BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

1998’den 2026’ya İran-ABD ve bitmeyen Dünya Kupası maçı

1998’den 2026’ya İran-ABD ve bitmeyen Dünya Kupası maçı

🎧 Haberi dinle0:00 / –:–

Zeyno BAYRAMOĞLU

Lyon’da top henüz oyuna girmemişti.

Ama çatılardaki keskin nişancılar çoktan yerlerini almıştı.

Stadyumun çevresinde ağır silahlı polisler ve keskin nişancı ekipleri bekliyordu. Helikopterler gökyüzünde tur atıyor, tribünlere giden yollar güvenlik bariyerleriyle çevriliyordu. Maçı anlatacak ESPN muhabirlerinden biri, sahaya ilk adımını attığında refleksle başını kaldırıp çatılara baktı. Aklından geçen ilk cümle şuydu:

“İşler ters giderse diye buradalar.”

Bir Dünya Kupası maçından önce böyle bir manzaraya kimse alışık değildi.

Çünkü 21 Haziran 1998’de Lyon’da oynanacak karşılaşma, doksan dakikadan ibaret değildi.

Daha topa dokunulmadan maç çoktan başlamıştı.

Her şey aylar önce Marsilya’da yapılan Dünya Kupası kura çekiminde şekillenmişti.

Belki de daha da önce.

1979’da…

Yirmi yıl önce kopmuş diplomatik ilişkiler, ambargolar, karşılıklı tehditler ve bitmek bilmeyen bir hesaplaşma, 21 Haziran 1998 akşamı doksan dakikalığına aynı sahaya çıkacaktı.

Dönemin ABD Futbol Federasyonu Genel Sekreteri Hank Steinbrecher’ın anlattıkları, yalnızca bir kura anısını değil, bütün bir dönemin ruh hâlini de ele veriyordu.

“İlk takım Almanya oldu. Onlarla iki dünya savaşı yaşadık. Sonra Yugoslavya… Harika. Yugoslavya ile oynuyorduk. O sırada onları bombalıyorduk. Sonra İran…”

O birkaç cümle, yalnızca kura çekimini değil, 1990’ların dünyasını da özetliyordu.

Çünkü o yıllarda bombalamak, dünyanın en güçlü emperyal devleti için sıradan bir dış politika aracına dönüşmüştü. Yugoslavya bunun en görünür örneklerinden yalnızca biriydi. Körfez’de, Irak’ta ve Ortadoğu’nun farklı noktalarında aynı güç siyaseti dolaşıyordu.

İran ise bambaşka bir hikâyeydi.

1979 Devrimi’nin ardından ABD ile diplomatik ilişkiler kopmuş, büyükelçilik baskını, yaptırımlar ve karşılıklı tehditler iki ülke arasındaki mesafeyi her yıl biraz daha büyütmüştü. Ama İran’ın hikâyesi yalnızca ABD ile yaşadığı gerilimden ibaret değildi. İçeride kadınları, gençleri ve farklı halkları baskı altında tutan otoriter bir rejim vardı.

Bu yüzden 1998’de sahaya çıkacak olan şey “iyi” ile “kötü”nün karşılaşması değildi.

Bir tarafta dünyanın en güçlü emperyal devleti…

Diğer tarafta kendi halklarını baskıyla yönetmeye çalışan bir rejim…

İkisi de kendi siyasal iradesini dünyaya dayatıyordu.

Kura çekildiğinde aynı gruba düşen yalnızca iki takım değildi.

Yıllardır birbirine meydan okuyan iki siyasal hikâye de ilk kez aynı sahaya çıkıyordu.

21 Haziran sabahı Lyon uyandığında, kimse bunun sıradan bir Dünya Kupası grup maçı olduğuna inanmıyordu.

Şehir daha günün ilk saatlerinden itibaren alışılmadık bir hareketliliğe teslim olmuştu. Korna sesleri dar sokaklarda yankılanıyor, İran bayrakları kentin farklı noktalarında dalgalanıyordu. Dünyanın dört bir yanından gelen gazeteciler, televizyon ekipleri ve taraftarlar aynı sorunun peşindeydi:

“Bu akşam ne olacaktı?”

ESPN spikeri Bob Ley de sabahın erken saatlerinde yürüyüşe çıkmıştı. Bazilika’nın bulunduğu tepeden şehir merkezine doğru indikçe kalabalık büyüyor, İranlı taraftarların coşkusu daha görünür hâle geliyordu.

Sonra beklemediği bir manzarayla karşılaştı.

Eski Lyon’un tarihi sokaklarında toplanan İranlı taraftarların merkezi, şehrin tek McDonald’s şubesiydi.

