Barış bazıları için konfor alanlarını dağıtır. Savaşın en tehlikeli sonuçlarından biri, düşmanlığın zamanla bir konfor alanına dönüşmesidir. Çünkü düşmanınız varsa kendinizi tanımlamak kolaydır. Kim olduğunuzu anlatmak için ne olduğunuzu söylemeniz gerekmez. Kimin karşısında olduğunuzu söylemeniz yeterlidir. “Biz” ve “onlar.” “Vatanseverler” ve “hainler.” “Bizimkiler” ve “teröristler.” “Gerçek muhalifler” ve “işbirlikçiler.”
Ercan Jan Aktaş
Barışa dair konuştuğumuzda çoğu zaman cümleye aynı ezberden devam ederiz: Herkes barış ister.
Gerçekten öyle mi?
Belki de bugün Türkiye’de bu soruyu yeniden sormanın zamanı geldi.
Çünkü bazıları için barış, şiddet ve baskıdan uzak bir yaşamın kapısını aralarken, bazıları içinse kayıp demektir. Çünkü onlar için yıllardır üzerine kurdukları düzenin sonu anlamına gelir.
O halde belki de artık şu cümleyi daha açık söylemenin zamanıdır: Barış herkese kazandırmaz.
Çünkü savaş yalnızca insanların hayatlarını kaybettiği bir çatışma hali değildir. Uzun süren savaşlar zamanla kendi siyasal ekonomisini, kendi kurumlarını, kendi söylemini ve kendi insan tipini yaratır.
Şiddet ve savaştan beslenenler vardır.
Çatışmadan güç devşirerek düşmanlık üzerinden kimlik inşa edenler vardır.
Toplumsal korkuyu siyasal sermayeye dönüştürenler vardır.
Güvenlikçi politikaları sürekli kılmak için tehdide ihtiyaç duyanlar vardır.
Ve savaşın bitmesi halinde yalnızca silahların değil, kendi imtiyazlarının da susacağını bilenler bu anlamda.
Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu mesele tam da burada düğümleniyor.
1 Ekim 2024’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde uzatılan bir el, yıllardır kapalı duran bir kapının aralanmasına vesile oldu. Ardından İmralı görüşmeleri, Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihli Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, PKK’nin silahlı mücadeleyi sonlandırma ve kendisini feshetme kararı, silahların yakılması ve sürecin Meclis zeminine taşınması geldi.
Bütün bunların ne kadarının gerçek bir demokratik dönüşüme dönüşeceğini, devletin ve siyasetin hangi adımları atacağını elbette tümden bugünden anlamak mümkün değil.
Ama bildiğimiz bir şey var: Elli yıl boyunca Ortadoğu gibi son derece zor bir coğrafyada mücadele etmiş, dinamizmini korumuş bir hareket ve onun toplumsal gerçekliği, stratejisini değiştirme ve savaştan çıkma yönünde etkili bir karar alabiliyor.
Bu küçümsenecek bir gelişme değildir.
Çünkü burada söz konusu olan, “barış güzeldir” diyen romantik bir temenni değildir.
On binlerce insanın öldüğü, kuşakların savaşla büyüdüğü, köylerin boşaltıldığı, şehirlerin yıkıldığı, cezaevlerinin, faili meçhullerin, sürgünlerin ve yasların birbirine eklendiği yarım asırlık bir tarihin içinden gelen stratejik bir tercihtir.
Üstelik bu tercih, Kürtlerin arzuladığı bütün özgürlüklerin bugün gerçekleştiği anlamına da gelmiyor.
Tam tersine.
Belki de tarihsel önemi tam burada.
Bir hareket, ulaşmak istediği bütün hedeflere bugün ulaşamasa bile savaştan vazgeçerek başka bir tarihsel kapının önünü aralamak için mücadele ediyor.
O kapının adı bugün için barıştır.
Ve şimdi asıl soru yalnızca “Kürtler ne kazanacak?” değildir.
Daha büyük bir soru var: Savaş ve şiddetten beslenen bir kesim dışında bizler/hepimiz barıştan ne kazanacağız?
Fakat bu sorunun yanında bir başka soruyu da sormamız gerekiyor: Türkiye’de barış gelirse kim ne kaybedecek?
Çünkü bugün için işin düğümlendiği yerlerden birisi de burasıdır.
Barışın önündeki en büyük engellerden biri, savaşın kendisinden çok, savaşın yarattığı çıkar alanlarıdır.
