ABD’nin İran karşısındaki en büyük dezavantajı askeri değil, zamansaldır. Amerika hızlı sonuç üretmek zorundadır. Yaklaşan seçimler, kamuoyu baskısı ve ekonomik maliyetler bunu dayatmaktadır. İran ise uzun süreli yıpratma savaşlarına alışkın bir aktördür.
Doğu Ergil
Giderek şu gerçeği idrak ediyoruz: Modern savaşlar çoğu zaman cephede değil, zaman içinde kazanılır ya da kaybedilir. Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’a karşı yürüttüğü savaş bu açıdan değerlendirilmeli.
Washington askeri açıdan İran’a ciddi zarar vermiş ama tarihsel süreci kendi lehine çevirememiştir. Nate Swanson’ın Foreign Affairs’te yayımlanan “How America’s War on Iran Backfired: Tehran Will Now Set the Terms for Peace” başlıklı analizi ilginç bir ironiye dikkat çekiyor: ABD’nin müdahalesi, zayıflamak üzere olduğu düşünülen bir rejimi yeniden konsolide etti ve Tahran barışın şartlarını belirleme gücü kazandı.
Yanlış zaman, yanlış varsayım!
Savaşın en kritik hatası, yanlış bir tarihsel dönemde ve yanlış bir varsayımla başlatılmış olmasıdır. 2026 başında İran rejimi, hem ekonomik hem de toplumsal açıdan kırılgan bir noktadaydı. Yüksek enflasyon, çöken para birimi ve kitlesel protestolar rejimin meşruiyetinin aşındığını sergiliyordu. Daha da önemlisi, uzun süredir ülkeyi yöneten liderliğin son dönemlerini yaşadığı düşünülüyordu. Washington, bu rejimi biraz sallayınca deviririz diye düşündü. Ne var ki ABD ve İsrail’in müdahalesi, bu kırılganlığı derinleştirmek yerine tersine çevirdi.
Dış müdahale, tarihsel olarak birçok otoriter rejimde görülen klasik refleksi tetikledi. İç anlaşmazlıklar, siyasal/ideolojik ayrışmalar ertelendi. Ortak dış tehdide karşı toplum mobilize oldu. Rejime olan muhalefet, hayatta kalma refleksiyle geri çekildi. “Daha iyi bir yaşam” isteyen çoğunluk, siyasal dönüşüm talebini erteledi. Böylece savaş, rejimi yıkmak yerine ona can suyu verdi.
Şehitlik ve stratejik hediye
Savaşın en çarpıcı sonuçlarından biri, İran’ın önde gelen liderlik kadrosunun öldürülmesiyle Şiilik kimliğinin kaynağı olan “şehitlik” anlatısının yeniden canlanması ve ortak bir siyasal kültür referansı oluşturmasıdır. Savaş koşullarında gerçekleşen ölümler (ABD kaynakları buna ‘decapitation-kafa koparma’ der), rejimin ideolojik çekirdeğini güçlendiren bir sembole dönüştü. Gerçekten de bu, rejime verilmiş “stratejik bir hediye” oldu.
Bu noktada ABD’nin temel stratejik hatası ayan beyan görünür: Rejim değişimini askeri bir tetikleyiciyle hızlandırabileceğini varsaymak! Oysa İran gibi ideolojik ve güvenlik odaklı devletlerde dış saldırı, dönüşümü hızlandırmaz; aksine geciktirir. Geciktirmiştir de… Bugün gelinen noktada İran’da daha sert, daha güvenlikçi ve daha az uzlaşmacı bir yönetim vardır.
Asimetrik Savaşta Zaman Faktörü
ABD’nin İran karşısındaki en büyük dezavantajı askeri değil, zamansaldır. Amerika hızlı sonuç üretmek zorundadır. Yaklaşan seçimler, kamuoyu baskısı ve ekonomik maliyetler bunu dayatmaktadır. İran ise uzun süreli yıpratma savaşlarına alışkın bir aktördür. Bu nedenle savaş, klasik cephe mücadelesinden çok zamanlama, mücadele tarzı ve “ritim” üzerinden ilerlemektedir.
İran’ın stratejisi büyük zaferler kazanmaya odaklı değildir. Küçük ama sürekli şoklar üretmek, enerji piyasalarını tedirgin etmek ve küresel belirsizliği canlı tutmak onun için yeterlidir. Hürmüz Boğazı’nda ara sıra gerçekleşen saldırılar ya da bölgedeki hedeflere yönelik sınırlı operasyonlar, küresel ekonomi üzerinde orantısız etkiler yaratmıştır, yaratmaktadır. Bu, yeni bir savaş biçimidir: Düşük yoğunluklu ama yüksek etkiye ve sürekliliğe dayanan bir strateji…
Barışın el değiştirmesi
Swanson’un makalesinin en güçlü iddiası başlığında saklıdır: Barışın şartlarını artık Washington değil, Tahran belirleyecektir. Bu iddia ilk bakışta abartılı görünebilir; zira ABD hâlâ askeri olarak üstün durumdadır. Ancak barış, yalnızca askeri kapasiteyle değil, tarafların neyi kabul edilebilir gördüğüyle ilgilidir.
Bugün ABD’nin önündeki seçenekler daralmıştır. Savaşı sürdürmek maliyetlidir; sonlandırmak ise taviz gerektirir. Bu tavizlerin başında da İsrail’in gelecekteki operasyonlarının sınırlandırılması gibi politik olarak zor kararlar gelmektedir.
İran ise daha basit bir hedefe yönelmiştir: Hayatta kalmak ve bunu zafer olarak çerçevelemek. Bu asimetrik hedefler, müzakere masasındaki dengeyi ciddi biçimde etkileyecek gibi görünmektedir.
Hegemonyanın sınırları
Bu savaşın en net anlamı, Amerikan gücünün doğasına dair ortaya koyduğu gerçektir. ABD hâlâ dünyadaki en güçlü askeri aktördür; ancak bu güç, hedef aldığı karmaşık toplumsal ve siyasal yapıları dönüştürmek için yeterli değildir. Vietnam, Irak ve Afganistan’da böyle olmuştur. İşi zorlaştıran önemli bir fark daha vardır: İran, bu deneyimlerden ders çıkarmış bir aktördür. Merkezî olmayan, esnek ve uzun süreli direniş kapasitesine sahip bir yapı kurmuştur.
Dolayısıyla sorun, Amerika’nın gücünün ve kapasitesinin yetersizliği değil; bunların yanlış amaçlar için kullanılmasıdır.
Sonuç: Kaybedilen şey savaş değil, gelecektir
İran–ABD savaşı henüz bitmiş değildir. Ancak şimdiden söylenebilecek olan şudur: Bu savaşın en büyük sonucu, sahadaki yıkım değil, tarihsel fırsatın kaçırılmasıdır.
Bu önermeyi açalım: ABD, İran rejiminin en zayıf olduğu anda müdahale ederek, o zayıflığı ortadan kaldırmıştır. Rejimin içsel dönüşüm ihtimali ertelenmiş, hatta belki de on yıllarca geciktirilmiştir.
Bu nedenle mesele yalnızca ABD’nin İran’a ne kadar maddi zarar verdiği değil zayıflayan rejimin kendi kendine değişme ihtimalini nasıl yok edip tarihsel bir hata yaptığıdır. Ortadoğu’da İsrail’in peşine takılarak yitirdiği itibar, inandırıcılık ve etki de cabası..







