BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Faik Bulut yazdı

Ahbap çavuş rejiminde türedi çeteler ile çocukların şiddet manzaraları

Faik Bulut yazdı

🎧 Haberi dinle0:00 / –:–

Sadece saldırı, taciz, tecavüz ve cinayet gibi adli vakalardaki olumsuz rolleriyle sınırlı kalmayan kimi fenomenlerin sosyal medyada “mafya” ve “çete” gibi yasadışı organize suç örgütlerinin silahlarıyla birlikte boy göstermeleri, “kiralık tetikçi” arama ilanları, kendilerini suç işlemek üzere kiralamak isteyenlere yönelik duyurular yayınlaması, yerli ve özellikle yabancı çetelerle mafyatik oluşumların tetikçilerinin Türkiye’yi mesken tutmaları geleceğimiz hakkında yeterince fikir vericidir. Kısacası siyaset mafyalaşmış, mafyacılık ise politikleşmiştir.

Faik Bulut

Son zamanlarda okullarda ve çevresinde yaşanan şiddet olayları kamuoyunun dikkatinden kaçmıyor. DEM İstanbul Milletvekili Çiçek Otlu’nun dönemin Milli Eğitim Bakanının yanıtlaması için TBMM kürsüsünde açıkladığı 9 Aralık 2025 tarihli soru önergesi, bu tür olayların vahametine örnek teşkil etmektedir:

“Okullarda yaşanan öğrenci zorbalığı, akran baskısı ve psikolojik şiddet olayları giderek artmaktadır. Bu durum toplumsal bir sorun haline gelmiştir. Basında çıkan haberlere göre İstanbul’un en köklü eğitim kurumlarından biri olan İstanbul Erkek Lisesi’nde 24 Kasım 2025 tarihinde çok ciddi bir skandal yaşanmıştır. 9. sınıftaki 7 erkek öğrenci, okuldaki kız öğrenciler hakkında yaklaşık 500 maddelik cinsel içerikli, aşağılayıcı, tehdit ve taciz niteliğinde bir liste hazırlamıştır. Liste düzenli olarak başka öğrencilerle paylaşılmıştır.

9. sınıf erkek öğrencilerden oluşan bir grubun, yetkisiz şekilde okulun alt katlarına inmek için kart kopyalama yöntemini kullandığı, kamera odasına izinsiz girdiği ve kız öğrenci yurduna ait görüntülere erişmeye çalıştığı, bazı kız öğrencilerin koridorlarda ve yemekhanede gizlice fotoğraflarının çekilip arşivlendiği ifade edilmektedir.” (KAYNAK)

* Şanlıurfa Valiliğinin 14 Nisan 2026 tarihli açıklamasına göre, okulun eski öğrencisi tarafından Siverek ilçesindeki bir liseye yapılan silahlı saldırı sonucu 16 kişi yaralanmış; olayla ilgili 1 şüpheli gözaltına alınmıştır. Bir gün sonra da Maraş’ta bir okulda silahlı saldırı düzenlenmiş; 9 kişi hayatını kaybetmiş, 6’sı ağır 13 kişi yaralanmış; saldırıyı gerçekleştiren çocuk da hayatını kaybetmiştir.

Nisan 2026 ortalarında birbiri ardı sıra yaşanan bu iki facia, Türkiye kamuoyunu derinden sarsmış; medyada tartışılmış, siyasi eleştirilerin konusu olmuş, muhalif partilerin iktidarı suçlamasının malzemesi haline gelmiş ve daha önemlisi bazı eğitim sendikalarının protestolarına yol açmıştır. Yazılı ve görsel medyada konunun uzmanları ve ilgililer tarafından tartışılıp paylaşılmıştır.

SORUNUN ESASI NEDİR?

