BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Mekke’den sonra

Amerikan güvenlik tekelinin aşınması ve Ortadoğu’da yeni düzen arayışı

Mekke’den sonra

🎧 Haberi dinle0:00 / –:–

NATO ile Mekke Paktı bugün birbirlerinin alternatifi değildir. Fakat gelecekte kriz coğrafyaları kesişebilir. Pakistan–Hindistan çatışması, Körfez savaşı veya Türkiye–İsrail gerilimi gibi senaryolarda Ankara’nın iki ayrı güvenlik sistemindeki pozisyonu daha karmaşık hâle gelebilir. Bu nedenle Türkiye’nin üyeliği paktın hem en büyük varlıklarından hem de en büyük kurumsal bilmecelerinden biridir.

Doğu Ergil

Büyük güçlerin hegemonyaları çoğu zaman askerî yenilgileriyle sona ermez. Daha önce başka bir şeyi kaybederler: Vazgeçilmezliklerini.

7 Ağustos 2026’da Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan liderlerinin Mekke’de imzaladığı Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın jeopolitik önemi tam da burada aranmalıdır.

Anlaşma, taraflardan birine yönelik saldırının üçüne birden yapılmış sayılmasını öngörüyor. Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan bu hükmün teknik bakımdan NATO’nun 5. maddesindeki kolektif savunma ilkesine benzediğini söyledi. Anlaşma ayrıca düzenli siyasi-askerî istişare mekanizmaları ve Suudi Arabistan’da sürekli bir sekretarya öngörüyor. Fakat henüz NATO benzeri bütünleşik komuta yapısına, ayrıntılı müşterek savunma planlarına veya önceden tanımlanmış kuvvet taahhütlerine sahip değil. (Reuters)

Dolayısıyla “Müslüman NATO” etiketi dikkat çekici olmakla birlikte analitik olarak yanıltıcıdır. Mekke’de doğan şey şimdilik NATO’nun İslami muadili değildir. Daha önemli ve belki daha tarihsel olan, Washington’ın üç önemli ortağının kendi aralarında doğrudan bir güvenlik garantisi tesis etmesidir.

Türkiye Amerika Birleşik Devletleri’yle ittifakını sona erdirmedi. NATO’dan çıkmadı. Suudi Arabistan Washington’la askerî ilişkilerini tasfiye etmedi; tersine iki ülke arasındaki savunma bağları son yıllarda yeni mekanizmalarla genişlemeye devam etti. Pakistan da Çin’le stratejik ortaklığını Amerikan ve Körfez ilişkilerinin yerine koymuş değildir (ABD Savunma Bakanlığı).

Üç ülkenin yaptığı daha ihtiyatlı fakat uzun vadede daha dönüştürücü olabilir:

Güvenliklerinin tek kaynağının Washington olmadığını ilan etmeleri.

Mekke Paktı bu nedenle Amerikan düzeninin çöküşünü değil, Amerikan merkezli güvenlik düzeninin tekelini kaybetmeye başlamasını temsil ediyor olabilir.

Açık ki bu ikisi aynı şey değil. Ve aralarındaki fark, Ortadoğu’nun önümüzdeki on yılını anlamak açısından belirleyici olabilir.

Amerikan Düzeni Kaybolmuyor; Tek Merkezliliğini Kaybediyor

İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin Ortadoğu’daki güvenlik mimarisi Avrupa’daki NATO sistemine hiçbir zaman tam olarak benzemedi. Washington bölgede tek bir kolektif güvenlik örgütü kurmak yerine, kendisini merkeze yerleştiren ikili ve çok taraflı ilişkiler ağı oluşturdu.

Suudi Arabistan petrol ve rejim güvenliği bakımından Amerika’ya yaslandı. Körfez monarşileri Washington’ın askerî varlığına güvendi. İsrail Amerikan desteğiyle benzersiz bir askerî üstünlük elde etti. Türkiye NATO üzerinden Atlantik güvenlik sisteminin parçası oldu. Pakistan ise Soğuk Savaş’tan Afganistan’a kadar değişen dönemlerde Washington’la stratejik ortaklıklar geliştirdi.

Bu yapı, siyaset biliminin klasik deyimiyle bir (merkez-ve-kollar) sistemiydi: Merkezde ABD, çevrede ise Washington’la ayrı ayrı ilişki kurmuş bölgesel ortaklar.

Bölge devletlerinin birbirleriyle geliştirdiği güvenlik ilişkileri, çoğunlukla Amerikan merkezinin alternatifi değil tamamlayıcısıydı.

