BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Anadilinde Eğitim, Çokdillilik ve Sorumluluklar – I

Anadilinde Eğitim, Çokdillilik ve Sorumluluklar – I
🎧 Haberi dinle0:00 / --:--

Dolayısıyla, bu tür dil politikalarına maruz kalan birey ve halkların uzun vadede anadillerini kaybetmesi kaçınılmazdır. İlgili literatür bunun sayısız örneğini sunmaktadır. Benim uzun bir süredir altını çizmeye çalıştığım konu şu: Bu politikalara maruz kalmasına rağmen hayatta kalan dil neredeyse yok, Kürtçe’nin herşeye rağmen şimdiye kadar yaşamaya devam edebilmesi neredeyse bir mucize.

M. Şerif Derince

Kürt meselesinin çözümü mücadelesinin 27 Şubat Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’ndan sonra Türkiye’de ve Suriye’de diyalog yoluyla ve demokratik entegrasyon olarak tanımlanan bir yaklaşımla yoluna devam ettiği bir süreçten geçiyoruz. Bu süreçte kapalı kapılar ardından bir takım görüşmeler ve sürecin nasıl ilerleyeceğine dair tartışmalar yapılıyor mu bilemeyiz, bilmemiz de neyi değiştirir onu bilemiyorum. Ancak bildiğimiz birşey var ki şimdiye kadar izlenen şiddete dayalı devlet politikalarının yarattığı tahribatların, ortaya çıkan sonuçların kendi kendine ortadan kalkmayacağını, hatta şekil değiştirse de eşitsizliklerin ve kısıtlamaların devam edeceğini tahmin edebiliyoruz. Irak’ta Saddam Hüseyin rejimi çöktükten sonra kurumsallaşabilen Kürdistan Bölgesel Yönetimi dahil olmak üzere, çatışma çözümü ve sonrasına odaklanan birçok araştırma bu konuda bize fazlasıyla veri sunuyor. Dolayısıyla, sembolik ve siyasal alanlarda yürütülen mücadeleleri bu işleri yapmaya soyunan bireysel ve kurumsal aktörlere bırakıp, sorunları ve insanların ihtiyaçlarını konuşmamız gerekiyor. Sadece nelerin yanlış gittiğini tespit etmekle yetinmeyip, nelerin yapılması gerektiğini ve nasıl yapılması gerektiğini de konuşmamız gerekiyor. İlgili alanlarda sonuç veren örneklerin olup olmadığını, dünyada farklı deneyimlerden neler öğrenebileceğimizi de tüm yönleriyle ve farklı perspektiflerden tartışmamız gerekiyor. Özeleştiri de dahil yapıcı bir şekilde konulara yaklaşmamız gerekiyor. Haddini aşan, ithamda bulunan, bir takım bireyleri veya aktörleri yargılayıcı tartışmaları bir tarafa bırakırsak, bu süreçte yapılacak derinlikli ve samimi tartışmaların çok değerli olduğunu düşünüyorum. (Bu tür tartışmaların geniş kitlelere yayılmasını sağlayan, başta İlke TV, NûMedya24, Spot Basın Kooperatifi ve Medyascope platformlarının çok değerli bir işlev gördüğünü belirtmem gerekiyor.)

