BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

İsyandan Silahsızlanmaya:

1914 Affı, 1928 Tecil Kanunu ve 2026 Çerçeve Yasası Üzerinden Devletin Kürt Meselesinde Hukuk Siyaseti

İsyandan Silahsızlanmaya:

🎧 Haberi dinle0:00 / –:–

1914 Bitlis İsyanı sonrasında Osmanlı hükümetinin başvurduğu af, 1928 tarihli 1239 sayılı Kanun ve 2026 tarihli 7595 sayılı Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun, birbirlerinden son derece farklı tarihsel koşullarda ortaya çıkmış olsalar da bu bakımdan aynı uzun tarihsel çizgi içerisinde değerlendirilebilirler.

Sedat ULUGANA

Türkiye’deki Kürt meselesinin tarihini yalnızca isyanlar, askerî harekâtlar ve siyasal teşeküller üzerinden okumak eksik bir tarih anlatısı üretir zannımca. En az bunlar kadar önemli olan bir başka alan, devletin isyanların belirli aşamalarında başvurduğu “af”, “tecil”, “teslim olma” mekanizmalarıdır. Örneğin 1914 Bitlis İsyanı sonrasında Osmanlı hükümetinin başvurduğu af, 1928 tarihli 1239 sayılı Kanun ve 2026 tarihli 7595 sayılı Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun, birbirlerinden son derece farklı tarihsel koşullarda ortaya çıkmış olsalar da bu bakımdan aynı uzun tarihsel çizgi içerisinde değerlendirilebilirler.

Bu üç düzenlemenin ortak noktası, devletin siyasal Kürt sorunu karşısında askerî kuvvet kullanımının belirli bir aşamasından sonra hukuku da isyanı sona erdirmenin, silahlı güçleri ayrıştırmanın ve siyasal alanı yeniden düzenlemenin bir aracı olarak kullandığını göstermeleridir. Ancak aralarında çok önemli bir başka ortaklık daha vardır: Üç örnekte de devlet doğrudan ve koşulsuz bir “genel af” mantığından uzak durmaktadır; hukuki düzenlemeyi belirli şartlara, belirli kişilere, belirli fiillere ve özellikle devlet otoritesinin yeniden kabul edilmesine bağlamaktadır.

1914: Bitlis Kent İsyanından Dünya Savaşı’na

1914 Bitlis İsyanı, II. Meşrutiyet döneminin son yıllarında Kürdistan’da ortaya çıkan siyasal ve askeri direnişin en önemli örneklerinden biriydi. Molla Selim, Şeyh Şahabeddin ve Seyyid Ali gibi Halidi-Nakşibendi şeyhlerinin öncülük ettiği hareket bastırılmış; bazı önderler idam edilmiş, bazı direnişçiler hapsedilmiş veya sürgüne gönderilmişti. Bilindiği üzere Molla Selim ise Rus Konsolosluğu’na sığınmıştı.

Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte birkaç ay önce “asi” olarak cezalandırılan Kürtlerin bir kısmı Osmanlı hükümeti açısından potansiyel askerî ve toplumsal müttefiklerdi artık. Bitlis Vilayeti’nin talebi üzerine isyana katılmaları nedeniyle Sivas, Ankara, Medine, Taif ve başka yerlerde sürgünde veya hapiste bulunanların serbest bırakılması gündeme geldi. Osmanlı arşiv belgelerine göre, 1914 sonlarında Bitlis İsyanı dolayısıyla tutuklu, mahkûm veya sürgünde bulunanların önemli bir bölümü affedildi. Lakin Molla Selim bu affın dışında bırakıldı. Çünkü garnizon kumandanı Celal paşa tarafından “af seni de kapsıyor” denilerek Konsolosluktan çıkmaya teşvik edildi ve Bitlis meydanında derhal idam edildi.

Bu örnekte de görüleceği üzere 1914 Affı , Osmanlı devleti için dahili ve harici bir jeopolitik güvenlik aracıydı. Dahilde Molla Selim gibi etkili bir direniş önderinden kurtulduğu gibi, hariçte de isyanın mahiyetini ecnebi savaş kuvvetlerine karşı kullanma yoluna gidildi. Zira Rusya ile savaş başlamıştır. Osmanlı-Rus hududunun büyük bölümü Kürdistan coğrafyasından geçmektedir. Birkaç ay önce cezalandırılan bir aşiret reisinin veya şeyhin savaş koşullarında Rusya’ya yönelmesi, devlet açısından yerel bir asayiş probleminden çok daha büyük sonuçlar yaratacaktı. Öyle ki Affın olası etkilerine dair bir rapor kaleme alan İhsan Paşa’ya göre “Kim suç işledi?” sorusunun yerine “Kim bundan sonra devletin yanında yer alacak?” sorusu sorulmalıydı. Kısacası devlet geçmişteki fiili tamamen unutmaz; fakat gelecekteki “sadakat”i geçmişteki suçtan daha değerli hâle getirir.