Şimdi değişen budur. Amerika hâlâ sistemin en güçlü aktörüdür. Ancak artık sistemin tek düzenleyici merkezi değildir.

Ortadoğu devletleri Washington’dan vazgeçmeden birbirlerine yöneliyor; Çin’le ekonomik ilişkilerini geliştiriyor; kendi savunma sanayilerine yatırım yapıyor; yeni diplomatik platformlar oluşturuyor ve güvenlik portföylerini çeşitlendiriyor.

Bu nedenle yaşanan dönüşümü “Amerikan sonrası Ortadoğu” olarak tanımlamak erkendir.

Daha doğru ifade şudur: Amerikan tekelinden Amerikan ağırlıklı çoğulculuğa geçiş.

Hegemonya Her Şeyden Önce Güven Meselesidir

Bir büyük gücün hegemon olması yalnızca daha fazla uçak gemisine, askerî üsse veya ekonomik kaynağa sahip olması anlamına gelmez.

Hegemonya aynı zamanda başkalarının geleceğe ilişkin hesaplarının içine yerleşebilme kapasitesidir.

Bir Amerikan müttefiki kriz çıktığında şu varsayımla hareket ediyorsa sistem işlemektedir: “Tehlikeye düşersem Washington gelecektir.”

Fakat soru değişmeye başladığında hegemonik düzen de değişmeye başlar:“Washington yardıma gelir mi?”

İkinci soru: “Gelmezse başka kim gelebilir?”

İttifak sistemlerinin aşınması tam bu ikinci soru ortaya çıktığında başlar.

Ortadoğu’nun son yıllardaki deneyimi, bölgesel başkentleri tam da bu soruya yöneltti. İran’la savaş, İsrail’in bölgesel askerî erişiminin genişlemesi, Yemen ve Kızıldeniz’deki istikrarsızlık, Washington’ın önceliklerindeki dalgalanmalar ve büyük güç rekabetinin Asya’ya kayması, bölge ülkelerini risklerini çeşitlendirmeye teşvik etti.

Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan yakınlaşması, daha Ocak 2026’da Chatham House tarafından Ankara’nın daha geniş hedging, yani stratejik risk dağıtma siyasetinin parçası olarak değerlendiriliyordu. (Chatham House)

Hedging ittifaktan çıkmak değildir.

Tam tersine, ittifakın yetersiz kalabileceği ihtimaline karşı ikinci ve üçüncü sigorta poliçelerini edinmektir. Mekke Paktı bu sigortaların askerî biçimidir.

Mekke Bir Başlangıç Değil, Birikimin Sonucudur

7 Ağustos anlaşmasını tek başına ele almak, onu olduğundan daha ani bir gelişme gibi gösterir.

Oysa yeni yapı birkaç yıldır oluşmaktadır.

Pakistan ve Suudi Arabistan 17 Eylül 2025’te Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması’nı imzaladı. Anlaşma, taraflardan birine yönelik saldırının diğerine yönelik saldırı sayılması ilkesini zaten kabul etmişti. IISS (Uluslararası Stratejik Çalışmalar Enstitüsü) bu anlaşmanın Ortadoğu ve Güney Asya güvenlik sistemleri arasında yeni bağlantılar yarattığına dikkat çekmişti. (Pakistan Dışişleri Bakanlığı).

Türkiye’nin eklenmesi, var olan ikili düzenlemeyi coğrafi ve stratejik olarak değiştirdi.

Buna paralel başka bir hat da gelişiyordu. Türkiye, Mısır, Pakistan ve Suudi Arabistan dışişleri bakanları 21 Haziran 2026’da Kahire’de R4 formatında bir araya gelerek bölgesel ve uluslararası güvenlik konularında daha yakın koordinasyon arayışını ortaya koydular. (TC Dışişleri Bakanlığı)

Dolayısıyla Mekke Paktı bir zirvede üretilmiş diplomatik yaratıcılıktan çok, uzun süredir gelişen bölgeselleşmenin kurumsal ifadesidir.

Bu ayrım sürdürülebilirliği açısından önemlidir. Diplomatik jestler kolay kaybolur. Önceden oluşmuş askerî, ekonomik ve siyasi çıkar ağları üzerine kurulan anlaşmaların yaşama şansı daha yüksektir.

Üç Ülke, Üç Ayrı Stratejik Sermaye

Paktın cazibesinin bir bölümü üyelerinin benzerliğinden değil, farklılığından kaynaklanmaktadır.

Suudi Arabistan büyük finansal kaynaklara, enerji gücüne ve Arap dünyasının merkezindeki siyasi ağırlığa sahiptir.

