BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Beklemeden İnşa Etmek: Kürtçe İçin Kurumsal Alternatifler

Beklemeden İnşa Etmek: Kürtçe İçin Kurumsal Alternatifler
🎧 Haberi dinle0:00 / --:--

Nitelikli ve erişilebilir seçenekler olduğunda insanlar, bu hizmetleri Kürtçe sunan kamu kurumlarına ya da özel hizmet sağlayıcılara yönelecektir. Kısacası mesele, insanlara “dilinize sahip çıkın” demekten çok, onlara diline sahip çıkabilecekleri somut imkânlar sunmaktır.

M.Şerif Derince

Bir önceki yazıyı, Kürtçenin –ilkesel olarak da tüm dillerin– korunup gelecek kuşaklara aktarılması için atılması gereken adımları “kurumsallaştırılmış” çözümler ve alternatifler geliştirmekte aramamız gerektiğini vurgulayarak bitirmiştik. Bu yazıda, bu önerinin ne anlama geldiğini, neden önemli olduğunu ve somut olarak nasıl hayata geçirilebileceğini, kendi deneyimlerimden ve tanıklıklarımdan yola çıkarak açmaya çalışacağım.

Sorumluluk kimde?

Dil kaybının önlenmesi ve anadilinin eğitimde kullanılması söz konusu olduğunda, sorumluluğun nereye yükleneceğine dair iki yaygın eğilim var. Birincisi, sorumluluğu en baştan devlet kurumlarına havale edip devlet adım atmadıkça yapılabilecek bir şey olmadığını düşünmek. Hak talebi açısından elbette meşru olan bu yaklaşım, pratikte çoğu zaman beklemeyi ve hareketsizliği de beraberinde getiriyor.

İkincisi ise yükü tamamen bireylere ve ebeveynlere bırakmak: “Evde Kürtçe konuşun, çocuklarınıza öğretin, gerisi kendiliğinden gelir.” Bu yaklaşım, sorunu yalnızca Kürtçe konuşmaktan ve dili yeni kuşaklara sözlü olarak aktarmaktan ibaret görür. Oysa bir dilin yaşaması için yalnızca konuşulması yetmez. Dilin iletişimin ötesinde çok sayıda işlevi ve bu işlevlerin hayat bulduğu çok sayıda alan vardır: eğitim, sağlık, hukuk, medya, sanat, spor, ticaret, bürokrasi, dijital dünya… Ev ortamı bu alanlardan yalnızca biridir.

Dil sosyolojisinde “kullanım alanları” kavramıyla ifade edilen bu durum, dil kaybının nasıl gerçekleştiğini anlamak için de kilit önemdedir. Bir dil genellikle önce kamusal ve prestijli alanlardan çekilir, ardından sokaktan ve mahalle hayatından, en sonunda da evden. Ergin Öpengin, Avesta Yayınları’ndan çıkan ve yüksek lisans tezine dayanarak hazırladığı Rewşa kurdî ya sosyolenguîstîk li Tirkiyeyê başlıklı çalışmasında Kürtçenin hangi alanlarda ne ölçüde kullanıldığını, hangilerinde ise yerini Türkçeye bıraktığını ayrıntılı biçimde ortaya koyuyor.

Aile içi aktarımın önemini küçümsemiyorum. Dil canlandırma literatüründe de kuşaklararası aktarımın, yani dilin evde çocuklara geçmesinin, bir dilin geleceği açısından belirleyici olduğu sıkça vurgulanır. Ancak aynı literatür, ev dışında hiçbir karşılığı olmayan bir dilin evde de uzun süre direnemeyeceğini gösterir. Çocuk kreşte, okulda, sokakta, ekranda, sahada Kürtçeye ihtiyaç duymadığında, bu dilin “işe yaramadığı” sonucuna çok erken yaşta varır. Ebeveynler de çocuklarının geleceği için en “faydalı” gördükleri dile yönelir.

