BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Dersim Katliamı’nın kilometre taşları: Tanzimat, İttihatçılık ve Kemalizm

Dersim Katliamı’nın kilometre taşları: Tanzimat, İttihatçılık ve Kemalizm

🎧 Haberi dinle0:00 / –:–

Zilan ve Dersim’de uygulanan yöntemler tesadüf değildi; sistematik biçimde geliştirilmiş askerî ve idarî tekniklerin sonucuydu.1930’larda jandarma okullarında okutulan “eşkıya takip kılavuzları” bunun somut örneklerinden biridir. Bu metinler yalnızca askerî eğitim materyali değil; aynı zamanda devletin Kürde nasıl baktığını gösteren ideolojik belgelerdir.mesela Kürt, potansiyel tehdit olarak tanımlanıyor; coğrafya ise sürekli denetlenmesi gereken bir “iç cephe” olarak ele alınıyor.

Sedat ULUGANA

Bildiğiniz gibi Cumhuriyetin kuruluş anlatısı uzun yıllar boyunca “modernleşme”, “çağdaşlaşma”, “ilerleme” ve “merkezî devletin inşası” kavramları etrafında örüldü. Resmî tarihin dilinde Tanzimat’tan Cumhuriyet’e uzanan o doğrusal çizgi, geri kalmış bir imparatorluğun modern ulus-devlete dönüşüm hikâyesi olarak sunuldu. Oysa Kürdistan coğrafyasının hafızasına bakıldığında, bu süreç çok daha farklı bir anlam taşır. Özellikle Dersim muhiti misalinde mesele yalnızca bir modernleşme programı değil; merkezin periferiyi zorla disipline etme, farklı toplumsal yapıları tasfiye etme ve Kürdistan üzerindeki siyasal hâkimiyetini tamamlamaya çalışma sürecidir. Bu nedenle Dersim Katliamı’nı anlamak için yalnızca 1937–38’e bakmak yetmez; Tanzimat’tan itibaren şekillenen devlet aklını izlemek gerekir.

Çünkü Dersim, Osmanlı’nın tam anlamıyla nüfuz edemediği nihai Kürdi direniş alanlarından biriydi. Kürdistan’ın diğer bölgeleri zaman içerisinde merkezî otoritenin kontrolüne girerken, Dersim hem coğrafi yapısı hem de sosyolojik örgütlenmesi nedeniyle görece bağımsız bir siyasal alan olarak kaldı. Her ne kadar zaman zaman Çemişgezek Mirliği’ne bağlı gibi görünse de, gerçekte Dersim aşiret merkezli güçlü bir toplumsal yapıydı ve Osmanlı’nın mezkur bölgedeki hâkimiyeti son derece sınırlıydı. Yani devlet, 19. Yüzyılın ortalarına kadar Dersim’e tam anlamıyla girememişti. Öyle ki İstanbul bürokrasisi Dersimi yalnızca bir dağ muhiti değil; aynı zamanda devletin erişemediği bir “siyasal boşluk” olarak görülüyordu.

Nitekim Türk resmî tarihinin “Batılılaşma” ve “reform” olarak anlattığı Tanzimat Süreci, Kürdistan açısından merkezî otoritenin yeniden tesisi anlamına geliyordu. Tanzimat yalnızca idarî bir dönüşüm değildi; aynı zamanda Kürt mirliklerinin tasfiyesi, yerel güç odaklarının dağıtılması ve Kürt elitlerinin elinde birikmiş ekonomik kaynakların İstanbul merkezli yeni bürokratik yapıya aktarılması projesiydi. Devlet, Kürdistan’daki mirlikler nezdindeki özerk yapıları ortadan kaldırarak imparatorluğu homojenleştirmeye çalışıyordu. Fakat bu büyük merkezileştirme projesinin tam anlamıyla başarı sağlayamadığı birkaç bölgeden biri Dersim oldu.