Buradan yola çıkarak, yaklaşık 20 yıl kadardır bir parçası olduğum, araştırma ve çalışma alanım olan Kürtçe ve anadilinde eğitim konularındaki tartışmalara dair görüşlerimi bir yazı dizisi şeklinde paylaşmak isterim. Bu alanda son zamanlarda Rojava’da eğitimin hangi dillerde olacağı ve Kürtçe’nin statüsünün nasıl şekilleneceğine dair kaygılar ve halkın taleplerini dile getirdiği geniş katılımlı eylemler düzenleniyor. Türkiye’de okulların yeni eğitim ve öğretim dönemine başlamasıyla beraber, Kürtçe’nin resmi olarak tanınması ve okullarda eğitim dili olarak kullanılması için talepler ve bu taleplerin gerçekleşmesi için eylemler ve etkinlikler düzenlendi. Aynı zamanda okullarda verilen seçmeli Kürtçe dersleri için ailelere çocuklarını derslere kaydetmeleri çağrısı yapıldı. Eğitim-Sen geçtiğimiz ay kongresini gerçekleştirdi ve her zamanki gibi anadilinde eğitim konusu tartışmaların önemli konularından bir tanesiydi. Kongredeki konuşma ve sunumların yer aldığı geniş raporda, tartışmaların detayları yer alıyor. Birkaç ay önce de Diyarbakır’da “Statüden eğitime kadar müzakere için yeni bir çerçeve” sloganıyla Kürt Dil Konferansı düzenlendi, Kürtçe’nin statüsünün tanınması talep edildi. Almanya’da  faaliyetlerini sürdüren Yekmal, Rıza Baran İlkokulu adında Kürtçe-Almanca eğitim verecek bir özel okul açacağını ve herşey yolunda giderse 2027-2028 yılında eğitim-öğretime başlamayı planladıklarını duyurdu. Yekmal Akademi, 25 Kürtçe öğretmen adayının katılımıyla bir yıl sürecek öğretmen yetiştirme programının ilk adımını 11-12 Eylül tarihlerinde Bremen’de attı. Çok sayıda uzmanın seminerler vereceği programın sonunda katılımcıların, diplomalarını alarak devlet okullarında Kürtçe dil dersleri verebilecek yeterliliğe sahip olması hedefleniyor.

Tüm bunları da içeren, anadilinde eğitim ve çokdililik etrafında dönen tartışmalara dair görüşlerimi paylaşacağım yazı dizisinin ilkine, dün (17 Eylül tarihinde) NûMedya24’de yayınlanan Yüksel Mutlu’nun yazısı ile bir diyalog kurarak başlamak istiyorum. Ayrıca bu konuda söyleyecek sözü olan herkesi bu ve benzeri tartışmalara dahil olmaya davet ediyorum.

Düşüncelerimi daha iyi ifade edebilmek için öncelikle Yüksel Mutlu’nun yazısından genişçe bir alıntı yapmamız gerekiyor. Şunları aktarıyor:

Okula başladığımızda ben ve yaşıtlarım tek bir kelime Türkçe bilmiyorduk. Okula gittiğimizde herkes Kırmançki konuşuyordu. Bildiğimiz dil buydu, annelerimizden öğrenmiştik. Başka bir dünyanın, kentin ve dahi başka dillerin olduğundan habersizdik. Okula başladık. Orada başka bir dünya vardı; biz oraya ait değildik, okul da bize ait değildi. Okulda Kırmançki konuşmak yasaktı. Çocuktuk; bilmediğimiz bir dil konuşuluyordu ve bambaşka bir dünyanın içine düşmüş gibiydik. Mutsuzduk çünkü suskunduk, konuşamıyorduk. Teneffüs aralarında da konuşamıyorduk, yasaktı. Çünkü öğretmen de yerliydi; konuşsak dilimizi anlıyordu. Yasak olduğunu anlamıştık. Sanırım bu, çocuk aklımızla anladığımız ve uğradığımız ilk ayrımcılıktı. Hatırlıyorum, hepimiz bir yılı öylece, derste hiçbir şey anlamadan geçirdik. Kendimizi eve, kırlara, tarlalara zor atıyorduk. Ana dilimizi konuşmak istiyorduk, okul bize eziyet gibi geliyordu. Kırmançki konuşan her arkadaşımız dayak yiyordu. Biz de dayak yememek için teneffüslerde koşarak okul sınırlarının dışına çıkardık. Orada, yani tarlalarda, uzaklarda ana dilimizi konuşurduk. Öğretmen buna da bir çare buldu: Öğrencilerden birini gizlice muhbir olarak tutmuştu. Bizden yaşça bayağı büyüktü; bizi öğretmene şikâyet ediyor, biz de dayak yiyorduk.”

