BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

İnsan barışa neden yüksek sesle sahip çıkamaz?

İnsan barışa neden yüksek sesle sahip çıkamaz?
🎧 Haberi dinle0:00 / --:--

Nebil Birtek                                                                                                                                                                       

                                                                                                                                                                            İnsan sadece savaştan değil, savaşsız bir hayatta kim olacağını bilmemekten de korkar.

Barışı neden yüksek sesle talep edemiyoruz? Neden yıllardır süren bir çatışmanın sona ermesi ihtimali, herkeste aynı heyecanı yaratmıyor? Neden insan, kendisine daha güvenli, daha huzurlu ve daha yaşanabilir bir hayat sunabilecek barış fikrine karşı mesafeli durabiliyor?

Bu soruların yanıtları elbette tek bir nedene indirgenemez. Kimi korktuğu için sesini çıkaramaz, kimi yeterince bilgi sahibi olmadığı için ne düşüneceğini bilemez. Kimi yaşanan acıların kendisini doğrudan ilgilendirmediğini düşünür, kimi de barış talep etmenin toplumsal bedelinden çekinir. İnsanların bir bölümü ise barışın mümkün olduğuna inanmakta güçlük çeker. Çünkü yıllardır imkânsız olduğu söylenen bir şeyin mümkün hâle gelmesi, yalnızca siyasi düşüncelerini değil, dünyayı algılama biçimlerini de değiştirmelerini gerektirir. Bir de gerçekten barış istemeyenler vardır. Onların arasında çatışmadan ekonomik, siyasi veya kişisel çıkar sağlayanlar bulunabilir. Ancak burada sözünü etmek istediğim, savaştan doğrudan kazanç elde edenler değil; savaşın yarattığı toplumsal atmosferin içinde yaşamını sürdüren, bu atmosferden zarar görmesine rağmen barış fikrine mesafeli duran geniş halk kesimleridir. Çünkü insan, kendisine zarar veren bir düzene bile alışır.

Dostoyevski’nin insanın her şeye alışabilen yanına ilişkin gözlemleri, burada üzerinde düşünülmesi gereken bir noktaya işaret eder. İnsan, başlangıçta katlanılmaz bulduğu koşulları zamanla olağan kabul etmeye başlayabilir. Bu, acının ortadan kalkması değil; insanın acıyla birlikte yaşamayı öğrenmesidir. Yıllara yayılan bir çatışma düşünelim. Bir toplumda çocuklar savaş haberleriyle büyüyor, aileler kayıplarıyla yaşıyor, gündelik konuşmalar düşmanlık ve güvenlik kaygıları etrafında şekilleniyor. Zamanla savaş, yalnızca olağanüstü bir durum olmaktan çıkar; hayatın düzenleyici unsurlarından biri hâline gelir.

İnsanlar ne zaman korkacaklarını, kimden şüpheleneceklerini, hangi habere öfkeleneceklerini, hangi acıyı kendi acıları sayacaklarını öğrenirler. Böylece çatışma, yalnızca sınırları ve siyasi ilişkileri değil, gündelik hayatın ritmini de belirlemeye başlar. Oysa insanın bir şeye alışması, o şeyin iyi veya doğru olduğu anlamına gelmez. Alışkanlık, ahlaki bir ölçüt değildir. Burada önemli olan, insanın yalnızca acıya alışması da değildir. İnsan, acının çevresinde kurduğu düşünsel dünyaya, toplumsal ilişkilere ve kimliklere de bağlanabilir. Savaşın sona ermesi, bu durumda yalnızca silahların susması demek değildir. Yıllardır bildiği dünyanın değişmesi anlamına da gelir. İşte barışın önündeki görünmez engellerden biri burada ortaya çıkar.

İnsan neden kendi zararına olan düzene tutunur?

Psikoloji, insanın alıştığı düzeni koruma eğilimini anlamamıza yardımcı olan çeşitli kavramlar sunar. Bunlardan biri, psikolog Leon Festinger’in geliştirdiği bilişsel uyumsuzluk kuramıdır. İnsan, inançlarıyla gerçeklik arasında bir çelişki yaşadığında rahatsızlık duyabilir ve bu rahatsızlığı gidermek için düşüncelerini yeniden değerlendirmek yerine mevcut inançlarını korumaya yönelebilir.

Yıllardır kendisine belirli bir topluluğun değişmez düşman olduğu anlatılan bir insanı düşünelim. Bu insan, zamanla yalnızca bir siyasi görüş benimsememiştir; dünyayı anlamlandırdığı bir çerçeve de edinmiştir. Kimin haklı, kimin haksız olduğunu; kimin dost, kimin düşman sayılacağını bu çerçeve üzerinden değerlendirmeye başlamıştır. Sonra bir gün barış ihtimali belirir. Bu ihtimal, insana yalnızca umut vermez; aynı zamanda rahatsız edici sorular da sordurur: Madem barış mümkündü, bunca yıl yaşananlar neden yaşandı? Bana anlatılanların ne kadarı doğruydu? Düşman olarak gördüğüm insanlarla birlikte yaşamak mümkünse, yıllardır taşıdığım öfkeyi nereye koyacağım?