Osmanlı, Tanzimat sonrası dönemde Dersim’de otorite kurabilmek için sürekli askerî operasyonlara başvurdu. Özellikle Abdülhamid döneminde yoğunlaşan cezalandırma seferleri (tedip ve tenkil), Dersim aşiretlerini elimine etmeyi amaçlıyordu. Ancak devletin Dersim üzerindeki kontrolsüzlüğü devam etti. Bu süreçten kısa süre sonra, 1892’de Hamidiye Alayları projesi devreye sokuldu. Bugün çoğu zaman yalnızca Ermeni meselesi bağlamında ele alınan Hamidiye Alayları, aslında devlet ile bazı Kürt aşiretleri arasında kurulan yeni bir siyasal ittifaktı. Devlet, aşiretlere silah, imtiyaz ve statü veriyor; karşılığında onları merkezin taşradaki uzantısına dönüştürüyordu. Başka bir ifadeyle Hamidiye Alayları, Tanzimat’ın yarattığı gerilimi yumuşatmak için geliştirilen “devlet ile aşiretlerin barışı” modeliydi.

Dikkat çekici olan nokta şudur: Dersim’deki birçok Kızılbaş Kürt aşireti de Hamidiye sistemine dahil olmak istiyordu. Çünkü bu yapıyı yalnızca askerî bir organizasyon olarak değil, aynı zamanda devlet nezdinde tanınma ve siyasal statü kazanma aracı olarak görüyorlardı. Ancak bütün başvurulara rağmen Dersimli aşiretlerin hiçbiri Hamidiye Alayları’na kabul edilmedi. Devlet yalnızca Sünni Kürt aşiretlerini bu yapıya dahil etti. Bu durum, Osmanlı merkezinin Dersim’e dönük tarihsel güvensizliğini açık biçimde gösteriyordu. Dersim, devletin gözünde yalnızca “kontrol edilmesi zor” bir alan değil; aynı zamanda ideolojik olarak da “makbul” görülmeyen bir toplumsal yapıyı temsil ediyordu.

Bu dönemde Dersim’in çevresindeki aşiretlerle ilişkileri de son derece belirleyiciydi. Özellikle Cibranlılar ile Xormek ve Lolan aşiretleri arasındaki gerilimler, Dersim’in bölgesel rolünü anlamak açısından önemlidir. Hamidiye Alayları’na dahil edilen bazı aşiretlerin çevrede talan hareketlerine girişmesi karşısında, Dersim çevresindeki Kızılbaş Kürt aşiretleri ciddi bir denge unsuru hâline gelmişti. Dersim giderek devlet baskısından kaçan toplulukların sığınağına dönüşüyordu. Bu nedenle devlet açısından Dersim yalnızca bir “asayiş sorunu” değil; çevredeki Kürt toplulukları için alternatif bir siyasal ve toplumsal merkezdi.

İttihat ve Terakki döneminin ilk yıllarında Dersim’de görece bir rahatlama yaşandı. Hamidiye Alayları’nın kısmi olarak tasfiye edilmesi ve Abdülhamid’in Sünni merkezli İslamizasyon siyasetinin baskılanması ile birlikte Dersim üzerindeki baskı kısa süreliğine azaldı. Fakat bu durum uzun sürmedi. Özellikle 1913 Babıâli Baskını sonrasında İttihatçılık tekrar sertleşti ve Türkçü ideoloji devletin ana paradigmasına dönüştü. Bu tarihten itibaren Osmanlı yönetimi yeniden Abdülhamid dönemindeki “merkezî kontrol” siyasetine yöneldi. Dersim de bu yeni dönemde yeniden hedef listesine alındı.

Kaldı ki devlet artık Dersim’i yalnızca vergi vermeyen ya da asker göndermeyen bir bölge olarak görmüyordu. Dersim, devletin zihninde “fethedilmesi gereken son alanlardan biri” olarak kodlanmaya başlanmıştı. Başka bir ifadeyle mesele idarî değil, ideolojik bir mesele hâline gelmişti. Dersim, “devlet aklının hâkim olması gereken yer” olarak tanımlanıyordu. İttihatçılar tarafından hazırlanan bu zihinsel harita, daha sonra doğrudan Kemalist rejime devredilecekti.

