BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Anadilinde Eğitim, Çokdillilik ve Sorumluluklar —II

Anadilinde Eğitim, Çokdillilik ve Sorumluluklar —II
🎧 Haberi dinle0:00 / --:--

Maalesef, dil kaybına yönelik, çoğu insanın, özellikle de dil hassasiyeti yüksek olan kişilerin, devlet politikalarını kolaylıkla unutabildiğine veya artık bunu dile getirmediğine, bunun yerine çocuklarıyla Kürtçe yerine Türkçe konuşan ebeveynleri suçladığına hem medya platformlarında hem de çeşitli toplantı ve gündelik karşılaşmalarda çokca şahit oldum. Hatta yeni nesillere dil aktarımının çoğunlukla cinsiyetçi bir şekilde sadece annelere atfedilmesi yüzünden, söz konusu yargılamanın da yine cinsiyetçi olabildiğini, bu durumdan esas olarak kadınların sorumlu tutulduğunu da görüyoruz.

M. Şerif DERİNCE

Bir önceki yazıyı bitirirken Yüksel Mutlu’nun “Ana Dilim” başlıklı yazısıyla bir diyalog kurup, yazısının ikinci bölümünde Kırmancki’nin kaybolmaya yüz tutması karşısında “biz ne yaptık?”, “kendimize oto asimilasyon mu yaptık?” ve “[Dersim] halkı Kırmancki’ye yeteri kadar sahip çıkıyor mu?” şeklinde sorduğu soruların sorulma biçimine ve cevaplarına katılmadığımı belirtmiştim. İki gerekçemi de şöyle özetlemiştim: birincisi böyle sorulunca verilecek cevapların kaçınılmaz olarak olumsuz olacağı ve bizi bir suçlu aramaya ve sorumluluğu olan kişileri yargılamaya yönlendirme riski; ikincisi ise anadilinin korunup gelecek nesillere aktarılması için yapılması gereken çalışmaların ve atılması gereken adımların sorumluluğunu yanlış aktörlere — bireylere ve ebeveynlere— yükleme eğilimi. Bu iki nedene ilaveten asimilasyon ve oto-asimilasyon kavramlarının, bu tartışmaya katkıda bulunmadığını, aksine yapılabilecek başka daha değerli tartışmaların önünü kapattığını düşündüğümü belirtip yazıyı uzatmamak için düşüncelerimi bir sonraki yazıya bırakmıştım.

Meramımı şöyle açıklayayım.

Türkiye’de Kırmancki ile beraber çok sayıda dil kaybolmak üzere. Daha önce birçok dil kayboldu. Fuat Dündar’ın 1999 yılında yayınlanan Türkiye Nüfus Sayımlarında Azınlıklar isimli öncü kitabı, bütün metodolojik sorunları ve ideolojik tahrifatlarına rağmen nüfus sayımı belgelerinin verilerinin bize Türkiye’de 20’den fazla anadilinin konuşanlarının sayısında nasıl bir azalma olduğunu göstermektedir. Yine aynı şekilde, 2015 yılında yayınlanan Türkiye’nin Etnik Coğrafyası: 1927-1965 Ana Dil Haritaları (Yazarlar: Şükrü Aslan, Sibel Yardımcı, Murat Arpacı, Öykü Gürpınar) isimli detaylı çalışmada şu tespit yapılmakta: “Özetle ifade etmek gerekirse, söz konusu 38 yılda göze çarpan en önemlı bulgu, etnik çeşitliliğin azaldığı, farklı dilleri konuşan nüfusun kademeli olarak ülkeyi terk ettiği veya ana dil olarak Türkçe konuşmaya başladığıdır (s.9)”.

Kürtçe özelinde baktığımızda, ister Kurmanci olsun ister Kırmancki (Zazaki/Dimilki/Kırdki) olsun, Kürtçe’nin gündelik hayatta kullanımının ücra köylerde dahil olmak üzere çok ciddi oranda azaldığı ve yeni nesillere aktarımının ciddi biçimde kesintiye uğradığı gerçeği su götürmez. Hem Handan Çağlayan’ın DİSA tarafından yayınlanan ve harika bir etnografik araştırmaya dayanan Aynı Evde Ayrı Diller kitabı hem de RAWEST ve SAMER’in son zamanlarda bu konuda yaptığı anketlerin sonuçları, söz konusu dil kaybını sistematik gözlemler ve veriler ile gözler önüne seriyor.