Türkiye NATO tecrübesi, gelişen savunma sanayii, askerî teknoloji kapasitesi ve farklı bölgelerde operasyon yürütme deneyimi getiriyor.

Pakistan ise büyük ve savaş tecrübesine sahip bir ordunun yanında nükleer güç statüsüne sahiptir.

Kâğıt üzerinde bu kombinasyon etkileyicidir: sermaye + savunma sanayii + askerî kapasite + nükleer caydırıcılık.

Fakat burada ittifak teorisinin temel paradokslarından biri ortaya çıkıyor: Üyelerin birbirini tamamlaması ittifakı güçlendirebilir. Fakat üyelerin güvenlik önceliklerinin birbirinden fazla uzaklaşması ittifakı zayıflatabilir.

Pakistan için Hindistan vazgeçilmez stratejik referanstır.

Suudi Arabistan için Körfez, İran, Yemen, Kızıldeniz ve enerji altyapısının korunması daha acildir.

Türkiye’nin güvenlik haritasında Suriye, Irak, Doğu Akdeniz, İran, İsrail ve NATO’nun Avrupa güvenliği iç içe geçmiştir.

Bu farklılık bugün paktın esnekliğini artırıyor olabilir. Yarın ise onun en ciddi kırılma noktası hâline gelebilir.

Asıl Soru: Pakt Sürdürülebilir mi?

Yeni ittifakları kurmak, onları sürdürmekten daha kolaydır.

Devletler ortak kaygılar altında hızla yakınlaşabilir. Fakat kalıcı ittifaklar ortak bir korkudan fazlasını gerektirir: Tehdit tanımı, kurumlar, kuvvet planlaması, maliyet paylaşımı, siyasi güven ve kriz sırasında kimin ne yapacağına ilişkin öngörülebilirlik.

Mekke Paktı’nın geleceğini belirleyecek esas mesele bu olacaktır.

 Ortak Düşman Olmadan Ortak Savunma Mümkün mü?

Pakt hiçbir ülkeyi açıkça düşman ilan etmiyor. Ankara da anlaşmanın İran veya başka bir ülkeye karşı kurulmadığını vurguladı. (AP News)

Bu stratejik muğlaklık bugün avantajdır. İran’ı otomatik olarak karşı cepheye itmez. Suudi Arabistan’ın diplomatik esnekliğini korur. Türkiye’nin NATO ilişkilerini zorlamaz. Pakistan’ın Çin ve İran ilişkilerini riske atmasını önler.

Fakat aynı muğlaklık, ciddi bir kriz sırasında dezavantaja dönüşebilir. Bir Pakistan–Hindistan çatışması “Pakistan’a saldırı” sayılacak mıdır? Suudi Arabistan ile Yemen merkezli bir savaş aynı hükmü harekete geçirir mi?

Türkiye ile İsrail arasında Suriye kaynaklı bir askerî çatışma yaşanırsa Riyad ve İslamabad Ankara’nın yanında savaşa girer mi?

İttifakların gerçek gücü barış dönemindeki bildirilerden değil, çatışma hallerinde bu sorulara verebildikleri cevaptan doğar.

Mekke Paktı uzun yaşayacaksa saldırı, savunma ve yükümlülük kavramlarını açıklığa kavuşturmak zorunda kalacaktır.

Deklarasyondan Kuruma Geçebilecek mi?

NATO’nun gücü yalnız Washington Antlaşması’nın 5. maddesinden kaynaklanmaz.

Maddeyi inandırıcı yapan devasa kurumsal altyapıdır: Ortak komuta, harekât planları, müşterek tatbikatlar, istihbarat paylaşımı, lojistik standartlar, birlikte çalışabilir silah sistemleri ve onlarca yıllık bürokratik öğrenme.

Mekke Paktı bugün bu altyapının çok azına sahiptir. Reuters’ın haberine göre anlaşma güçlü bir siyasi taahhüt içermekle birlikte belirli askerî katkıları ayrıntılandırmıyor. (Reuters)

Sekretarya önemli bir başlangıçtır. Ama sekretarya ittifak değildir. Gerçek sürdürülebilirliğin testi şu alanlarda gelecektir: Müşterek planlama, ortak tatbikatlar, hava ve füze savunması, deniz güvenliği, istihbarat paylaşımı, askeri lojistik, savunma sanayii tedarik zincirleri ve kriz komuta mekanizmaları.

Bunlar kurulamazsa Mekke Paktı güçlü bir siyasi irade beyanı fakat zayıf bir askerî kurum olarak kalabilir. Kurulabilirse bölgesel düzen değişmeye başlar.