Yüksel Mutlu yazdı: Ana dilim

Yüksel Mutlu’nun bu deneyimi, cumhuriyetin kuruluşundan beri takip edilen, Türkçe dışındaki dillere yönelik şiddete dayalı dil politikalarının gündelik hayatta ve okullarda nasıl bir şekilde uygulandığını çok çarpıcı bir şekilde gösteriyor. Bu deneyimi okuyan ve anadili Kurmanci, Kırmancki/Dimili/Zazaki, Arapça, Lazca, Ermenice, Rumca, Süryanice (örnekleri çoğaltmak mümkün) dillerinden biri olup ilk defa okulda Türkçe ile karşılaşmış birçok okur, farklı şehirlerde ve farklı zamanlarda okula gitmiş olsa da, kendisinin de benzer bir deneyimden geçtiğini aktaracaktır. 2009 yılında yayınlanan ve Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Ensitüsü (DİSA) adına Vahap Coşkun ve Nesrin Uçarlar ile beraber hazırladığımız Dil Yarası isimli çalışmada, neredeyse Yüksel Mutlu’nun tarif ettiği deneyimin birebir aynısı örnekler var. Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan’ın yüzlerce bilimsel araştırmaya eşdeğer İki Dil Bir Bavul filminde aktarılan Zülküf ve diğer çocukların deneyimi de hemen aklımıza gelecektir. Ayrıca uluslararası literatürde Dilsel İnsan Hakları alanının kurucu isimlerinden birisi olan ve dilkırımı kavramını ilk defa kullanan araştırmacı olan (rahmetli) Tove Skutnabb-Kangas, sözkonusu kavramsallaştırmasını yaparken tam da Yüksel Mutlu’nun aktardığı deneyim ve Türkiye’de Kürtçe’ye yönelik dil politikaları örneği üzerinden tartışmasını yapmıştır. Uluslararası literatürede azınlıklar ve dil hakları ile ilgili yapılmış araştırmalarda Kürtçe dilinden çoğunlukla en acımasız ve şiddete dayalı dil politikalarına örnek verilirken bahsedilmektedir.

Dolayısıyla, bu tür dil politikalarına maruz kalan birey ve halkların uzun vadede anadillerini kaybetmesi kaçınılmazdır. İlgili literatür bunun sayısız örneğini sunmaktadır. Benim uzun bir süredir altını çizmeye çalıştığım konu şu: Bu politikalara maruz kalmasına rağmen hayatta kalan dil neredeyse yok, Kürtçe’nin herşeye rağmen şimdiye kadar yaşamaya devam edebilmesi neredeyse bir mucize. Bunun nasıl bir mucize olduğunu ve hangi aktörler ve süreçler sayesinde buraya kadar devam edebildiğini Kürtler ve Cumhuriyet isimli Dipnot yayınlarından çıkan kitapta (derleyenler: Ayhan Işık, Gülay Kılıçaslan, Behzat Hiroğlu, Kübra Sağır, ve Çağrı Kurt) Kürtçenin Kolektif Hafızası ve Türkiyede Varlığını Devam Ettirmesi Mucizesi başlıklı makalede ele almaya çalışmıştım. Euskera (Baskça), Cymraeg (Galce), Katalunca gibi hayatta kalabilen diller ise belli bir statü elde ettikten sonra kaybolmaya yüz tutmuşken yeniden canlandırılabilmiştir.

Yüksel Mutlu yazısının devamında şu tespiti yapıyor: “Bugün bizler değiştik, dünya değişti, toplum değişti, mücadele başka bir yola evrildi. Özgürlük, eşitlik mücadelesi yürüten Kürt hareketi dil, kültür, sanat mücadelesini yürüttü ve hâlâ bunun mücadelesini veriyor.” Bu konuda da kendisi ile aynı fikirdeyim, ancak ayrıştığımız nokta hemen sonrasında başlıyor. Tespitten sonra şöyle devam ediyor: “Peki, biz ne yapıyoruz? […] O günlerde bir kelime Türkçe bilmeyenler, bugün bir kelime Kırmancki bilmiyorlar. Biz sonraki kuşaklar, kendimize oto asimilasyon mu yaptık? Şu soruyu sormalıyız: Peki, biz ana dilimize ne kadar sahip çıkıyoruz? Ulus devlet kendi ideolojisi için elinden geleni yaptı, kısmen başardı da; peki, biz? Ana dilimiz, BM ve UNESCO tarafından yok olmaya yüz tutmuş diller arasında gösterilirken Dersim halkı Kırmanckiye yeteri kadar sahip çıkıyor mu?”