Yanıtı herkesin dünya görüşüne ve fikirsel meşrebine göre değişmektedir: Hadiseye daha geniş açıdan bakanların görüşü şudur: “Şiddet okul kapısından giriyorsa, sorun kapıda değil sistemdedir.” Atatürkçülere göre: “Atatürk ilkelerinden vazgeçip laiklik düşmanı tarikatların yolunu açan iktidarlar bu çürüme ve yozlaşmanın sebebidir.” İslami çevrelerin klasik yanıtı ise bellidir: “Çocuklar dinden imandan uzaklaştılar. Mevcut laik rejimin bunda çok günahı var. Camiler ve medreseler kapatılmasaydı; okul müfredatı dini hayatı kapsayan İslami akide (öğreti) ve ilmine göre hazırlansaydı, gençlik öz kimliğini ve benliğini kaybedip bu kadar yozlaşmazdı!”

Sosyolog Osman Özarslan, “Bu tür saldırıların yalnızca Türkiye’ye özgü olmadığını, benzer örneklerin ABD, Kanada ve Japonya gibi ülkelerde de görüldüğünü” hatırlatan bir değerlendirme yapmakla birlikte Türkiye’ye özgü ortam ve koşullara da değiniyor. (KAYNAK)

Sorunu geçiştirerek halkı teselli etmek isteyen yetkililer, “Bu tür saldırı ve cinayetler sadece bizde değil batılı ülkelerde de yaşanıyor” bahanesine sarılmaktan geri kalmazken, Uluslararası ilişkiler ve Siyaset Bilimi öğrencisi, güncel siyasal okumalar ve gelişmeler üzerine çalışan Seydixan Bozkır ise başta Amerika olmak üzere farklı batılı ülkelerde bilhassa gençlik ve öğrencilerin başvurdukları şiddet ile silahlı saldırıları değişik boyutlarıyla ele alıyor ve şunları söylüyor:

“Bu yeni ve sarsıcı durumu anlamlandırmak için, dünyada bu fenomenin en yoğun yaşandığı ve en çok araştırıldığı ülke olan ABD’nin on yıllara yayılan deneyimlerine ve onların bu yaşananlardan ne dersler çıkardığına bakmak bir anlama yöntemi olabilir. Çünkü yapılan binlerce akademik çalışma ve çok disiplinli çalışmalar, bu eylemlerin aniden ortaya çıkan ‘rastgele bir cinnet’ vakası olduğu yönündeki genel kanıyı çürütüyor; aksine, olayın sosyolojik, psikolojik, ekonomik ve günümüzde giderek artan şekilde dijital boyutları olan yapısal bir kriz olduğunu gösteriyor (Peter Langman’ın “Why Kids Kill: Inside the Minds of School Shooters” ve “School Shooters: Understanding High School, College, and Adult Perpetrators” kitapları bağlamında).

En azından ABD’de durum böyle ifade ediliyor. Türkiye’yi de bu gerçekten azade tutamayız. Meselenin birkaç katmanı var. Bireysel ve psikolojik nedenlere bakıldığında, saldırganların genellikle derin bir sosyal izolasyon ve aile içi şiddet veya ihmal gibi olumsuz çocukluk travmaları yaşadıkları görülüyor. Metin analizleri ve psikolojik profillemeler, bu bireylerin iç dünyalarında sıradan insanlara kıyasla çok daha yüksek seviyede ‘aşağılanma’, ‘intikam alma arzusu’ ve ‘narsistik kırılganlık’ taşıdıklarını ortaya koyuyor.

Amerika’daki karşı tezler bu tür saldırıları yalnızca ağır şizofreni gibi klinik psikiyatrik hastalıklara bağlama eğiliminde olsa da araştırmalar faillerin ancak küçük bir kısmının ağır ruhsal hastalıklardan mustarip olduğunu, çoğunun ise anksiyete (kaygı, endişe ve gelecekteki olası tehditlere karşı hissedilen yoğun korku, gerginlik ve huzursuzluk hali-FB), depresyon ve dışlanmışlık hissiyle hareket ettiğini gösteriyor. Bu bağlamda, birçok okul saldırısı aslında failin yaşamına son vermeden önce kendisini dışlayan sisteme bedel ödetmek istediği ‘kamuoyuna açık bir intihar’ ritüeli olarak görülüyor.” (KAYNAK)