Nitekim Cumhuriyet döneminde hazırlanan raporlar bunu açık biçimde gösterir. Dönemin önemli isimlerinden Abdülhalik Renda’nın 1926 tarihli raporunda “Kürdistan’da üç şekavet bölgesi vardır” diye bir ibare var. ve bu bölgeler arasında Dersim de sayılır. Buradaki “şekavet” kavramı son derece önemlidir. Çünkü devlet, Kürt direnişlerini siyasal bir mesele olarak değil; kriminal, adlî ve “eşkıyalık” ekseninde ele almaktadır. Bu yaklaşım aslında Osmanlı’dan Cumhuriyet’e taşınan devlet geleneğinin devamıdır.

Devletin Kürt direnişlerini “siyasetsizleştirme” çabası 1914 Bitlis olaylarından itibaren açık biçimde görülür. Bitlis Direnişi “meşrutiyet karşıtı gericilik” olarak sunuldu. Şêx Said İsyanı “irtica” ve “şeriatçı ayaklanma” olarak kodlandı. Ağrı Direnişi için “dış güçlerin oyunu” ve “çetecilik” söylemi üretildi. Dersim için ise “derebeyliğin tasfiyesi” denildi. Devlet her seferinde Kürt hareketlerini Kürtlükten arındırmaya çalıştı. Çünkü bir halkın siyasal taleplerini tanımak yerine onu “eşkıya”, “çete”, “şaki”, “feodal unsur” veya “irticacı” olarak tanımlamak, uygulanan şiddeti meşrulaştırmanın en etkili yoluydu. Bu siyasetin banisi de Avrupa merkezli emperyalist güçler idi… Nitekim bugün hâlâ kullanılan “dış güçler”, “terör”, “eşkıya” gibi kavramların tarihsel kökeni büyük ölçüde bu döneme uzanır. Devlet, Kürt direnişlerinin siyasal karakterini görünmez kılmak için sürekli başka kılıflar üretmiştir. Böylece mesele hiçbir zaman “Kürt meselesi” olarak tartışılmamış; “güvenlik”, “asayiş” ve “medeniyet” söylemleri içinde eritilmiştir.

Oysa 1914’ten 1938’e kadar yaşanan bütün Kürt direnişleri birbirinden bağımsız olaylar değil; parçalanmış tek bir tarihsel hareketin farklı halkalarıdır. Bitlis’ten Koçgiri’ye, Şêx Said’den Ağrı’ya, Zilan’dan Dersim’e uzanan çizgi aynı tarihsel damarın devamıdır. Devlet bu hareketlerin birleşmesini engellemek için sürekli müdahale etmiş, liderleri tasfiye etmiş, bazı aşiretleri satın almış, bazılarını sürgüne göndermiş, bazılarını ise birbirine karşı kullanmıştır.

Örneğin 1914 Bitlis Direnişi sırasında Bedirxanilerin daha geniş ölçekli bir hazırlık yaptığı, ancak devletin erken müdahalelerle bunu yerel bir olay olarak tutmayı başardığı söylenebilir. Aynı şekilde 1925 Şêx Said İsyanı’nda da Cibranlı Halit Bey’in erken bir kalkışmaya karşı uyarıları söz konusudur. Eğer Halit Bey’in önderliğinde daha koordineli bir süreç gelişebilseydi, Dersim’deki Alevi Kürt aşiretleri ile Sünni Kürt aşiretleri arasında daha geniş bir birlik zemini oluşabilirdi. Özellikle Xormek ve Lolan aşiretlerinin Cibranlı Halit Bey’e duyduğu saygı ve güven bu ihtimali güçlendiren unsurlardan biridir.