Bu sorular kolay değildir. Çünkü insanın yalnızca bazı düşüncelerini değil, kendisiyle ilgili anlatısını da değiştirmesini gerektirebilir.Böyle zamanlarda bazı insanlar yeni gerçekliği anlamaya çalışmak yerine eski anlatıya daha sıkı sarılabilir. Barış ihtimalini küçümseyebilir, karşı tarafın niyetinden sürekli şüphe edebilir veya çatışmanın sona ermesini bir kazanım değil, bir taviz olarak değerlendirebilir. Burada karşımıza çıkan şey her zaman bilinçli bir kötülük değildir. Bazen insan, zihnindeki çelişkiyle yüzleşmekten kaçınmaktadır.

Erich Fromm, Özgürlükten Kaçış adlı eserinde, özgürlüğün yalnızca insanı baskılardan kurtaran bir imkân olmadığını; aynı zamanda belirsizlik ve sorumlulukla yüzleşmesini de gerektirdiğini tartışır. İnsan, alıştığı bağlardan kurtulduğunda yeni imkânlar kazanır ama kendisini güvende hissettiren bazı dayanaklarını da kaybedebilir. Bu yaklaşımı barış meselesine uyarladığımızda önemli bir soru ortaya çıkar: İnsan, düşmanlık üzerine kurduğu kimliğinden vazgeçmeye hazır mıdır?

Uzun süren çatışmalarda toplumsal kimlikler zamanla karşıtlıklar üzerinden biçimlenebilir. İnsan kendisini yalnızca ne olduğuyla değil, kim olmadığıyla da tanımlar. Biz ve onlar, dost ve düşman, haklı ve haksız ayrımları giderek keskinleşir. Böyle bir ortamda düşmanlık, yalnızca siyasi bir kanaat olmaktan çıkar; aidiyet duygusunun parçasına dönüşebilir. Kişi, ait olduğu çevrenin ortak kabullerini sorguladığında yalnızlaşmaktan, dışlanmaktan veya ihanetle suçlanmaktan çekinebilir. Barış talebi bu nedenle bazı insanlar için basit bir siyasi tercih değildir. Kendi çevresiyle, geçmişiyle ve kimliğiyle hesaplaşmak anlamına gelebilir. Oysa barış, kişinin geçmişini inkâr etmesini gerektirmez. Yaşanan acıları unutmasını, kayıpları önemsizleştirmesini veya adalet talebinden vazgeçmesini de istemez. Tam tersine, barışın kalıcı olabilmesi için geçmişin acılarıyla yüzleşmek, sorumlulukları konuşmak ve adalet duygusunu yeniden kurmak gerekir. Ancak geçmişin acısını geleceğin değişmez kaderi hâline getirmek başka bir şeydir.

Çatışmanın doğrudan yaşandığı yerlerle, gündelik hayatın daha güvenli sürdüğü bölgeler arasında deneyim farkları vardır. Bu farkı yalnızca coğrafi bir mesafe olarak değerlendiremeyiz. Savaşın gündelik hayatı belirlediği yerlerde yaşayanlarla, çatışmayı ağırlıklı olarak televizyon haberlerinden, sosyal medyadan ve siyasi tartışmalardan takip edenlerin deneyimleri aynı değildir. Elbette bu, bir bölgede yaşayan herkesin aynı düşündüğü anlamına gelmez. Fakat yaşananlarla kurulan ilişkinin niteliği, barışa yaklaşımı etkileyebilir. Özellikle çatışmanın doğrudan gündelik yaşamı belirlemediği kesimlerde savaş, zaman zaman gerçek insan hayatlarından koparılarak soyut bir siyasi meseleye dönüştürülebilir. İnsanlar çatışmayı kendi güvenlikleri, ekonomik koşulları, kültürel kabulleri ve çevrelerinden öğrendikleri anlatılar üzerinden değerlendirirler. Bu durumda barışın getireceği somut iyilikler yeterince hissedilmeyebilir. Çünkü insan, çoğu zaman mevcut düzenin görünür ve tanıdık taraflarını, henüz deneyimlemediği bir geleceğin belirsiz imkânlarına tercih eder. Üstelik yıllardır belirli bir düşmanlık anlatısı içinde yaşayan toplumlarda barış ihtimali, yalnızca geleceğe ilişkin bir umut yaratmaz; geçmişin nasıl yorumlanacağına ilişkin bir tartışmayı da beraberinde getirir. İnsan, kendisine anlatılanların tümüyle yanlış olduğunu kabul etmek zorunda değildir. Ancak anlatılanların eksik, tek taraflı veya siyasi amaçlarla biçimlendirilmiş olabileceği ihtimaliyle karşılaşması bile sarsıcı olabilir. Bu nedenle barışın önündeki engelleri yalnızca siyasi kararlarla açıklamak yeterli değildir. Toplumsal hafızayı, korkuları, aidiyetleri ve insanların kendi hayatlarına verdikleri anlamı da hesaba katmak gerekir.

