Her şeyi, “ama siz de” diyerek olumsuzlayan o üçkağıtçılığın, Kürtlerin öne çıktığı her anda ortalığı velveleye vermesi ne kadar da ilginç. Mücadele hakikatinde, toprağa düşen her ismin bir hikayesi var oysa. Zulümle erken tanışmış olmaktan değil sadece hayır, onun dışında bir şey görmemiş, yaşamamış olmasından da…
Akın Olgun
Sırrı Süreyya Önder 2011 yılında, mecliste CHP grup önerisinin görüşüldüğü sırada, kendisine “Sen iktidar ortağı mısın?” diye sataşan CHP İstanbul milletvekili İzzet Çetin’e “CHP’liler hele durun, hele. Bildiğiniz yanıldığınıza yetmiyor” diyerek, yüzleştirici bir hicivle “Ben şimdi size bir sosyoloji dersi vereceğim, kafanız berraklaşacak” demiş ve bir güzel de anlatmıştı.
Kafalar berraklaştı mı peki? Pek sayılmaz.
O berraklık yaşanmış olsaydı, Yeni Parti’nin 54 milletvekili boy boy “Hayır” pozu vermezdi herhalde ve Tuncer Bakırhan “Beş seçimdir Kürtlerden oy alıyorsunuz Kürd’ün hassasiyetlerine bakmak gerekmez mi” demek zorunda kalmazdı muhtemelen.
Aslında, Bakırhan’ın sorusu “kendini bilene” oldukça ağırdı ama kimse üstüne alındı mı bundan da emin değilim.
İYİ Parti’ye, Zafer Partisi’ne armağan edilen “Hayır”, Balıkesir’de “ihanet” temalı mitingde, futbol taraftarlarının arasında, oradan da Sebahat Akkiraz ve benzerlerinin dilinde şişip, hadsizleşti.
“Kendini bilme” mevzusu bu yanıyla oldukça önemli.
Kürtlerin siyasi iradesine, fikrine, hassasiyetine, diline yönelen çığrından çıkmışlık sanırım kimsenin gözünden kaçmıyordur. Kendini bilmeyince, sürüklenmek de kaçınılmaz oluyor böyle…
Oysa kendini yoktan var etmiş bir halkın derdiyle, duygusuyla dayanışmak, mücadelenin de adabıdır ama böyle olmuyor maalesef . En sefil sözler kimin ağzından çıkıyorsa, öpücüklere böyle boğuluyor. Öpücüklerden pay almak için yarışanların, bu şoven sergide yer kapmak için koşturanların düştükleri haller kahredici.
Varlığını, dilini, kültürünü olduğunu kabul ettirebilmek için en ağır bedelleri ödemiş bir halk gerçeği var. Bu hatırlatmaya bile dudak büküp, “terörö” diyerek kendini yerden yere atanların arasında “demokrat”, “solcu”, “ilerici” dediklerimizi görmek ise pek bir sarsıcı! Bu da bizim hakikatimiz belki…
“Sizi kandırıyorlar” vasatlığıda volta atanlar, “pazarlık yapıyorlar” diyerek en insani talepleri “mal” kıvamında ucuzlaştıranlar öyle uzakta da değiller maalesef .
Belki de herkes bir başkasının acısında aklıyordur yenilgisinin sefaletini. Yenilen, bir başkasının ayakta kalışına böyle düşmanlaşıyordur belki de.
Kürtlerin masada olma iradesi, küçümsenmeyi değil, övgüyü hak ediyor oysa ama yenilen, övgüyü kimseye hak görmez malum.Hamasetin sovenizmle uzlaşısı tam da buralarda uç verir.
Kırk yılı aşkındır süren bir savaşın sonunda, dün “Kürt realitesini kabul ediyoruz” diyen devletin kabulüne bozulanlar, bugün de devletle müzakere masası kuran iradeye “kurucu lider” diyerek seslenen devlete bozuluyor ve “Hayır olmaz” resti çekiyorlar…
Kürd’ün sosyal, siyasal, stratejik bir siyasi özne olduğu hep unutuluyor nedense ve hatta görmemek tercih ediliyor. Bu, inkar etmenin en en pespaye biçimlerinden biridir.
Evlatlarını toprağa verenlerin gözyaşından taşan sözlerin, ahların duygusunu tanımamaktan daha ağır ne olabilir diye düşünüyor insan elbette.
Her şeyi, “ama siz de” diyerek olumsuzlayan o üçkağıtçılığın, Kürtlerin öne çıktığı her anda ortalığı velveleye vermesi ne kadar da ilginç. Mücadele hakikatinde, toprağa düşen her ismin bir hikayesi var oysa. Zulümle erken tanışmış olmaktan değil sadece hayır, onun dışında bir şey görmemiş, yaşamamış olmasından da…
İsimleri okundukca, her ismin hikayesi dolaşıp aramızda, bulacak mutlaka çığlığını. Bu hikayeler, bize ne kadar dokunur bilmiyorum ama kendini bilene çok şey anlatacağına eminim.
Hayatını kaybeden binlerce askerin, on binlerce gerillanın aynı toprağa düşen acısında barışı kuramazsak, bir arada olmanın iradesini büyütemezsek bir yarınımız olmayacak belki de…
Tam öyle bir sürecin içindeyiz.
Bildiklerimiz, yanıldıklarımıza denk düşmeli bu yüzden.







