek CHP’nin geleceğine ilişkin bir ortak formül oluşturmak amacıyla feragat ettiğini belirtmelidir.”
Bahçeli’nin önceki çıkışları da bu sözleri iktidarın bu tür girişimlerine itiraz, hoşnutsuzluk ya da tepki içeriyor mu? Kesinlikle hayır, karşı çıkmak bir yana, iktidarın bu davalarda umduğu yararı artırmaya yönelik sözlerdi bunlar. Her şeyden önce iktidara karşı hiçbir eleştiri içermiyordu, dahası tartışmayı “çözecek” değil kızıştıracak, yani önerdiği “bir araya gelme”yi imkansızlaştıracak bir noktadan konuşuyordu: “Kılıçdaroğlu’na haksızlık yapıldı.” Saptama, yargının bu ve benzer kararlarına açık onay ve güvenlik güçlerinin CHP binasını fetih hareketine önceden verilmiş onay anlamına geliyorken bir itirazdan, bir ayrışmadan, bir farktan söz etmek saçmalaşıyor.
6
KILIÇDAROĞLU HİÇ OLMASAYDI
Kılıçdaroğlu etrafındaki tartışmayı Alevilik atıflarıyla sürdürmeye çalışmanın açık ve ağır bir akılsızlık ve ahlaksızlıkla malul olduğunu da söylemek gerekli.
Kılıçdaroğlu diye biri hiç olmasaydı bile, Özgür Özel önceki dönem başkan olsaydı bile, kongre seçimindeki fark yüzlerce olsaydı bile bu dava yine olacaktı, bu olmasa hukuk kisvesi giydirilmiş başka bir hegemonya işlemiyle benzer şeyler yapılacaktı. Kılıçdaroğlu talep edilen açıklamaların hepsini yapmış olsaydı bile yine aynı şey mümkün olurdu. Yanlış anlaşılmasın, “Eleştirilecek bir şey yok” filan demeye çalışmıyorum, fakat Kılıçdaroğlu’nu (tepeden tırnağa haklı da olsa) eleştirmenin aşırı kolay olması nedeniyle oraya abanmanın, meselenin (yani CHP’ye yönelik kuşatmanın) arkasındaki girişimin yapısal özelliklerini, siyasi ve hukuki, demek ki toplumsal sonuçlarını gözden kaçırmaya yarayan yanından sakınmaya çalışıyorum.
7
DİNDİRİLEMEYEN İÇ GERİLİM
Politik eksenli irili ufaklı her gerilimde manzaranın her yerinden fırlayan toplumsallaşmış faşizan eylemsellik kendisini sadece doğrudan iktidara ya da devlete karşı eylemlerde değil, muhalif yapıların birbiriyle ya da kendi içlerindeki gerilimlerde de ortaya koyuyor: Butlan kararından sonra CHP genel merkezinde Kılıçdaroğlu fotoğrafını indirip üstünde tepinenlerin gördüğü alkış bunun bir kesitiydi, alkıştan daha da önemlisi o kalabalıkta duyulan histerik “Ermeni”, “Tunceli Ermenisi” sözleriydi. Aklı selime davet edenlere cevaben söyleniyordu bu sözler.
8
BİLGİ KARARI: DOĞRUYDU AMA…
Bilgi Üniversitesine ilişkin kararın üç gün sonra geri alınmasındaki gerekçi, ilk işlemin değil ikinci işlemin “olağanüstü” yani istisnai işlem olduğunu söylüyor; Karl Schmitt’in dediği gibi, “kuralı değil istisnayı koyan egemendir” diyor bize:
“İlk karar, yürürlükteki mevzuat çerçevesinde yerine getirilmesi gereken zorunlu bir hukuki işlemdi. Ancak sonrasında sunulan raporlar ve güncel durum değerlendirmeleri doğrultusunda Sayın Cumhurbaşkanımız, her zaman olduğu gibi öğrencilerimizin, ailelerimizin ve üniversite çalışanlarımızın beklentilerini hassasiyetle gözetmiştir”
9
“Çözüm süreci” meselesi var bir de; bir dipnota sığmayacak mesele. Gerçekte butlan kararından önce Bahçeli’nin “yol haritası”na yönelik bir yazı üstünde çalışıyordum, başka tuhaf ve şaşırtıcı işler olmazsa bundan sonra onu yayına sunacağım, başka bir mini kıyamet kopmazsa.