Pierre Bourdieu’nün habitus kavramı, insanların içinde yaşadıkları toplumsal koşulların düşünme ve davranma biçimlerini nasıl şekillendirdiğini anlamamıza yardımcı olur. Habitus, insanın dünyayı algılama ve ona tepki verme biçimlerine yerleşen, çoğu zaman farkında olmadığı eğilimleri ifade eder. Bir toplumda kuşaklar boyunca aktarılan korkular, önyargılar ve düşmanlıklar da zamanla gündelik hayatın doğal parçalarıymış gibi algılanabilir. İnsan, bunları sonradan öğrendiğini unutabilir; sanki her zaman böyle düşünüyormuş gibi hissedebilir.

Bu noktada çatışma, yalnızca siyasetçilerin aldığı kararlarla devam etmez. Aile içinde, okulda, sokakta, medyada ve gündelik sohbetlerde yeniden üretilen bir düşünce düzeniyle de beslenir. İşte bu nedenle barışın önündeki engel bazen açık bir savaş isteği değil, başka türlü bir hayatın mümkün olduğuna inanamamaktır. İnsan, yıllardır bildiği hayatın dışına çıkmayı göze alamadığında, kendisine zarar veren düzenin sürmesini bile tercih edebilir. Çünkü bildiği acı, bilmediği huzurdan daha tanıdık gelir.

Bu, elbette her toplumda aynı ölçüde görülen bir durum değildir. Eğitim, ekonomik koşullar, siyasal özgürlükler, toplumsal güven ve geçmiş deneyimler insanların değişime yaklaşımını farklılaştırır. Bu nedenle meseleyi yalnızca toplumların gelişmişlik düzeyiyle açıklamak da doğru olmaz. Asıl mesele, insanların alternatif bir hayatı düşünme ve o hayatı birlikte kurma imkânlarına ne ölçüde sahip olduğudur.

Peki, bütün bunların çaresi nedir?

İnsanlara yalnızca savaşın kötü olduğunu söylemek yeterli değildir. Çünkü savaşın kötü olduğunu bilmekle, barışın mümkün olduğuna inanmak aynı şey değildir. Barışın toplumsal bir karşılık bulabilmesi için insanların yeni bir hayatın mümkün olduğunu deneyimlemeleri gerekir. Çocukların birbirini düşman olarak görmeden büyüyebildiği, insanların kimliklerinden dolayı korkmadığı, farklılıkların tehdit sayılmadığı, hak aramanın ihanet olarak damgalanmadığı bir toplumsal yaşam kurulmalıdır. Burada eğitimin, sanatın, edebiyatın, felsefenin ve karşılaşmaların büyük önemi vardır. İnsan, kendisine yıllarca yalnızca bir düşman olarak anlatılan kişiyi tanıdığında, kendi anlatısının sınırlarını fark etmeye başlayabilir. Edebiyat, başkasının acısını anlamanın; felsefe, yerleşik kabulleri sorgulamanın; tarih ise geçmişin tek bir anlatıdan ibaret olmadığını görmenin imkânlarını sunar. Bu nedenle yeni kuşaklara yalnızca geçmişin acılarını aktarmak değil, o acıların neden tekrar etmemesi gerektiğini anlatmak da zorundayız. Çocuklara düşmanlık miras bırakmak yerine eleştirel düşünme yeteneği, başkasının haklarını tanıma bilinci ve birlikte yaşama kültürü kazandırmalıyız. Onlara barışın bir zayıflık değil, cesaret ve sorumluluk gerektiren bir toplumsal tercih olduğunu göstermeliyiz.

Benzer Haberler

İstanbul’da sel felaketi:

'Sorun yağmur değil, rant ve plansız kentleşme'

41 yılın rekoru: Sağanak sürüyor

İstanbul’da durum felaket düzeyinde, 48 il için uyarı verildi

Erdoğan gitmedi, Herzog konuştu, Fidan dinlemedi

Azerbaycan’da CICA Zirvesi düzenleniyor

İmamoğlu ikinci gününde savunma yapıyor

'Dere yataklarına yapılan kulelerden ayrı düşünemezsiniz'

Özgür Özel’i ziyaret etmişti

Karayalçın CHP'den istifa etti, Yeni Partiye katıldı