TÜRKİYE’YE HAS ÇÜRÜME VE ÇARPIKLIKLAR

Her ne kadar Türkiye’yi dünyada yaşanan her şeyden ve bilhassa bu tür saldırılardan azade tutamasak bile, ülkenin en büyük özgünlüğü “çarpık kapitalist” bir sisteme dayanması ve ahbap çavuş kapitalizmi (crony capitalism) denilen sosyoekonomik zemine oturmuş olmasıdır. Tespitimizle ilgili yakın tarihe ait birkaç örnek verebiliriz:

* Gülistan Doku soruşturmasında gözaltına alınıp, adliyeye sevk edilen 9 şüpheliden aralarında Zeinal Abakarov’un da olduğu 5’i ‘suç delillerini gizleme ve yok etmek, 1’i abla Aygül Doku’ya karşı ‘yağma’ suçundan tutuklandı. Tutuklanma talebiyle sulh ceza hakimliğine sevk edilen dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in o dönem koruma polisliğini yapan Şükrü Eroğlu yeniden yapılan sorgusunun ardından tutuklandı.

Soruşturmada adı geçen eski Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in ildeki Gençlik Merkezinde oğluna “özel bir oda” tahsis ettiği ve oğlunun burada uyuşturucu kullandığı; Gülistan ile aynı mekânda buluştuğu anlaşılmıştır. Baba Sonel “cinayet sonrasında suç delillerini yok etme, gizleme ve değiştirme” suçundan mahkemeye çıkarılmıştır. Soruşturmada “delilleri yok etme” iddiasıyla tutuklanan Gökhan Ertok’un etkin pişmanlıktan yararlanmak istediği öğrenilmiştir.

* Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü birinci sınıf öğrencisi olan Rojin Kabaiş, eğitimi için Diyarbakır’dan Van’a gitmiş; 27 Eylül’de kaybolduğu bildirilmiştir.18 günlük arama sürecinin sonucunda cesedi, 15 Ekim 2024 tarihinde Van Gölü’nün Molla Kasım Köyü sahilinde bulunmuştur. Ailesi, Rojin’in intihar ettiği veya suda boğulduğu iddialarını reddetmiştir. DEM Parti tarafından verilen “Rojin Kabaiş cinayeti araştırılsın” önergesi, 15 Ekim 2025 tarihinde TBMM Genel Kurulu’nda AKP ve MHP oylarıyla reddedilmiştir.

Van Barosu Kadın Hakları Merkezi, üniversite öğrencisi Rojin Kabaiş’in şüpheli ölümüne ilişkin soruşturma kapsamında İstanbul Adli Tıp Kurumu (ATK) Biyolojik İhtisas Dairesi’nin hazırladığı raporda, göğüs ve vajina iç bölgesinde iki erkeğe ait DNA tespit edildiğini açıklamıştır. Soruşturma kapsamında Adli Tıp Kurumu Biyolojik İhtisas Dairesi Merkezi tarafından hazırlanan rapor, 10 Ekim’de dosyaya girmiş; Van Barosu Kadın Hakları Merkezi’nden avukat Zeynep Demir, ilk DNA örneğinin göğüs bölgesinde, ikinci DNA’nın vajinanın iç bölgesinde olduğunu belirterek, Rojin’e yönelik cinsel istismar ihtimalinin olduğunu aktarmıştır. (KAYNAK)

* Siirt 1. Ağır Ceza Mahkemesince, Batman’ın Beşiri ilçesinde 18 yaşındaki İpek Er’e cinsel saldırıda bulunmakla suçlanan ve geçen hafta tutuklanan Uzman Çavuş Musa Orhan, tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edilmiştir. Avukat İlyas Tarım, İpek Er’in ifadesinde ‘intiharın eşiğindeyim’ demesine rağmen, Siirt 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin ‘Rızası vardı ve kaçma şüphesi yok’ gerekçeleriyle zanlı Musa Orhan hakkında verdiği tahliye kararına tepkisini bildirmiştir. (KAYNAK)

Dikkat edilirse burada da vilayet, emniyet ve üniversitedeki bazı üst düzey yetkililerin “devlete zeval gelmesin, üniversitenin adı kirlenmesin” bahanesine sığınarak olayın üstünü örtme ve ihmal gibi müdahale yahut engelleme faaliyetleri söz konusudur.

