“Dünyada savaş var, bizde barış olur mu?” Bugünlerin en zor sorusu bu olsa gerek. Kürt halkının kafası iki yıldır bu sorunun cevabını bulmakla meşgul. Umudu diri tutmak için gayret ediyor fakat bu umudu besleyecek güçlü bir söz söylenmiyor, bir adım atılmıyor.
Vecdi Erbay
Önce seslerini duyuyorum adamların. Bir süre sonra görünüyorlar. Ağaçların, bir insan boyundaki çalıların arasından çıkıp bana doğru geliyorlar. Aşağıya, nehre doğru inen dar patikadan genişçe boşluğa geliyorlar peş peşe. Öndeki nehri tanıtıyor arkasından gelene. “Bak” diyor, “Sular çekilince bu alan oluştu. Bazen su yukarıya kadar çıkıyor.”
Selam verip yollarına devam ediyorlar. İkisinin de üstünde eşofman vardı. Öndeki adamın cebindeki telefondan Kürtçe bir şarkının ezgisi duyuluyordu.
Önce adamlar gözden kayboluyor, sonra sesleri. Ortalık yine sessizleşiyor. Adını bilmediğim kuşların sesi arada bölse de sessizliği rahatsız edici değil. Bahçenin ve hatta sessizliğin bir parçası gibi. Tıpkı usulca akan Dicle gibi.
Adamların indiği çamurlu patikayı, kaymamak için çalılardan destek alarak çıkıyorum. Nehir boyunca ilerliyorum. Karşı kıyıda balık tutmaya çalışan iki genç adama bakıyorum bir süre. Şort ve beyaz atlet var üzerlerinde. Biri suya giriyor, ağı topluyor ve diğerinin uzattığı eli tutarak sudan çıkıyor. Kendi aralarında konuşuyorlar ama ne dediklerini duyamıyorum.
Adamlar gidince ortalık birden sessizleşiyor. Bir kayanın üzerinde oturup Dicle’ye bakıyorum. Kendimi sessizliğin, ıssızlığın ortasında hissederek.
BAZI KORKUTUCU DÜŞÜNCELER
Kayyımın Millet Bahçesi’ne dönüştürdüğü Hevsel’in üst kısmından bir motor sesi yankılanarak geliyor. Motorun bunca gürültü çıkarmasını sağlayan aparatlar kullanılıyor olmalı. Sürücü bundan sonsuz haz duyarken çevredeki herkesi rahatsız eden, iç gıcıklayan bir ses… Yukarıdaki trafiği düşünüyorum. Yürüyüş yoluna neden arabasıyla gelir insanlar? Neden yürüyüş yapanları ürkütecek şekilde hız yaparlar? Bu soruları geride bırakacağım ama motorun sesi peşimi bırakacak gibi görünmüyor.
Az ilerideki dalı siyah bir yılana benzetiyorum. İrkiliyorum önce. Motorun sesi gibi yılan korkusu da peşime takılıyor. Üstüne basarak geçtiğim çimenlerin içinden bir yılan çıkıp bacağıma dolansa, ısırsa bacağımı… Hevsel’de bahçesi olan bir adam demişti bana, geceleri domuz sürüsü geliyor, darma duman ediyormuş ekili her şeyi. Domuzların insanlara da saldırdığını söyleyerek, “Karanlığa kalmadan şehre dön” uyarısında bulunmuştu. O gün köpek korkuma domuz korkusu da eklenmişti. Ömrüm boyunca domuz görmedim. Şimdi karşıma çıksa ne yapacağımı bilmiyorum.
Korkutucu düşünceleri dağıtmama Seydayê Cegerxwîn yetişiyor:
Min can û dil dan, dil kiriye qêrin
Go ho Cegerxwin, dil bi gul didî
Dil bi gul didî
(Canımı ve yüreğimi verdim, seslendi yüreğim
Dedi ki: Ey Cegerxwîn, değiştirdin yüreğini bir gülle
Bir gülle değiştirdin yüreğini.)
“Go ho Cegerxwîn” seslenişindeki efkarın hiçbir dile çevrilemeyeceği takılıyor aklıma. Kim bilir, belki yanılıyorum.
ADADA DÖRT KİŞİ
“Bugün doğa yürüyüşüne çıkan kimse de yok” diye aklımdan geçirirken, nehirden neşeli bir muhabbetin esintisini duyuyorum. Biraz ilerleyince, çekilen suların nehirde oluşturduğu küçük bir ada görüyorum. Dört adam piknik koltuklarına yayılmışlardı. Aralarındaki küçük sehpanın üzerinde atıştırmalık yiyecekler ve içecekler vardı. Selam verdim, aldılar ve mütevazı sofraya davet ettiler. Adamların dördü de memurdu ve müzikle ilgileniyorlardı. Dediklerine göre henüz ünlü olmamışlardı ama bazen konserlere katılıyorlardı. Belki bir gün büyük konserler de vereceklerdi.