Ley yıllar sonra bu sahneyi anlatırken ironisini gizlemeyecekti. ABD’nin İran tarafından yıllardır “Büyük Şeytan” olarak tanımlandığı bir dönemde, İranlı taraftarlar Amerikan kültürünün en tanınmış simgelerinden birinin önünde buluşuyordu. O an aklından geçen cümleyi de saklamadı:

“Demek ki kalpleri, zihinleri ve mideleri kazanılan kültür savaşı böyle bir şeydi.”

Bir yanda devletlerin dili…

Diğer yanda insanların gündelik hayatı…

Birbirine düşman iki ülke…

Aynı McDonald’s önünde bekleyen insanlar…

Şehrin merkezindeki şenlik havası, stadyuma yaklaştıkça yerini bambaşka bir atmosfere bırakıyordu.

Tribünlere çıkan yollar polis bariyerleriyle çevrilmişti. Çatılarda keskin nişancılar vardı. SWAT ekipleri stat çevresinde konuşlanmış, helikopterler gökyüzünde alçak uçuş yapıyordu.

Marcelo Balboa’nın hafızasında kalan da buydu.

“O an bunun sıradan bir futbol maçı olmadığını anladık.”

Şehir bayram yerine benziyordu.

Stadyum ise en kötü ihtimale hazırlanıyordu.

Ve henüz futbolcular sahaya bile çıkmamıştı.

Aynı saatlerde, stadyumun birkaç yüz metre ötesinde başka bir odada bambaşka bir gerilim yaşanıyordu.

FIFA’nın rutin maç toplantısı başlamıştı.

Normal şartlarda birkaç dakika süren bu toplantılarda formalar konuşulur, hakemler son uyarılarını yapar, takımlar sahaya hangi sırayla çıkacaklarını öğrenirdi.

Ama bu kez gündemde bambaşka bir konu vardı.

Kim kiminle tokalaşacaktı?

İran heyeti, siyasi otoritelerden aldığı talimat gereği Amerikalı futbolcularla tokalaşmak istemiyordu.

Bir Dünya Kupası maçının kaderi, futbolun en sıradan ritüellerinden birine sıkışıp kalmıştı.

Hank Steinbrecher o odadaki havayı tek cümleyle özetliyordu:

“Gerçekten gergindi.”

Yaklaşık bir saat boyunca futbol değil, diplomasi konuşuldu.

FIFA geri adım atmadı.

Kurallar açıktı.

Turnuvaya katılan her takım aynı protokole uyacaktı.

Mesaj da aynı netlikteydi:

“Kurallara uymak istemiyorsanız turnuvadan çekilebilirsiniz.”

Sonunda bir çözüm bulundu.

Tokalaşma krizi ortak fotoğraf fikriyle aşıldı.

Bugün birkaç saniyelik sıradan bir televizyon görüntüsü gibi görünen o kare, aslında Dünya Kupası tarihinin en zor fotoğraflarından biriydi.

Yirmi yıldır aynı masaya oturmayan iki ülkenin futbolcuları, birkaç dakika sonra aynı objektife bakacaktı.

İran Teknik Direktörü Celal Talebi ise oyuncularının aklında siyasetin değil futbolun olduğunu söylüyordu.

Ama o gün futbolcuların ne düşündüğünden çok, devletlerin ne düşündüğü konuşuluyordu.

Sahaya ilk çıkan futbolcular değil, devletler olmuştu.

İlk düdük çaldığında, aylardır büyütülen gerilim doksan dakikalığına yeşil zemine bırakıldı.

En azından öyle sanıldı.

Maçın ilk bölümleri, herkesin beklediğinin aksine temkinli geçti. İki takım da yalnızca rakibini değil, omuzlarına yüklenen anlamları da taşıyordu. Bir pasın, bir faulün, bir gol sevincinin bile nasıl okunacağını biliyorlardı.

Sonra 41. dakika geldi.

Hamid Estili yükseldi.

Top Amerikan ağlarına gitti.

Lyon’daki tribünlerden yükselen ses, yalnızca bir gol sevincinin sesi değildi.

Skor tabelasına bakan herkes aynı maçı izlemiyordu.

Kimileri yalnızca İran’ın öne geçtiğini gördü.

Başkaları ise, dünyanın en güçlü devletlerinden birinin yenilebileceği ihtimalini.

Aradaki fark tam da buydu.

İkinci yarıda Mehdi Mahdavikia’nın attığı golle skor 2-0 olduğunda, Lyon’daki karşılaşma artık çoktan sınırlarını aşmıştı. Kutlamalar yalnızca Tahran’da değildi.

Ortadoğu’nun farklı kentlerinde…

Latin Amerika’da…

Avrupa’nın bazı sokaklarında…

ABD’nin müdahaleci politikalarına öfke duyan milyonlarca insan, televizyon ekranındaki skora başka gözlerle bakıyordu.