* @kuzgunleshe rümuzu ile sosyal medya hesabında paylaşım ileten İrene A.’nın birkaç ibaresi, Türkiye özelindeki sosyokültürel yozlaşmayı özetlemektedir: “Valinin oğlu, Emniyet müdürünün oğlu, Kızılay başkanının kızı, belediye başkanının oğlu, bilmemneoğlunun oğlu, çakarları sağdan, silahları soldan, şekerleri aynadan… Çöreklenmişler bir halkın üstüne. Kurdukları düzen de budur. Çete deyince de kızıyorsunuz.”

Sadece saldırı, taciz, tecavüz ve cinayet gibi adli vakalardaki olumsuz rolleriyle sınırlı kalmayan kimi fenomenlerin sosyal medyada “mafya” ve “çete” gibi yasadışı organize suç örgütlerinin silahlarıyla birlikte boy göstermeleri, “kiralık tetikçi” arama ilanları, kendilerini suç işlemek üzere kiralamak isteyenlere yönelik duyurular yayınlaması, yerli ve özellikle yabancı çetelerle mafyatik oluşumların tetikçilerinin Türkiye’yi mesken tutmaları geleceğimiz hakkında yeterince fikir vericidir. Kısacası siyaset mafyalaşmış, mafyacılık ise politikleşmiştir.

Son dönemlerde futbol ve diğer spor dallarına ilişkin bahis oyunları ile kimi şöhretlere yönelik “akçeli işlere ve uyuşturucu işlerine bulaşma” operasyonlarını da katarsak tam bir ahbap çavuş rejimiyle karşı karşıya olduğumuz daha iyi anlaşılır. İçi boşaltılmış kurumlar, hükümsüz ve bağımlı yargı erkinin işlevsizliği hatta yasa tanımazlığı ile yetkisiz sorumlular ve bağımlı karar vericilerin olduğu bir memleketin “hali nicedir” diye sorulduğunda, “geleceğimizdir” denilerek hakkında soyut ve şatafatlı laflar edilen “gençliğin haline bakın, anlarsınız” yanıtını vermek üzere konunun ayrıntılarına geçeceğiz.

ASIL MESELE PEDAGOJİK, PSİKOLOJİK VE TOPLUMSAL ÇÖKÜŞTEDİR!

Aslan Özdemir’in tespitleri ile başlayabiliriz:

“Çocuklarımızı bu kadar öfkeli, yalnız ve kırılgan hale getiren eğitim ortamını ne zaman değiştireceğiz? Eğer bugün pedagojik tedbirler güçlendirilmezse, yarının okulları bilgi yuvası değil, korku mekânı haline gelir. Bir öğrencinin ya da eski öğrencinin eline silah alıp okul kapısından içeri girebildiği bir yerde mesele yalnızca güvenlik kamerası, kapı detektörü ya da okul polisi değil; asıl mesele, o çocuğu o noktaya getiren pedagojik, psikolojik ve toplumsal çöküştür.

Bugün okullarda yaşanan şiddeti sadece ‘asayiş sorunu’ gibi görmek büyük bir yanılgıdır. Çünkü okul, suçun işlendiği sıradan bir kamusal alan değil; çocuğun karakterinin, kimliğinin ve sosyal bağlarının şekillendiği eğitim ortamı. Burada çözüm, polisiye tedbirlerin artırılması değil; rehberlik, psikolojik danışmanlık, erken risk tespiti ve okul ikliminin onarılması olmalı.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2024’te yayımladığı ‘Okullarda Şiddetin Önlenmesi Genelgesi’, psiko-sosyal koruma, kriz ekipleri, risk haritaları ve veli işbirliği gibi önemli başlıklar içeriyor. Kâğıt üzerinde bakıldığında birçok doğru adım tanımlanmış durumda. Ancak asıl soru şu: Bu tedbirler sahada gerçekten uygulanıyor mu?