Dersim’in devlet açısından taşıdığı esas tehlike yalnızca coğrafi değildi. Devlet, Dersim’de Kürtlük bilincinin güçlü olduğunu biliyordu. Seyid Rıza’nın mektupları incelendiğinde açık biçimde görülen şey, güçlü bir Kürt kimliği vurgusudur. Cumhuriyet döneminde hazırlanan birçok raporda Dersim doğrudan “Kürtlüğün merkezi” olarak tanımlanmıştır. Devlet açısından Dersim’i tehlikeli kılan şey yalnızca Alevilik değil; Kızılbaşlığın Kürtlükle birleşerek oluşturduğu siyasal direnç kapasitesiydi.

Bu nedenle Dersim Katliamı’nı yalnızca “Alevi katliamı” olarak okumak eksik kalır. Eğer mesele yalnızca Alevilik olsaydı, İç Anadolu’daki veya Batı Anadolu’daki Alevi toplulukların da aynı ölçekte hedef alınması gerekirdi. Oysa devletin Dersim’e yönelmesinin temel nedeni, Kürt kimliği ile birleşmiş heterodoks inanç yapısının merkezî ulus-devlet projesi açısından tehdit olarak görülmesiydi.

1930’daki Zilan Katliamı, Dersim üzerinde büyük bir psikolojik etki yarattı. Dersimliler devletin ne yapabileceğini artık biliyordu. Ermeni Soykırımı’nın ardından Kürtler arasında oluşan “Ermenilere yapılan bize de yapılır mı?” sorusu, Koçgiri ve Zilan’dan sonra çok daha somut hâle geldi. Özellikle Palu, Genç ve Lice hattında köylerin yakılması, sivillerin öldürülmesi ve kitlesel sürgünler, devletin Kürtlere yönelik topyekûn bir tasfiye siyaseti yürüttüğünü gösteriyordu.

Seyid Rıza’nın barışçıl girişimlerine rağmen katliamın gerçekleşmesi de devletin niyetini açık biçimde ortaya koyar. Çünkü mesele yalnızca birkaç aşiretin cezalandırılması değildi. Devlet, Dersim’de “Türklüğe zararlı” olarak gördüğü bütün toplumsal yapıyı tasfiye etmeyi hedefliyordu. Bu süreçte Uluslararası güçlerin tavrı ise büyük ölçüde sessizlikti. İngiltere, Fransa ve diğer Avrupa devletleri yaşananları biliyorlardı. Dersim’e ilişkin diplomatik raporlarda öldürülen Kürtlerden söz ediliyordu. Ancak bu bilgiler herhangi bir müdahaleye dönüşmedi. Tam tersine, özellikle Fransa’nın Suriye sınırında Xoybûn çevrelerinin Dersim’e geçişini engellemesi, Kemalist rejime dolaylı destek anlamına geliyordu. Kemalist rejimin uluslararası destek bulmasının temel nedeni, Batılı güçlerle doğrudan çatışmak yerine onlarla uzlaşmacı bir ilişki geliştirmesiydi. Musul’un İngiliz nüfuzuna bırakılması, Suriye hattında Fransız çıkarlarının kabul edilmesi ve Sovyetlerle geliştirilen ilişkiler, Ankara hükümetinin uluslararası sistem tarafından meşru görülmesini sağladı. Bu süreçte Kürtler, Ermeniler ve Rumlar yeni rejimin homojenleştirme politikalarının temel hedefleri hâline geldi.