Yüksel Mutlu’nun bu sorulara kendi cevabı şu: “Kendimi de katarak söylüyorum: Çabamız yetersiz.”

Yüksel Mutlu’nun yazısı ve perspektifindeki iyi niyetten hiç şüphem yok. Aksine, bu vesileyle, anadili tartışmalarında son yıllarda sıklıkla karşılaştığım ve yanlış yürütüldüğünü düşündüğüm bir konu ile ilgili düşüncelerimi paylaşmama zemin hazırladığı için kendisine teşekkür ederim. Ancak, kendisinin da çok doğru bir şekilde tespit ettiği bir duruma — yeni devletin şiddete dayalı dil politikalarınının yarattığı sonuçlara— dair yanlış soruları sorduğunu, ayrıca bu yanlış soruların sıklıkla ve çok fazla sayıda insan tarafından — yine iyi niyetli bir şekilde—sorulduğunu belirtmem gerekir. Yanlış sorudan kastım, “biz ne yaptık?”, “kendimize oto asimilasyon mu yaptık?” ve “[Dersim] halkı Kırmanckiye yeteri kadar sahip çıkıyor mu?” şeklinde ifade edilen sorular.  Bunları yanlış bulmamın iki temel nedeni var: Birincisi böyle sorulunca verilecek cevapların kaçınılmaz olarak olumsuz olacağı ve bizi bir suçlu aramaya ve sorumluluğu olan kişileri yargılamaya yönlendirme riski; ikincisi ise anadilinin korunup gelecek nesillere aktarılması için yapılması gereken çalışmaların ve atılması gereken adımların sorumluluğunu yanlış aktörlere — bireylere ve ebeveynlere— yükleme eğilimi. Bu iki nedene ilaveten asimilasyon ve oto-asimilasyon kavramlarının, bu tartışmaya katkıda bulunmadığını, aksine yapılabilecek başka daha değerli tartışmaların önünü kapattığını düşünüyorum. Ancak, tüm bunlardan ne kast ettiğimi daha ayrıntılı ifade ettiğim görüşlerimi, yazıyı daha fazla uzatmamak için serinin sonraki iki yazısına bırakıyorum.

×M.Şerif Derince kimdir?

Hamburg Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesinde araştırma görevlisi olarak çalışmalarına devam eden Derince, Potsdam Üniversitesi’nde doktora derecesini Almanya’da okullarda Kürtçe eğitim deneyimi üzerine yaptığı araştırma ile aldı. Daha önce Yekmal ve Yekmal Akademi’de çalışan Derince, 2014-2016 yılları arasında Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nde eşbaşkan danışmanı olarak çalıştı. Boğaziçi, Sabancı ve Koç üniversitelerinde farklı dönemlerde Kürtçe eğitmeni olarak da çalışan Derince, ayrıca Toplum ve Kuram Dergisi, Zan Enstitüsü, DİSA, İstanbul Kürt Ensitüsü ve Mezopotamya Vakfı gibi kurumlarda çalışmalar yürüttü. Derince’nin birçok dergi ve kitapta anadili, anadilinde eğitim ve çokdililik konularında yazıları yayınlanmıştır.

Benzer Haberler

Kızıltepe JİTEM davasında sanıktı

Hasan Atilla Uğur adliyeye sevk edildi

18 kişi hakkında gözaltı kararı

Ünlülere yönelik yeni uyuşturucu operasyonu

Türkiye’nin ‘umut hakkı’ dosyası

AB Bakanlar Komitesi'nin Aralık ayı gündeminde

Bini aşkın akademisyenden ortak bildiri:

Meslektaşlarımızın ve LGBTİ+ hareketinin yanındayız

Husilerle S. Arabistan çatışması sürüyor

Yemen'de göç: Dramatik tablo yeniden yaşanabilir

Provokasyon uyarısı: ‘Tedbirler alınıyor’

Efkan Ala: Alt kurullar sahada çalışmalara başladı

Mahkeme ‘ihtiyati tedbir’ kararını kaldırdı:

Kayyum Gürsel Tekin'in görevine son verildi

BM 81. Genel Kurulu

Erdoğan, Trump ile görüşecek: F-35’ler hala belirsiz