Çocukların öfkesini, dışlanmışlığını, dijital zorbalıklarını ve psikolojik kırılmalarını fark edecek sistemler ya hiç kurulmuyor ya da kâğıt üzerinde bırakılıyor. Oysa şiddet bir anda ortaya çıkmaz. Her saldırının öncesinde görülemeyen işaretler var: İçe kapanma, tehdit dili, akran zorbalığı, sosyal izolasyon, başarısızlık duygusu, aile içi travmalar, bağımlılıklar ve umutsuzluk…

Bakanlık hâlâ bu meseleye daha çok yönetmelik diliyle yaklaşırken, okulların gerçek ihtiyacı insan kaynağı ve pedagojik müdahale. Daha fazla kamera değil, daha fazla psikolojik danışman gerekir. Daha fazla güvenlik görevlisi değil, öğrenciyi tanıyan öğretmen, sosyal hizmet uzmanı ve okul temelli ruh sağlığı desteği gerekir. Çünkü okulun kapısına polis koymak, çocukların ruhuna değmez.

Şiddeti doğuran zemini değiştirmeden yalnızca sonuçlarla uğraşmak, yarayı pansuman edip enfeksiyonu görmezden gelmektir. Peki, bu şekilde eğitimin geleceği ne olacak?

Eğer çocukların kendini güvende hissetmediği, öğretmenin sınıfa tedirgin girdiği, velinin ‘çocuğum okulda güvende mi’ diye düşündüğü bir iklim kalıcı hale gelirse, eğitim sadece akademik olarak değil, ahlaki ve toplumsal olarak da büyük bir çöküş yaşayacak…” (KAYNAK)

ŞİDDETİN MEŞRULAŞTIRILMASI: MAFYA KÜLTÜRÜ VE CEZASIZLIK!

Sosyolog Osman Özarslan’ın konuyla ilgili tespitleri ise şöyle:

“Türkiye’nin içine sürüklendiği şiddet sarmalının ‘net bir fotoğrafı’ olayın psikolojik boyutlarının ötesinde toplumsal dinamiklerine bakılması gerektiğine işaret ediyor. Siverek’in uzun yıllardır farklı güç odaklarının çatışma alanı olması, suç ekonomileriyle iç içe geçmiş yapısı ve bölgesel savaşların etkisi, şiddetin katmanlı ve yoğun bir biçimde biriktiği bir zemin oluşturdu. Bireysel öfke, yalnızlık, dışlanmışlık ve intikam duygularıyla beslenen yeni bir şiddet biçimi, artık ‘rastgele’ hedeflere yöneliyor. Saldırıda hedef alınan öğrenci, öğretmen ve diğer kişilerin toplumun genelini temsil ediyor.

Günümüzde şiddetin görünürlüğü ve meşrulaştırılması sosyal medya ve popüler kültür aracılığıyla yeniden üretiliyor. Bazı failler, öldürmeyi ve ölümü bir tür görünürlük kazanma aracı olarak görmektedir. Hatta bu eylemler belirli çevrelerde ‘etik dışı’ olarak bile değerlendirilmiyor. Yeraltı dünyası figürlerinin gençler için rol model haline gelmesi ve şiddetin ‘icraat’ olarak sunulması, bu kültürün önemli parçaları arasında gösteriliyor.

2000’li yıllardan itibaren yaygınlaşan mafya temalı dizi ve filmler, rap müzik ve dijital platformların da etkisiyle yeni bir ‘mafya kültürü’ hegemonik hale gelmektedir. Bu kültür, özellikle gençler arasında güç, şiddet ve suçla kurulan ilişkiye dönüşmektedir. Cezasızlık algısı ise bu süreci derinleştirmektedir.” (KAYNAK)

MESELENİN SOSYOLOJİK VE EKONOMİK BOYUTU

Seydixan Bozkır, meseleyi sosyoekonomik düzlemde irdeliyor, paylaşalım:

“Sosyolojik açıdan konunun en çarpıcı yanı, eylemcilerin neredeyse tamamının erkek olmasıdır. Bu durum, şiddetin sıklıkla ‘zedelenmiş maskülinite’ (erillik) ile ilişkili olduğu şeklinde değerlendiriliyor. Okul ortamı ise fiziksel güç, popülarite ve sosyal başarı gibi belirli erkeklik standartlarını dikte eden acımasız bir hiyerarşiye sahip.