Dersim’i anlamak için biraz da bu süreci yöneten kadroların sosyolojisine bakmak gerekir. İttihatçı ve Kemalist elitlerin önemli bölümü Rumeli ve Balkan kökenliydi. Balkan bozgunlarının travmasını taşıyan bu kuşak, Anadolu’yu son vatan olarak görüyordu. Bu nedenle merkezî devlet fikrini mutlaklaştırdılar. Devletin sert güvenlik anlayışı, Balkan deneyimlerinin Anadolu’ya taşınmış biçimiydi. Cevdet Sunay’dan Fevzi Çakmak’a, Abdullah Alpdoğan’dan Salih Omurtak’a kadar birçok askerî isim, daha İttihatçı dönemde yetişmiş kadrolardı. Bu kuşak, katliamın nasıl uygulanacağını daha önce Balkanlar’da ve Ermeni Soykırımı sürecinde öğrenmişti. Zilan ve Dersim’de uygulanan yöntemler tesadüf değildi; sistematik biçimde geliştirilmiş askerî ve idarî tekniklerin sonucuydu.1930’larda jandarma okullarında okutulan “eşkıya takip kılavuzları” bunun somut örneklerinden biridir. Bu metinler yalnızca askerî eğitim materyali değil; aynı zamanda devletin Kürde nasıl baktığını gösteren ideolojik belgelerdir. Mesela Kürt, potansiyel tehdit olarak tanımlanıyor; coğrafya ise sürekli denetlenmesi gereken bir “iç cephe” olarak ele alınıyor.

Bu karanlık dönemin içinde Nuri Dersimi ve Alişer gibi isimler özel bir yerde durur. Çünkü onlar yalnızca entelektüel değil; aynı zamanda örgütleyici ve politik aktörlerdi. Nuri Dersimi’nin farkı, teoriyi pratik mücadeleyle birleştirmesiydi. Celadet Ali Bedirhan ya da Memduh Selim’de daha belirgin olan kültürel-entelektüel çizgi, Nuri Dersimi’nde doğrudan siyasal eyleme dönüşüyordu. Alişer ise daha geniş bir Kürdistan tahayyülüne sahipti. 1920 tarihli mektuplarında yalnızca Dersim’i değil; Sünni, Alevi ve Êzidî Kürtleri kapsayan bütünlüklü bir ulusal perspektif görülür. “Ben 8 milyon Kürt adına Ruslarla konuştum” cümlesi, onun kendisini yalnızca bir aşiret reisi değil; bütün Kürtlerin temsilcisi olarak gördüğünü gösterir.

Ezcümle Dersim yalnızca geçmişte yaşanmış bir katliam değildir. Dersim, Türkiye’de devlet ile Kürtler arasındaki ilişkinin en çıplak biçimde görüldüğü tarihsel kırılmalardan biridir. Çünkü Dersim’de yaşananlar yalnızca fiziki bir kırım değil; farklı bir kimliği, hafızayı ve toplumsal örgütlenmeyi ortadan kaldırma girişimiydi. Bu yüzden Dersim, aradan geçen onca zamana rağmen hâlâ yalnızca bir coğrafya adı değildir.

Sedat ULUGANA kimdir?

Kürt tarihçisi, yazar. Çeşitli dergi ve kitap derlemelerinde Kürt sorunu, Kürt mîrlikleri tarihi, Ermeni soykırımı, aşiret antropolojisi ve sözlü Kürt tarihi gibi konularda pek çok çalışması yayımlandı, Kürt tarihi üzerine çok sayıda kitabı vardır.

Benzer Haberler

Hewlêr’e bir kez daha saldırı

4'ten fazla İHA düşürüldü

Gerekçe: Sosyal medya paylaşımları

DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ gözaltına alındı

Maraş’taki okul saldırısı soruşturması

Baba 'olası kastla öldürme’den yargılanacak

‘Savcılar hangi eylemi terör sayacak?’

175 yerde ‘terör bürosu’ kurulacak

Yeni partide kimler yer alacak?

84 milletvekilinin ismi konuşuluyor

Kurtulmuş’un ‘çerçeve yasa’ mesaisi sürüyor

Bahçeli, Hatimoğulları, Bakırhan ve Ekmen'e ziyaret

‘Vakti gelmiş bir veda’ dedi

Özgür Özel: Yeni partimizi kuruyoruz