1928 Kanunu: Af Değil, Tecil

On dört yıl sonra Cumhuriyet hükümeti benzer fakat hukuk tekniği bakımından daha sofistike bir yöntem geliştirdi. 9 Mayıs 1928 tarihinde kabul edilen 1239 sayılı Şark mıntıkasında muayyen vilâyet ve kazalardaki ceraim takibatı ile cezalarının tecili hakkında Kanun, adından da anlaşılacağı üzere klasik anlamda bir genel af değildi. TBMM kayıtlarında da kanun açık biçimde “takibat ve cezaların tecili” düzenlemesi olarak geçmektedir. Nitekim aktüel sürecin başlangıcında da Uçum ve şürekası bu hususu defaatle dile getirdiler. “Af ve tecil ayrımı” son derece önemlidir. Af, devletin belirli suçların hukuki sonuçlarını ortadan kaldırması anlamına gelirken tecil, suç kategorisini ortadan kaldırmadan devletin soruşturma, kovuşturma veya cezanın infazını belirli koşullarla askıya almasını mümkün kılıyordu. Nitekim 1928 düzenlemesi Diyarbakır, Elazığ, Bitlis, Van, Hakkâri, Mardin, Urfa, Siirt, Bayazıt ve Malatya gibi geniş bir Kürt coğrafyasını kapsıyordu. Firarda bulunanların üç (3) ay içinde yetkili makamlara teslim olması şartı getiriliyordu.

Velhasıl Kanunun ortaya çıktığı tarih de tesadüfi değildi. 1925 Hareketi yani Şeyh Said İsyanı bastırılmış fakat silahlı mahiyet ortadan kalkmamıştı. Suriye ve Lübnan’da Xoybûn örgütleniyor, Ağrı Dağı çevresindeki direniş giderek genişliyor, İran, Irak ve Suriye sınırlarının ötesine geçmiş Kürt aşiret reisleri, Halidi şeyhler ve siyasi aktörler (bedirhan ve Cemîl paşa aileleri efradı, İstanbul menşeli Kürt cemiyetlerine üye aydınlar) Cumhuriyet hükümeti açısından ciddi bir güvenlik problemi oluşturuyordu.

Daha çok teknokratlardan oluşan dönemin cumhuriyet hükümetinin elinde ise “askerî bastırma ve hukuki geri dönüş kapısı” gibi birbirini tamamlayan iki araç bulunuyordu. Öyle ki 1928 Kanunu’nun temel siyasal işlevi burada yatmaktadır. Devlet, silahlı direnişin tamamını aynı anda askerî yöntemlerle ortadan kaldırmaya çalışmak yerine onun içerisinden bazı unsurları çekmeye çalışıyordu. Teslim olan ile olmayan, ülkeye dönen ile sınırın ötesinde kalan, devletle yeniden ilişki kuran ile silahlı mücadeleyi sürdüren birbirinden keskin bir şekilde ayrılıyordu. Başka bir ifadeyle 1928 kanunu, burada yalnızca cezalandırmanın yani “tedib ve tenkil”in değil, “isyancı koalisyonu parçalama”nın da aracıydı. Nitekim dönemin devlet yazışmalarında yurtdışında bulunan firari aydın, eski asker ve aşiret mensubu Kürtlerin çıkarılan düzenlemelerden yararlanarak Türkiye’ye dönmeleri hükümet tarafından olumlu bir gelişme olarak değerlendirilir. Kısacası, Osmanlı İmparatorluğu ile Cumhuriyet arasında rejim bakımından nitelikli bir kopuş bulunmasına rağmen bu iki örnek devletin Kürdistan’daki silahlı direnişi yönetme tekniği bakımından dikkate değer bir süreklilik gösterir. Yani 1914’te formül kabaca şöyledir: “İsyanı bastır. Önder kadroyu tasfiye et. Geri kalanlara af getir. Savaş koşullarında yeniden sadakat üret.” 1928’de ise; “isyanı bastır. sınır ötesindeki silahlı örgütü ayrıştır, teslim olana hukuki imkân tanı. Geri dönmeyenleri askerî hedef hâline getir.” Anlayacağınız her iki modelde de hukuki yumuşama devlet otoritesinin alternatifi değildir. Tam tersine, askerî üstünlük kurma amacının tamamlayıcılarıdır.

