Şebnem Korur Fincancı
Bazı felaketler bir anda olmaz. Önce bir koku duyulur, bir ölçüm yapılır, bir rapor yazılır, itiraz edilir. Sonra bütün bunlar “abartı” sayılır, hatta uyaranlar suçlanır; ta ki zarar gözle görülür hâle gelene kadar. O zaman da sorumluların kim olduğu değil, gerçeği kimin dile getirdiği tartışılır.
COP31’e ev sahipliği yapmaya hazırlanan Türkiye, zirvede metan salımlarını azaltma konusunu da gündeme taşıyacağını açıkladı. Tam da bu sırada, Silivri’deki atık sahasından saatte ortalama 7,4 ton metan salındığına ilişkin uydu verileri gündeme geldi. Çevrede yaşayanların yıllardır yakındığı ağır koku da yeniden haber oldu. Bu iki olguyu birbirine karıştırmadan, aynı sorunun çevresinde düşünmek gerekiyor: Atık yönetimi, salımlar ve sağlık etkilerinin izlenmesi, bu bilgilerin kim ve ne zaman açıklandığı düşünülünce belki bu çelişkili durum da daha anlaşılır olur.
Aynı sorular, Bursa’nın Yenişehir ilçesine bağlı Kirazlıyayla’da atık barajının çökmesinden sonra da karşımızdaydı. Çökme sonrası Bursa Tabip Odası ve diğer meslek odaları bölgeye gidip toprağa ve suya yayılan atıkları, Sarıyar Deresi’ni, alınan numuneleri ve sonuçların kamuoyuyla paylaşılmasını sordu. Oysa atık barajının çökmesiyle başlayan süreç, çökme anıyla sınırlı değil; kirleticilerin nereye yayıldığını ve insanların ne ölçüde maruz kaldığını gösterecek düzenli, bağımsız ve şeffaf bir izlem gerektiriyor.