Savaşın da bir düzeni vardır
Uzun süre devam eden çatışmalar yalnızca yıkım üretmez.
Kendi düzenlerini de üretir.
Bir ülkede sürekli bir tehdit algısı varsa, güvenlik siyaseti olağan siyasetin önüne geçer. Olağanüstü tedbirler olağanlaşır.
Devletin güvenlik aygıtları büyür. Siyasal dil sertleşir. Toplum sürekli “düşman” üzerinden tarif edilmeye başlanır.
Bir süre sonra savaş yalnızca cephede yaşanmaz.
Meclise girer.
Televizyon ekranlarına girer.
Gazetelere girer.
Sosyal medyaya girer.
Okullara girer.
Ailelerin hafızasına girer.
Ve sonunda insanların zihnine yerleşir.
Bütün bunlar militarizmin kendisidir.
İşte bu aşamadan sonra savaşın sona ermesi yalnızca silahların bırakılması anlamına gelmez.
Savaş üzerinden kurulmuş bir dünyanın da sona ermesi anlamına gelir.
Bu dünyada herkes aynı ölçüde çıkar sahibi değildir.
Kimi için savaş bir iktidar alanıdır.
Kimi için bir kariyer alanıdır.
Kimi için ekonomik bir rant alanıdır.
Kimi için bir ideolojik varoluş alanıdır.
Kimi içinse yıllardır taşıdığı kimliğin ve düşmanlığın temelidir.
Bu nedenle barışın önündeki direnç yalnızca “barış istemeyen kötü insanlar” meselesi değildir.
Daha derin bir meseleyle karşı karşıyayız: Bazı insanlar ve yapılar savaşsız bir dünyada kendilerini nasıl tarif edeceklerini bilmiyorlar.
Barış bazıları için konfor alanlarını dağıtır. Savaşın en tehlikeli sonuçlarından biri, düşmanlığın zamanla bir konfor alanına dönüşmesidir. Çünkü düşmanınız varsa kendinizi tanımlamak kolaydır. Kim olduğunuzu anlatmak için ne olduğunuzu söylemeniz gerekmez.
Kimin karşısında olduğunuzu söylemeniz yeterlidir.
“Biz” ve “onlar.”
“Vatanseverler” ve “hainler.”
“Bizimkiler” ve “teröristler.”
“Gerçek muhalifler” ve “işbirlikçiler.”
Bu ikili dünyada siyaset yapmak kolaydır. Sorgulamak gerekmez. Karmaşık sorularla uğraşmak gerekmez. Karşınızdakini anlamaya çalışmak gerekmez. Çünkü düşmanlık, bütün bu zahmetlerden kurtarır.
İşte barış tam da bu nedenle bazılarını rahatsız eder. Çünkü barış, insanı düşmansız bırakır. Ve düşmansız kalınca insan kendisine şu soruyu sormak zorunda kalır: Ben şimdi kendimi ne üzerinden tanımlayacağım?
Bu soru yalnızca milliyetçi ve militarist çevreler için geçerli değildir.
Kendilerini sistem karşıtlığı, özgürlük, demokrasi, sosyalizm, insan hakları ve halkların kardeşliği üzerinden tanımlayan bazı çevreler açısından da aynı sorunun sorulması gerekir.
Elbette kaygıları olabilir.
Elbette devlete güvenmeyebilirler.
Elbette sürecin samimiyetini sorgulayabilirler.
Kürtlerin haklarının pazarlık konusu yapılmasından endişe edebilirler.
Geçmiş çözüm sürecinin yarattığı hayal kırıklıklarını hatırlayabilirler.
Bunların hepsi anlaşılabilir.
Ama bir noktadan sonra başka bir soru sormak gerekir: Savaşı sona erdirme ihtimali neden bazıları için bu kadar büyük bir huzursuzluk yaratıyor?
Eğer savaşın bitmesine dair her ihtimal, önce bütün taleplerin eksiksiz biçimde kabul edilmesi şartına bağlanıyorsa, o zaman barış için gerçekte ne zaman hazır olacağız?
Çünkü barış müzakereyi gerektirir. Barış, herkesin istediği her şeyi aynı anda elde etmesi değildir. Barış, farklı tarafların birbirlerinin varlığını kabul ederek birlikte yaşayabilecekleri yeni bir siyasal zemin kurmasıdır.