Burada ince bir ayrım vardı.

İnsanların önemli bir bölümü İran rejimine duydukları hayranlık nedeniyle sevinmiyordu. Rejimin kendi halklarına yaşattıkları ortadaydı.

Kadınların mücadelesi…

Farklı halkların talepleri…

Siyasal baskılar…

Bunların hiçbiri o akşam ortadan kalkmamıştı.

Sevinç, İran’a duyulan sevgiden değil, ABD’nin yenilmez olmadığı duygusundan doğuyordu.

Belki de futbolun siyasete bıraktığı en büyük boşluk tam burasıydı.

İnsanlar bazen bir formayı değil, bir duyguyu destekler.

Bir takımı değil, bir itirazı.

Bir devleti değil, bir ihtimali.

Hakemin son düdüğü çaldığında skor tabelasında 2-1 yazıyordu.

Ama hafızalara kazınan şey skor değildi.

Dünyanın en politik Dünya Kupası maçlarından biri, futbolun bazen devletlerin kurduğu bütün cümlelerden daha güçlü konuşabileceğini göstermişti.

Aradan yirmi sekiz yıl geçti.

Lyon’daki keskin nişancılar tarihin içinde kaldı.

Ama futbolun omuzlarına yüklenen siyaset eksilmedi; biçim değiştirdi.

Bugün İran Milli Takımı yeniden bir Dünya Kupası oynuyor. Ancak bu kez tartışma futbolcuların birbiriyle tokalaşıp tokalaşmayacağı değil. Oyuncuların hangi koşullarda ülkeye gireceği, ailelerinin vize alıp alamayacağı, taraftarların tribünlere ulaşmasının hangi güvenlik süzgeçlerinden geçeceği konuşuluyor. Futbol bir kez daha devletlerin çizdiği sınırların içinde nefes almaya çalışıyor.

Bu yalnızca ABD ile İran arasındaki gerilim değil.

Bugün Dünya Kupası’nın kendisi, küresel sermayenin, güvenlik siyasetinin ve büyük devletlerin kurduğu uluslararası düzenin en görünür vitrinlerinden biri hâline gelmiş durumda. Yayın ihalelerinden sponsor tekellerine, milyarlarca dolarlık güvenlik bütçelerinden ev sahibi ülkelerin siyasal prestij hesaplarına kadar her şey aynı yapının parçası.

FIFA ise uzun zamandır bu düzenin dışında duran bağımsız bir hakem değil.

Tam tersine, çoğu zaman onun en işlevsel organizatörlerinden biri.

Bazen sessiz kalarak…

Bazen kuralları yeniden yorumlayarak…

Bazen de futbolun evrenselliğini savunurken, devletlerin koyduğu siyasal sınırları fiilen kabullenerek.

1998’de Lyon’da oynanan maçın en büyük sorusu şuydu:

Futbol, siyasetin yarattığı duvarları aşabilir mi?

Bugün soru değişti.

Futbol, artık o duvarların içinde mi oynanıyor?

Belki de bu yüzden, 1998’de daha topa dokunulmadan başlayan o maç aslında hiç bitmedi.

Çünkü mesele hiçbir zaman yalnızca ABD ile İran değildi.

Mesele, futbolun kimin oyunu olduğuydu.

Zeyno BAYRAMOĞLU kimdir?

Zeyno Bayramoğlu, futbolu yalnızca sahada oynanan bir karşılaşma olarak değil; toplumsal, siyasal ve kültürel çatışmaların görünür olduğu bir alan olarak ele alan yazılar kaleme alır. Yazıları daha önce Gazete Duvar ve Yeni Yaşam Gazetesi gibi mecralarda yayımlandı.

Taraf-Der’in kurucularından olan Bayramoğlu, Passolig karşıtı mücadelenin içinde aktif olarak yer aldı.

Benzer Haberler

Hewlêr’e bir kez daha saldırı

4'ten fazla İHA düşürüldü

Gerekçe: Sosyal medya paylaşımları

DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ gözaltına alındı

Maraş’taki okul saldırısı soruşturması

Baba 'olası kastla öldürme’den yargılanacak

‘Savcılar hangi eylemi terör sayacak?’

175 yerde ‘terör bürosu’ kurulacak

Yeni partide kimler yer alacak?

84 milletvekilinin ismi konuşuluyor

Kurtulmuş’un ‘çerçeve yasa’ mesaisi sürüyor

Bahçeli, Hatimoğulları, Bakırhan ve Ekmen'e ziyaret

‘Vakti gelmiş bir veda’ dedi

Özgür Özel: Yeni partimizi kuruyoruz