Günümüzde çok daha fazla üretilen bir durum bu; akran zorbalığına uğrayan, dışlanan veya reddedilen gençler, bunu doğrudan erkekliklerine ve kimliklerine yapılmış bir saldırı olarak algılar. Silaha sarılmak ve okulu dize getirmek, bu gençlerin gözünde kaybettikleri gücü ve itibarı tehlikeli bir figür olarak yeniden inşa etme yoludur diyor yapılan araştırmalar.

Öğrenciler üzerinde yapılan anketler de saldırıların temelinde ‘kendilerini incitenlerden intikam alma’ ve ‘zorbalığa uğrama’ hissinin yattığını belirtiyor. ‘Kriminolojideki Genel Gerginlik Teorisi’ de tam olarak bunu söylüyor: ‘Beklentilerine ulaşamayan ve okulda adaletsizliğe, aşağılanmaya maruz kalan gençler, hissettikleri öfkeyi kontrol edemeyerek şiddeti rasyonel bir çözüm olarak benimserler.’

Ekonomik ve siyasal düzlemde ise bu tür şiddet olaylarının sadece yoksullukla değil, aynı zamanda gelir eşitsizliği ve ‘göreli yoksunluk’ ile yakından bağlantılı olduğu saptanmış. Yüksek gelirli ve rekabetçi ortamların içinde bulunup bu refahtan veya statüden pay alamamak, gençlerde derin bir anomi (toplumsal normların, değerlerin veya kuralların zayıfladığı, belirsizleştiği ya da çöktüğü ‘kuralsızlık’ durumu-FB) yaratıyor…Kurumsal güvenin zayıf olduğu, adaletin sağlanamadığına inanılan ortamlarda gençler sorunlarını kendi başlarına, şiddet yoluyla çözmeye eğilimli hale geliyor.

Türkiye’deki durumu yorumlarken dikkate alınması gereken belki de en hayati yeni parametre, dijital dünyanın acımasız gerçekleridir. Artık gençler sadece fiziki çevrelerinden değil, sınır tanımayan küresel dijital alt kültürlerden de etkileniyor. İnternetin karanlık köşelerinde, şiddeti ve kitlesel katliamları yücelten, eski saldırganları birer kahraman veya ‘aziz’ gibi gösteren insan düşmanı ve nihilist yankı odaları çokça var.

Bir şey daha, insanlar doğal olarak Türkiye’deki medya kültürüne, erkeklik üretimine, mafya-şiddet tekellerine, çetelerine bakıp sonuçların başka ne olacağını soruyor. Siverek ve Maraş’ta yaşananlara dair elbette başka detaylar öğreneceğiz. Bu durum, esas nedenleri ortadan kaldırmıyor gibi. Çünkü bu tarz olayların kültürel farkları da derindir fakat ‘mekân’ açısından düşünüldüğünde ABD’de yaşanan hikâyeler buraya uzak düşmez…” (KAYNAK)

“ŞİDDETİN YENİ YÜZÜ: RADİKALLEŞMİŞ GENÇLER!”

Prof. Dr. Özcan Güngör, 2001 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun olmuş. Sırasıyla Diyanet İşleri Başkanlığının değişik birimlerinde ve ABD’de çalışmış, Atatürk Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapmış, halen Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi’nde görev yapmaktadır. Pek çok uluslararası projede yürütücülük, koordinatörlük ve araştırmacı olarak çalışmıştır. Çalışma alanları arasında sosyal bilimlerde yöntem, radikalleşme, teo-politik, dini gruplar, göç, kimlik, aile ve değerler konuları yer almaktadır.

Güngör’ün “Suça Sürüklenen Değil, Radikalleşmiş Çocuklar: Şiddetin Yeni Yüzü” başlıklı ve 8 Eylül 2025 tarihli makalesinde dikkat çekici tespitler bulunuyor; özetleyerek sunuyoruz:

“Türkiye’de ‘suça sürüklenen çocuk’ kavramı, uzun süre yoksulluk, ihmal veya aile içi düzensizliklerin tetiklediği adi suçlarla (hırsızlık, yankesicilik, kapkaç) ilişkilendirilerek tartışıldı. Oysa son bir-iki yılda görünürlüğü keskin biçimde artan bir olgu var: Radikalleşmiş çocuklar.