Dünyanın farklı bölgelerindeki çeşitli anadilleri konuşan insanların sayısında son yüz yılda (ama esasen milliyetçiliğe dayalı ulus-devletlerin ortaya çıkmasından beri) istikrarlı bir azalma var. Dünyada şu an 7000 civarında (bu konu ile ilgili veriler tutan Etnologue platformua göre 7385) dil konuşuluyor. Çoğu ülkede hakim olan tekdillilik veya çokdillilik esas alındığında bile uzmanların hiyerarşik dil pramidi olarak tarif ettiği mevcut dil politikaları devam eder ve anadili temelli çokdilli eğitim başta olmak üzere yapısal önlemler alınmazsa, önümüzdeki 100 yıl içinde bu dillerin %50’sinden fazlasanın yok olacağı tahmin ediliyor. Üstelik etnik çatışmalar, sermaye savaşları, iklim krizi ve yoksulluk gibi birçok sebepten dolayı artan göç hareketleri, söz konusu dil kaybını hızlandıran etkenler olarak bu sürece dahil oluyor.

Tüm bunlardan çıkaracağımız sonuç şu: tekdilliliğe dayalı devlet politikaları ve uygulamaları egemen ulus-devlet dilleri dışındaki dilleri yok ediyor. Dolayısıyla Yüksel Mutlu’nun da kendi çocukluğundan çok net bir şekilde örneklendirdiği gibi, Türkiye’de ve dünyadaki dil kıyımı son derece yapısal bir durum. Akademisyenler bu durumu dilkırımı ve dilsel adaletsizlik gibi kavramlarla açıklamaktadır. Bu konuda hepimizin hemfikir olduğunun farkındayım. Sorun şu ki, “kurumsallaştırılmış” çözümler ve alternatifler geliştirilmeden dil kıyımının durdurulması mümkün değil; ancak belki de dil kıyımının şiddeti yüzünden birçok insan, artık anadillerini konuşamayan bireyleri, ebeveynleri veya toplumları işaret ediyor.

Yüksel Mutlu da “Türkçe öğrenmek için maruz kaldığımız baskıyı ve yediğimiz dayağı unutmadan” ifadesiyle dil kaybının sebebinin büyük kısmını devlet politikalarına bağlıyor. Ancak, “biz ne yaptık?” diye tartışmasının devam ettirdiği bölümde, “biz” ve “Dersim halkı” gibi betimlemelerden kastı kurumsal aktörler değilse, bu sonuçtan bireyleri ve halkı da sorumlu tutuğu sonucu çıkarılabilir. (Tekrar ve açıkca altını çizeyim, Yüksel Mutlu’nun herhangi bir kötü niyetle böyle bir ifade kullanmadığının farkındayım. Aksine, bu konu ile ilgili bir farkındalık geliştirilmesi için görüşlerini paylaştığı çok açık.) Maalesef, dil kaybına yönelik, çoğu insanın, özellikle de dil hassasiyeti yüksek olan kişilerin, devlet politikalarını kolaylıkla unutabildiğine veya artık bunu dile getirmediğine, bunun yerine çocuklarıyla Kürtçe yerine Türkçe konuşan ebeveynleri suçladığına hem medya platformlarında hem de çeşitli toplantı ve gündelik karşılaşmalarda çokca şahit oldum. Hatta yeni nesillere dil aktarımının çoğunlukla cinsiyetçi bir şekilde sadece annelere atfedilmesi yüzünden, söz konusu yargılamanın da yine cinsiyetçi olabildiğini, bu durumdan esas olarak kadınların sorumlu tutulduğunu da görüyoruz. Bu konuda şahit olduğum en çarpıcı anım şu: 2011 yılında Diyarbakır’da DİSA adına yürüttüğümüz anadili temelli çokdilli eğitim çalıştaylarından birinde, Kırmacki/Zazaki dili ve edebiyatı için yaptığı değerli çalışmaları ve emeği ile bildiğimiz, anısını saygıyla yad ettiğim sevgili Mahmud Neşite hocamızın, devlet politikalarının özellikle kız çocuklarını hedef aldığını — o zaman Haydı kızlar okula ve Kardelenler gibi kampanyalar yaygındı, kız çocuklarının Kürtçeyi (Kurmaci ve Kırmancki/Zazaki’den bahsederken) unutması halinde dilimizin kaybolacağını, bu nedenle kız çocuklarının okula gönderilmemesi gerektiğini savunmuştu. Özellikle kurumsal imkanlardan mahrum bırakılmış dilleri konuşan toplumlarda, dilin yeni nesillere aktarımının çok büyük oranda kadınların sırtında kaldığı doğru. Kurmanci’ye göre çok daha sınırlı kurumsal imkanı olan Kırmancki için, dil aktarımı konusunda kadınlara çok daha fazla sorumluluk bırakıldığı bir gerçek. Nitekim Yüksel Mutlu da “Dil ve kültür, annelerimiz sayesinde bugüne ulaştı” derken, bu gerçeğe işaret ediyor. Ancak, söz konusu gerçekliğin kurumsal olanaklardan mahrum bırakılmanın yarattığı cinsiyetçi bir sonuç olduğu da bir hakikat.