Nükleer Muğlaklık Yönetilebilir mi?

Pakistan’ın varlığı ittifaka benzersiz bir boyut kazandırıyor:

Pakistan nükleer silaha sahiptir. Suudi Arabistan sahip değildir. Türkiye kendi nükleer cephaneliğine sahip olmamakla birlikte NATO’nun nükleer caydırıcılık düzeninin içerisindedir. Böylece Mekke Paktı, dünyanın iki farklı nükleer güvenlik sisteminin sınırlarını aynı siyasi çatı altında buluşturuyor.

Pakistan’ın nükleer caydırıcılığının otomatik biçimde Türkiye ve Suudi Arabistan’a genişletildiğini gösterecek açık bir hüküm bulunmamaktadır. Bu nedenle bir “Pakistan nükleer şemsiyesinden kesin biçimde söz etmek doğru olmaz. Ancak Pakistan–Suudi savunma ilişkisinin nükleer silahlı ve nükleer kapasiteye sahip aktörlerin stratejik hesaplarını etkileyebileceğine IISS daha önce dikkat çekmişti.

Caydırıcılıkta belirsizlik bazen yararlıdır.Fakat fazla belirsizlik istikrarsızlaştırıcı olabilir.

Çünkü rakibin yalnız maliyet hesabını zorlaştırmaz; kırmızı çizgilerin nerede olduğunu anlamasını da güçleştirir.

İttifakın uzun vadeli istikrarı bu nedenle nükleer muğlaklık ile nükleer belirsizlik arasındaki ince çizgiyi yönetmesine bağlı olacaktır.

Türkiye’nin İki İttifakı Birbirine Sığacak mı?

Paktın en özgün üyesi Türkiye’dir.

Çünkü Türkiye yalnızca yeni bir güvenlik düzenine katılmıyor; aynı zamanda dünyanın en kurumsallaşmış askerî ittifakının üyesi olarak bunu yapıyor.

Bu durum Ankara açısından stratejik seçenekleri çoğaltıyor. Ama aynı zamanda yükümlülükleri de çoğaltıyor.

NATO ile Mekke Paktı bugün birbirlerinin alternatifi değildir. Fakat gelecekte kriz coğrafyaları kesişebilir. Pakistan–Hindistan çatışması, Körfez savaşı veya Türkiye–İsrail gerilimi gibi senaryolarda Ankara’nın iki ayrı güvenlik sistemindeki pozisyonu daha karmaşık hâle gelebilir.

Bu nedenle Türkiye’nin üyeliği paktın hem en büyük varlıklarından hem de en büyük kurumsal bilmecelerinden biridir.

Mekke Paktı sürdürülebilecekse, NATO’ya rakip olmak yerine NATO’yla bağdaşabilecek bir tamamlayıcı güvenlik düzeni olarak gelişmesi çok daha olasıdır.

Aksi hâlde Ankara bir noktada iki ayrı stratejik mantık arasında tercih yapmaya zorlanabilir

Doğu ERGİL kimdir?

Siyaset bilimci, akademisyen ve yazar. Uzun yıllar üniversitelerde öğretim üyeliği yaptı. Çalışma alanları arasında etnik kimlikler, demokrasi, siyasal katılım, çatışma çözümü ve insan hakları yer alır. Türkiye’de toplumsal barış ve Kürt meselesi üzerine hazırlanan çeşitli akademik ve saha araştırmalarında yer almıştır. 1995 yılında TOBB Başkanlık Danışmanlığı görevindeyken « Doğu Rapor »nu hazırladı. 45 kitap ve çeşitli dillerde yayımlanmış düzinelerce bilimsel makalesi ve kitap bölümü vardır.

Benzer Haberler

Rojin Kabaiş soruşturması

Kamu yetkilileri için soruşturma talep edildi

11 yıl sonra dosya açıldı

Fenerbahçe otobüsüne saldırı: 1 kişi tutuklandı

Katliamın yaşandığı Digor’dan çağrı:

'Barış yüzleşme ile mümkün olur'

Mazlum Abdi duyurdu:

Geri dönüşlerle ilgili anlaşmaya varıldı

‘Daha nice yıllar’ siyasette olacak

Erdoğan: Bu ülkede anneler artık ağlamayacak

Bilici’nin istifası zora sokmuştu

CHP’li Kasap Yeni Yol Grubu’na katıldı

Çerçeve yasa kaç dosyayı etkileyecek?

Bakırhan: Ekim’de daha somut adımlar atılacak

DEM Parti Kadın Meclisi:

'Kadınların olmadığı barış masası eksiktir'