Faşizan siyaset barıştan neden korkar?
Burada daha sert bir gerçekle yüzleşmek gerekiyor. Faşizan siyasal zihniyetin temel özelliklerinden biri, toplumu sürekli bir tehdit ve düşmanlık ilişkisi içinde tarif etmesidir. Böyle bir siyaset farklılıkla birlikte yaşamayı değil, farklılığı tehdit olarak görür.
Çoğulluğu zayıflık sayar.
Uzlaşmayı taviz olarak görür.
Müzakereyi ihanetle karıştırır.
Eleştiriyi düşmanlık olarak algılar.
Ve toplumu “biz” ve “onlar” diye ikiye ayırarak kendi varlığını sürekli yeniden üretir. Böyle bir siyasal kültür için barış son derece tehlikelidir. Çünkü barış, düşmanı sıradanlaştırır. Düşmanlaştırılan insanı yeniden insan haline getirir. Onunla konuşmayı mümkün kılar. Onunla aynı şehirde, aynı ülkede, aynı siyasal düzen içinde yaşama ihtimalini ortaya çıkarır. Ve en önemlisi, olağanüstü hali olağan olmaktan çıkarır.
Bu nedenle bazı siyasal yapılar için savaşın bitmesi yalnızca bir güvenlik meselesi değildir. Bir iktidar meselesidir.
Savaş biterse bazı söylemler anlamını yitirir. Bazı kariyerler biter. Bazı ekranlar susar. Bazı kurumların genişleyen yetki alanları sorgulanır. Bazı ekonomik çıkarlar ortadan kalkar. Bazı siyasal partilerin varlık gerekçeleri yeniden tartışılır.
Bazı gazetecilerin, yorumcuların, kanaat üreticilerinin yıllardır kullandıkları dil anlamsızlaşır.
Bazı örgütlerin ve çevrelerin kendilerini tanımladıkları ideolojik zemin çöker.
Ve belki de en önemlisi, yıllardır “savaş zorunludur” diyerek topluma sunulan kader fikri dağılır. Kitlesel bir şekilde vicdani ret talepleri yükselir.
İşte bu yüzden barışla herkes kazanmaz.
Barışın kaybettireceği şeyler vardır. Bunu söylemek barış karşıtlığı değildir. Tam tersine. Barışı gerçek anlamda savunmanın ön koşuludur. Çünkü barışın önündeki dirençleri anlamadan barışı savunmak, yalnızca iyi niyetli bir dilek üretmek olur.
Barış bazılarına imtiyaz kaybettirebilir. Bazılarına rant kaybettirebilir. Bazılarına siyasal görünürlük kaybettirebilir. Bazılarına ideolojik üstünlük kaybettirebilir. Bazılarına yıllardır içinde yaşadıkları konfor alanını kaybettirebilir.
Ama barışın kazandıracağı şeyler bunlardan çok daha büyüktür.
Her şeyden önce bir toplumun geçmişiyle yüzleşebilmesi.
Ve Türkiye’nin yarım asırlık bir çatışmanın içinden çıkarak kendisini yeniden kurabilmesi.
Asıl mesele barışa kimin hazır olduğu. Bugün Türkiye’nin önünde tarihsel bir fırsat var. Ancak bu fırsat yalnızca devletin ya da PKK’nin atacağı adımlarla belirlenmeyecek. Toplumun da kendi savaş dilini sorgulaması gerekecek. Çünkü savaş yalnızca devletin ürettiği bir şey değildir.
Zamanla toplumun içine de yerleşir.
Düşüncelere, korkulara, reflekslere ve hatta muhalefetin diline bile sızar.
Bu nedenle barış, yalnızca silahların bırakılması değildir.
Barış aynı zamanda düşman üretme alışkanlığından vazgeçmektir.
Barış, yalnızca çatışmanın sona ermesi değildir.
Çatışmadan beslenen siyasal kültürün de sona ermesidir.
Barış, yalnızca yeni yasaların yapılması değildir.
İnsanların birbirlerini yeniden yurttaş olarak görmeye başlamasıdır.
Ve belki de en zor olanı budur.
Çünkü savaşmak bazen barışmaktan daha kolaydır.
Savaşmak için karşınızdakinin insanlığını görmezden gelmeniz yeterlidir.
Barışmak için ise onun varlığını kabul etmeniz gerekir… barışmaya cesaret etmek iyidir.