Dil kaybının sorumluluğunu bireylere ve ebeveynlere yıkılabilmesinin sağlayan koşullardan biri de asimilasyon ve oto-asimilasyon gibi ağır ve travmatık kavramların etraflıca düşünülmeden kullanılması. Asimilasyon kavramı iki şekilde fiileştirilmektedir: “asimile etmek” daha çok devlet politikalarına işaret edilirken kullanılıyor. Öte yandan “asimile olmak” ise bireylerin kendi anadili, kimliği veya kültürel değerlerinden uzaklaşmayı ifade etmek için kullanılıyor. Yüksel Mutlu “oto-asimilasyon” kavramını kullandığı için “yapmak” yardımcı fiilini kullanıyor. Tüm bu kullanımlarda failler farklı olsa da, fiilden etkilenenler aynı kişiler, yani bireyler veya toplumlar.

Son 20 yıl içinde Kürt basınında çıkan haber ve köşe yazılarına bakınca, bu iki kavramın bolca kullanıldığını ve maalesef bu konu farklı açılardan, özellikle de asimilasyona uğradığı iddia edilen kişiler/ebeveynler açısından, düşünülmeden sarf edildiğini görüyoruz.

Meseleye asimilasyon üzerinden bakmak — özellikle de “asimile olmak” diye bakıldığında— bir yanıyla esas neden olan devlet politikalarını görünmez kılabildiği ve bunun yerine mağdurların yeniden mağdur edildiği bir yaklaşım olduğu için sorunlu bir yaklaşım. Daha da önemlisi mağdurların edilgen bireyler oldukları varsayımına dayandığı veya tersinden okursak kendi gerçeklikleri, zorunlulukları, ihtiyaçları ve mevcut kaynakları çerçevesinde hareket eden özne oldukları gerçeğini görmezden geldiği için sorunlu. Oysa Hindistan’dan Nijerya’ya, Almanya’dan Kolombiya’ya kadar sayısız örnekte gördüğümüz gerçeklik şu: anadilleri yasaklanan, görmezden gelinen, azınlıklaştırılan, ötekileştirilen ebeveynler — ister göçmen ister azınlıklaştırılmış halklardan olsun— çocuklarının çıkarlarını, daha iyi bir geleceğe sahip olmalarını iyi bir eğitim ile mümkün olduğunu ve bunun da sadece egemen dil veya dillerde verilen eğitim sayesinde gerçekleşebileceğini düşünürler. Evet, belki sayısız araştırma, en iyi eğitimin çocukların kendi anadillerinde aldıkları ve aile dili ile okul dili arasında bir uyum olan eğitim kurumları sayesinde mümkün olduğunu, yalnızca egemen dilde eğitim almak zorunda kalan çokdilli çocukların eğitim başarılarının görece daha sınırlı kaldığını gösteriyor. Ancak çoğu ebeveynin bunu bilme şansının olmadığını, olsa bile elinden fazla birşey gelmediğini belirtmemiz gerekir. Zira insanları böyle düşünmeye ve buna göre hareket etmeye, tercihler yapmaya zorlayan ve literatürde dil ideolojileri olarak kavramsallaştırılan bir durum var.

Dil ideolojileri sadece hangi dillerin prestijli olduğunu ve yukarı yönlü sosyoekonomik hareketlilik açısından hangi dillerin çocukları için faydalı ve gerekli olduğunu söylemekle kalmaz, aynı zamanda söz konusu dillerin hangi varyantlarının da daha “doğru” olduğunu belirler. Türkiye örneğinde baktığımızda, egemen dil ideolojisi bir yandan Kürtçe, Arapça, Ermenice, Rumca vs. yerine Türkçe konuşmanın ve kullanmanın hem “mecburi” hem de “faydalı” olduğunu söyler, diğer yandan da Türkçe’nin Sinop, Aydın, Mersin veya Hakkari’de konuşulduğu gibi değil, “İstanbul Türkçesi” adı verilen ve gerçekte Osmanlı döneminde İstanbullu Ermeni ve Rumlar tarafından kullanılan varyantının “makbul” olduğunu —elbette İstanbullu Ermeni ve Rumlar’dan bahsetmeden—dayatır.