Adamlardan biri benim gibi İzmir’de okumuştu üniversiteyi. Ortak bir yön bulunca muhabbetin kapıları kendiliğinden açılıyor. Ayaküstü sohbetin konuları, “Gazetecilik zor iş, bu sistemde memurluk daha da zor” meselesinden dünyadaki savaşlara kadar uzanıyor. Ayakta duran yeşil gözlü adam soruyor: “Dünyada savaş var, bizde barış olur mu?” Bugünlerin en zor sorusu bu olsa gerek. Kürt halkının kafası iki yıldır bu sorunun cevabını bulmakla meşgul. Umudu diri tutmak için gayret ediyor fakat bu umudu besleyecek güçlü bir söz söylenmiyor, bir adım atılmıyor.
“Yaşamak direnmek olmuş bizim için” diyor yeşil gözlü. Belirsizliğin üstesinden bu sözle gelmeye çalıştığını ifade ediyor. Sonra, “Direnmek yaşamaktı, yaşamak direnmek oldu” diyor. Kafası karışmamış aslında, sürecin sonunda barışa da diğer ihtimallere de hazır olduğunu ifade etmeye çalışıyor.
Dört adamın yanından ayrılıyorum. Taşlara basarak yukarı, patika yola çıkıyorum. Barışa giden yol imkansız değil ama Hevsel’in çamurlu patikalarında dolanmaktan binlerce kat daha zor, diye düşünüyorum.
BİR BELA BALIK: İSRAİL SAZANI
Dicle nehrinde bir sazan türü var. Burada balık tutanlar, bu sazan türüne İsrail sazanı diyorlar. Neden İsrail sazanı? Bu sazana kim ilk kez İsrail sazanı dedi? Bu soruların cevabını, Dicle’de balık tutanlardan alamadım henüz. Belki bir gün biri aydınlatır beni diye umuyorum. Eti güzel değilmiş, bunu bütün balıkçılar söylüyor. Esas marifeti ise diğer balıkların yumurtalarını yemekmiş. Balıkçılar, İsrail sazanını sevmedikleri için bir tür pirana tarif ediyorlar sanki. Bir balığa İsrail adını vermek, İsrail’i sevmemekle ilgili olabilir sanki. Tek başına balık avlamaya çalışan adamla bu düşünceyi paylaşıyorum. “Olabilir” diyor gülerek.
İki balık tutabilmişti adam ve bunlardan biri Çay, biri de İsrail sazanıydı. İçi su dolu bir poşetin içindeki balıkları bana vermek istedi, kabul etmedim. Ağı suya atacaktı, “İstersen sen at” dedi, bunu da kabul etmedim. Balıkçıların sabrına ve sessizliğine hayran olsam da hayatımda hiç balık tutmamıştım.
“Bugün balık yok” dedi. Önce Çay balığını nehre bıraktı, sonra İsrail sazanını. İsrail sazanı bir süre ölü numarası yaptı sanki, sonra hızla suyun içinde kaybolup gitti. “Bunları kuma bıraksan belki beş saat yaşar, öyle dayanıklıdır” diyor adam. Adam motorla gelmiş Dicle’ye. Ağları toplarken, “İstersen bırakayım seni” diyor. “Biraz daha yürümek istiyorum” diyerek üçüncü kez adamın teklifini geri çeviriyorum.
HEVSEL’DE BROKOLİ

Lahana ve marul mevsimi olmalı. Hevsel Bahçeleri marul, yeşil ve kara lahana ile süslenmiş gibi. Fakat Diyarbakır’da brokolinin yetiştirildiğini, ilk kez bir bahçe sahibinden öğreniyorum. Bu yıl kendisi de brokoli ekmiş. “Şansımızı denedik, brokoli ektik. Lahana fena değil ama marul para etmiyor hocam. Aslında hiçbiri para etmiyor. Ama arazi boş kalmasın diye ekip biçiyoruz” diyor.
Üç adam geliyor, selam verip az ileride toprağı eşelemeye başlıyorlar. Üçünün de ellerinde poşetler var. “Ne arıyorsunuz?” diye soruyorum. “Solucan” diye cevap veriyorlar. Solucan mı? Neden? Baraja gidip oltayla balık tutacaklarmış, solucanları da yem olarak kullanacaklar. “Merak işte abê” diyor biri, “Maksat kahveye gitmeyelim, zaman geçsin.”
Zaman geçiyor, güneş çoktan surların arkasına geçmiş. Yokuş yukarı tırmanırken balıkçının seni bırakayım teklifini reddettiğim için hafif bir pişmanlık hissediyorum. Yorulmuşum ve önümde uzun, zalim bir yokuş var çünkü. Derken bir araba geliyor. El kaldırıyorum. Buyur ediyor adam. Radyoda Ciwan Haco Dilo Rebeno şarkısını söylüyordu. Dilo Rebeno ile “Go ho Cegerxwin” seslenişleri, ancak Kürtçenin içine doğmuş olanlar için bu kadar acıklı olabilir. Keder baş tacıdır fakat o da Mardinkapı’ya varınca Hevsel’deki derin sessizlik gibi hayatın gürültüsüne bıraktı yerini.