15-17 yaş bandındaki gençlerin ölümcül şiddet, çeteleşme, silahlı saldırı ve ideolojik güdülenmiş eylemlere karışma oranı yükseliyor. Kamuoyunun sarsıldığı vakalar, bu dönüşümün simgesine dönüştü: Gözaltından firar edip bir polis memurunu öldüren ve arkasından mahalle çetelerinin sahiplenici mesajlarına konu olan genç; neonazi sembolleriyle sokakta rastgele bıçaklı saldırı düzenleyen, çevrimiçi manifestoyla kendini ‘yalnız aktör’ olarak konumlandıran fail örgütsel hiyerarşiyle değil, esinlenmiş bireysel radikalleşme üzerinden okunmaktadır…

Radikalleşmenin çocuklukta filizlenen dinamikleri, öncelikle aile içi ilişkilerin niteliği ve bakım rejimi ile ilgilidir. Şiddet, ihmal, ebeveyn bağımlılıkları, suça içkin rol modeller, denetimsiz ve parçalı aile yapıları, ergenin davranış repertuvarında şiddeti işlevsel bir seçenek olarak öğretebilir. Ailenin sosyoekonomik düzeyi düştükçe risk kümelenmesi artar; kalabalık haneler, düşük ebeveyn gözetimi ve kronik ekonomik stres çocuğu erken yaşta enstrümantal şiddet ve kolay para vaatlerine açık hale getirir.

Türkiye’de göç, işsizlik ve güvencesiz istihdam, ebeveynin ev içi duygusal mevcudiyetini azaltırken, çocuk için aidiyet ve kontrol ihtiyaçlarını akran gruplarında karşılamak daha çekici görünür. Metropollerin çeperlerinde yansımalı eşitsizlik (lüks rezidans-squat/varoş yanyanalığı) genç zihinlerde ‘adaletsizlik şeması’ üretir. Sahip ol(a)mama duygusu öfke, değersizlik ve rövanş arzusuna evrilir. Bu psikososyal iklimde akran grupları devreye girer: statü, görünürlük, ‘erkeklik’ performansı ve mahalli egemenlik duygusu çeteleşme için birincil itkilerdir.

Sosyal medyada motosikletli genç gruplarının bölge işaretleme pratikleri ve ‘çete adı’ edinme süreçleri, mekânı kimlik politikasıyla birleştirir; bu hat üzerinden provokatif mikro çatışmalar hızla kolektif şiddete dönüşebilir. Sarıyer/Ayazağa’daki vaka, küçük bir çevrimiçi atışmanın ‘toplu linç’ ritmine evrilmesini gösterir. Giderek ‘şiddet’ yalnızca bir araç değil, akranlarca ödüllendirilen performans halini alır.

TÜİK verilerine göre 2024’te güvenlik birimlerine 202.785 çocuk getirildi; bir önceki yıla göre %13,3 artış söz konusu (Gazete Oksijen, 2025). Suç türlerine bakıldığında yaralama %40,4 ile açık ara önde; hırsızlık %16,6, uyuşturucu %8,2, tehdit %4,6, genel güvenliği tehlikeye sokma %4,2 düzeyinde. 2021’de 646 çocuk adam öldürme suçuna karıştı; 48.621 çocuk kasten yaralama, 36 binin üzerinde hırsızlık ve yaklaşık 5 bin cinsel suç kaydı var.

2017-2021 yılları arasında gerçekleşen toplam 3.198 çocuk cinayeti, ağır şiddetin sürekliliğine işaret ediyor. Bu tablo, ‘suça sürüklenme’ kavramının yalnızca adi suç kategorileriyle açıklanamayacağını ve radikal şiddet eksenine kayan yeni bir gerçekliği işaret ediyor. Farklı şehirlerde ortaya çıkan bu örnekler ise, söz konusu gerçekliğin çeşitlenen biçimlerini görünür kılıyor: Sarıyer/Ayazağa (2024), Eskişehir/Arda (2024), İzmir/Balçova (2025).