Fransız sosyolog Pierre Bourdieu’nun Dil ve Simgesel İktidar isimli kitapta toplanan yazıları, Fransa’da sınırları içinde kalan topraklarda yaşayan halkların sadece yüzde 6’sı tarafından konuşulan Paris Fransızcası’nın tüm ülkedeki tek “doğru” ve “makbul” dil haline getirilmesini, ulus-devlet ve kapitalizm evliliği ile doğan dilsel pazar kavramı — Ehmedê Xanî’nin Kürtçe için “kesat” olarak bahsettiği— üzerinden ve bu pazarın nasıl kendi meşru (legitimate) dilini yarattığını anlatır. Kısacası, dil ideolojileri, sosyoeokomik ve siyasal imkanlara erişim ve bu imkanlar üzerindeki tahakküm mücadelesinin bir aracıdır. Baskıcı ve otoriter ülkelerde devlet kurumlarına hükmedenler kendi tahakkümlerini sağlamlaştırmak için öldürmek ve fiziki şiddet de dahil olmak üzere her türlü baskıyı ve baskı aracını kullanmaktan geri durmaz. Otoriter olmayan ülkelerde ise söz konusu tahakküm ilişkisi, simgesel şiddet ve yukarıda bahsettiğimiz dil hiyerarşileri üzerinden kurulmaktadır. Hatta aynı ülkede — örneğin Kanada veya İsviçre’yi ele alalım— resmi olarak çokdillilik benimsense de gerçekte hangi dillerin “makbul”, hangilerinin ise “ikinci sınıf” veya “öğretmeye/öğrenmeye değer olmayan” oldukları, Bourdieu’nun bahsettiği dilsel pazardaki meşru dil kavramı ile ve bunları düzenleyen dil idelojileri çerçevesi ile anlaşılabilir.

Kısacası, ebeveynler çocuklarına anadillerini öğretip öğretmeme konusunda tamamen serbest bir tercihe sahip değildir, aksine anadilleri ve egemen dil veya diller hakkındaki düşüncelerini, tutumlarını ve davranışlarını şekillendiren çokyönlü ve çokkatmanlı karmaşık bir durum söz konusu. Ayrıca her bireyin ve ebeveynin söz konusu karmaşık durumla ilişkisi birbirinden farklıdır. Farklılıkları belirleyen faktörler arasında bir yandan kendi aile biyografisi ve kişisel geçmişi diğer yandan da sınıfsal konumu, eğitim seviyesi, sosyopolitik angajmanı, ilişki ve iletişim içinde olduğu sosyal çevre, yaşı ve hatta cinsiyeti gibi etkenlerden bahsetmek gerekir. Oysa asimilasyon ve oto-asimilasyon kavramları — bağlamı ve amacı yeterince iyi belirtilmediğinde— söz konusu karmaşıklığı basit bir açıklamaya indirgeme riski taşır. Üstelik kişiyi patalojize edererek mağdurları da yargılayıcı bir tutumun ortaya çıkmasıyla sonuçlanabilir.

Bir sonraki yazıda anadilinin korunup gelecek nesillere aktarılması için yapılması gereken çalışmaların ve atılması gereken adımların sorumluluğunu “biz” ve “Dersim halk”nda değil, “kurumsallaştırılmış” çözümler ve alternatifler geliştirmekte aramamız gerektiğini ele alacağız.

Benzer Haberler

Saldırgan ve ailesi gözaltında

Manisa'da okula silahlı saldırı: 11 yaralı, 3'ünün durumu kritik

Hakan Tosun cinayeti:

Sanık avukatları gelmedi, duruşma ertelendi

Kıbrıs için New York trafiği hızlandı

Erhürman ve Hristodulidis’ten müzakere diplomasisi

14 kişi daha gözaltına alındı

Fon soruşturmasında yeni dalga operasyon 

Erdoğan, BM Genel Kurulu’nda konuşuyor:

'Gazze dünyanın en büyük çocuk kabristanı'

‘Anayasa için pazarlık yok’

Doğan: Silahsızlanmaya dair önemli gelişmeler bekliyoruz

‘Bizi birbirimizden ayırmak istiyorlar’

Bakırhan: Alevi eşit olursa Kürt özgür olur

Erdoğan Trump ile görüşecek

Bir yıl geçti, gündem aynı: F-35