2026 Çerçeve Yasası: Bir Asır Sonra Aynı Hukuk Tekniğinin Yeni Biçimi

Anakronizme düşmeden, bu tarihsel arka plan 2026 yılında kabul edilen 7595 sayılı Kanun’u değerlendirmek açısından özellikle önemlidir. 10 Ağustos 2026’da kabul edilen Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun, kamuoyunda sıklıkla “çerçeve yasa” olarak anılmasına rağmen, bilindiği üzere hukuken doğrudan bir genel af düzenlemesi değildir. Kanunun merkezinde yine erteleme yani “tecil” mekanizması bulunmaktadır. Bu açıdan 2026 düzenlemesi, teknik bakımdan 1928’e son derece benzemektedir. Temel fark 1928’de üç ay, aradan geçen 98 yıl sonra üç ay daha artırılarak başvuru süresini altı aya çıkarmasıdır.

Elbette mezkur kanunun uygulanabilmesi öncelikle PKK’nin silahsızlanmasına ve bu durumun devlet kurumlarınca tespit edilmesine ve bunun Millî Güvenlik Kurulu kararıyla teyit edilmesine bağlanmıştır. Bundan sonra soruşturma ve kovuşturmaların ya da mahkûmiyet hükümlerinin infazının ertelenmesi mümkün hâle gelmektedir. Dolayısıyla 2026’da uygulanması ön görülen yasa “af sonra silah bırakma” şeklinde değil, “silah bırakma, devlet tarafından tespit ve hukuki sonuç” şeklinde kurulmuştur. Bu fark önemlidir. Bu hukuki imkân, çatışmanın sona ermesini sağlamak üzere peşinen imkan vermemekte; silahların tasfiyesinin doğrulanmasını hukuki mekanizmanın ön şartı hâline getirmektedir.

Dahası, düzenlemeden yararlanmak isteyenlerin belirlenen süre içerisinde başvurması gerekmektedir. Kanun, ilgili MGK kararının yayımlanmasından sonra altı aylık bir başvuru süresi öngörmektedir. Burada 1928’deki yaralanma süresiyle yapısal bir benzerlik ortaya çıkar. 1928’de devlet 3 ay süre tanımaktaydı. Sağ olsunlar aradan geçen 98 yılda Kürt meselesinde bayağı yol katederek 2026 yılında 6 ay süre tanımaktadırlar. Yani aradan yaklaşık bir yüzyıl geçmiş olmasına rağmen devletin kullandığı hukuk tekniğinin temel mantığında belirgin bir süreklilik vardır. Elbette benzerlik, özdeşlik değildir. 1914 Osmanlı İmparatorluğu’nun dünya savaşına girdiği ve imparatorluğun geleceğinin belirsizleştiği bir dönemdir. 1928 ise tek parti rejiminin kuruluş yılları, Şark Islahat Planı, Umumi Müfettişlik sistemi, partial katliamlar ve olağanüstü güvenlik mekanizmalarının yürürlükte bulunduğu monopart bir düzen periyodunu teşkil ediyordu.

2026 Türkiye’si ise anayasal vatandaşlık, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, uluslararası insan hakları hukuku, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadının bulunduğu bambaşka bir hukuki evrende bulunsa da norm dışı devlet mekanizmasının gayr-i hukuki tarihsel referanslardan vazgeçmediği anlaşılıyor. Bu bağlamda bu üç kanunu bir “devlet pratiği genealogisi” içerisinde incelemek son derece anlamlı olacaktır.

Sedat ULUGANA kimdir?

Kürt tarihçisi, yazar. Çeşitli dergi ve kitap derlemelerinde Kürt sorunu, Kürt mîrlikleri tarihi, Ermeni soykırımı, aşiret antropolojisi ve sözlü Kürt tarihi gibi konularda pek çok çalışması yayımlandı, Kürt tarihi üzerine çok sayıda kitabı vardır.

Benzer Haberler

Irak’taki IŞİD’lilerin ilk grubu Ankara’ya getirildi:

184 kişilik listede Gar Katliamı'nın firari sanığı da var

Tutuklama, kayyum, işkence, ölüm…

İHD'den 2025 yılı insan hakları ihlalleri raporu

10 personel kayıp

Silivri'de batan geminin konumu tespit edildi

Şiddet görüntüleri ortaya çıkmıştı

Berhan Şimşek, CHP MYK üyeliğinden istifa etti

Oğlu ve gelini de ifadeye çağrıldı

Melih Gökçek: Savcılığa ifade verdim, bu ifadenin gizliliği var

Dört CHP’li AKP’ye geçti

Üsküdar’da sandalye hesabı değişti