Türk hukukunda 18 yaş altı herkes ‘çocuk’; ceza muhakemesinde ‘suça sürüklenen çocuk’ olarak tanımlanır.12 yaş altı, 15-18 yaş aralığındaki çocuklara farklı derecelerde indirimli cezalar verilir. Çünkü bu yapı, çocuğun eğitilebilir ve rehabilite edilebilir olduğu varsayımına dayanır. Medya, hukuki terminolojiye paralel biçimde ‘suça sürüklenen çocuk’ ifadesini kullanarak koruyucu bir çerçeve sunar.

Ne var ki radikalleşmiş ağır şiddet vakalarında bu dil, kamuoyunda ‘yumuşatma’ ve ‘faili mağdurlaştırma’ izlenimi doğurabilir. Karşı ekstremde ise sansasyonel çerçeveleme, ahlaki panik üretir: ‘Gençlik elden gidiyor’ temalı yaygın manşetler, korku-öfke döngüsünü besler. Ahlaki panik iklimi, hızlı ve sert cezalandırma taleplerini yükseltir; fakat yapısal nedenlerin görünürlüğünü azaltır.

Çete açıklamalarını manşete taşımak, propaganda yankısı oluşturur; TikTok çeteleri olgusundaki gösteri şiddeti içerikleri, öykünme riskini artırır. Failin adı-sembol-görsel kodları üzerinden ünlü suçlu kültürü doğabilir. Bu nedenle ‘fail değil fiil odaklı’ sunum, glamorizasyona (bir durumu, kişiyi, olayı veya nesneyi gerçekte olduğundan daha çekici, göz alıcı, romantik veya lüks göstererek olduğundan daha iyi yansıtma sürecine-FB) yarar…

Risk haritalama ile belirlenen hanelere ekonomik-psikososyal destek, ebeveynlik becerileri eğitimi ve aile içi şiddete karşı koruyucu mekanizmalar gerekir. Bağımlılık yaşayan ebeveynlere yönelik tedavi–danışmanlık ağları, çocuk koruma ve okul rehberliği ile eşgüdümlü işletilmelidir. Ebeveynlere dijital rehberlik (platform riskleri, ebeveyn denetimi, başvuru kanalları) verilmeli; dezavantajlı bölgelerde gezici danışmanlık ekipleri kurulmalıdır…

Veriler ve vakalar, radikalleşmiş çocuklar olgusunun artık marjinal bir istisna değil, yapısal bir risk alanı olduğunu gösteriyor. Klasik ‘suça sürüklenme’ anlatısı, radikal şiddet, ideolojik motivasyon, yalnız-aktör dramaturjisi ve çeteleşme dinamiklerini kapsayacak biçimde güncellenmelidir. Çözüm, cezaları artırma refleksine indirgenemez; aile, okul, mahalle, dijital dünya ve hukuk arasında eşgüdümlü bir erken müdahale mimarisi kurmayı gerektirir.” (KAYNAK)

Ben bu kadarla yetinmeliyim; daha fazlasını Prof. Dr. Özcan Güngör’ün aydınlatıcı makalesinin linkinde ayrıntılı bilgi ve kaynakları bulmak mümkün.

 

Benzer Haberler

AKP önergesi kabul edildi

Meclis'in çalışma süresi uzatıldı

Hewlêr’e bir kez daha saldırı

4'ten fazla İHA düşürüldü

Gerekçe: Sosyal medya paylaşımları

DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ gözaltına alındı

Maraş’taki okul saldırısı soruşturması

Baba 'olası kastla öldürme’den yargılanacak

Yeni partide kimler yer alacak?

84 milletvekilinin ismi konuşuluyor

Kurtulmuş’un ‘çerçeve yasa’ mesaisi sürüyor

Bahçeli, Hatimoğulları, Bakırhan ve Ekmen'e ziyaret

‘Vakti gelmiş bir veda’ dedi

Özgür Özel: Yeni partimizi kuruyoruz