Dolayısıyla yapılması gereken, Kürtçe için olabildiğince çok alan açmak; var olan alanları da çeşitlendirmek, niteliklileştirmek ve güçlendirmektir. Bu, bireylerin ve ebeveynlerin tek başına başarabileceği bir şey değil; kurumların sorumluluğunda geliştirilip kurumsallaştırılabilecek bir süreçtir. İnsanların gündelik ve uzun vadeli ihtiyaçlarını Kürtçe karşılayabilmeleri için, bu ihtiyaçlara hem nitelik hem de nicelik bakımından cevap verebilecek hizmet sağlayıcılara ihtiyaç var. Nitelikli ve erişilebilir seçenekler olduğunda insanlar, bu hizmetleri Kürtçe sunan kamu kurumlarına ya da özel hizmet sağlayıcılara yönelecektir. Kısacası mesele, insanlara “dilinize sahip çıkın” demekten çok, onlara diline sahip çıkabilecekleri somut imkânlar sunmaktır.

Erken çocukluk: Kaybın da kazanımın da başladığı yer

Argümanımı daha anlaşılır kılmak için somut örneklere başvurmak istiyorum. Dünyanın dört bir yanında kadın hareketlerinin uzun süredir dile getirdiği taleplerden biri, nitelikli, güvenli ve ücretsiz erken çocukluk bakım hizmetidir. Kadın hareketi, bu hizmet sağlandığında daha fazla kadının toplumsal ve ekonomik hayata katılabileceğini, ataerkil ilişkilerin aşındırılabileceğini ve kadın özgürlüğünün daha mümkün hale geleceğini haklı olarak savunur.

Bu talebin bir de dilsel boyutu var. Erken çocukluk, çocukların dili en hızlı edindikleri, ama aynı zamanda bildikleri dili en hızlı kaybedebildikleri gelişim dönemidir. Evde Kürtçeyle büyüyen pek çok çocuğun, yalnızca Türkçe hizmet veren bir kreşe başladıktan kısa süre sonra evde de Türkçeye geçtiğini gözlemlemek mümkün. Bu yüzden erken çocukluk kurumlarının hangi dilde hizmet verdiği, bir dilin geleceği açısından yaşamsal bir sorudur.

Türkiye’de kreş ve yuvaların hangi dillerde hizmet verebileceğini kısıtlayan dayatmacı bir yasa ya da düzenleme bulunmuyor. Yani okulların aksine, bu kurumlarda Kürtçe hizmet sunmanın önünde yasal bir engel yok. Buna rağmen yaklaşık on beş yıl öncesine kadar Kürtçe hizmet sunan özel kreş ya da yuva yoktu. Belediyeler hem kendi çalışanlarına hem de yurttaşlara yönelik kreş ve çocuk bakımevleri kurma yetkisine sahip olmalarına rağmen, 2015 yılına kadar hiçbir belediye bünyesinde Kürtçe hizmet veren bir kreş açılmadı. Bu durum bize, engelin her zaman yasal olmadığını; bazen bir alanın hiç düşünülmemiş, hayal edilmemiş olmasından  da kaynaklanabileceğini gösteriyor.

Diyarbakır’da önce Sur Belediyesi’nin başlattığı, ardından Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin kurduğu çocuk oyun odalarında Kürtçe kültürel, sanatsal ve dilsel etkinlikler düzenlendi. Sonrasında ise Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin başlattığı, Yenişehir Belediyesi’nin de benimseyip hayata geçirdiği, Kürtçe temelli çokdilli hizmet sunan Zarokistan kreş ve gündüz bakımevleri açıldı.

Büyükşehir bünyesindeki Zarokistan çalışmalarına emek veren geniş ekibin bir üyesi olduğum için rahatlıkla söyleyebilirim: Çok sayıda aile çocuğunu bu kurumlara kaydettirmek için başvurdu. Ancak kurumların kapasitesi sınırlı olduğundan yalnızca 600 civarında çocuğa hizmet verilebildi. Başvuru sayısının kapasiteyi bu denli aşması tek başına önemli bir veri. Kürtçe temelli bir kreş seçeneği sunulduğunda aileler bu seçeneği “riskli” ya da “geri” bulmadı; tam tersine, ona sahip çıktı.

Herkes için nitelikli, erişilebilir ve pek çok aile için ücretsiz olan Zarokistan modeli, kurumsal sorumluluk üstlenildiğinde ve uygun koşullar yaratıldığında insanların kendi dillerini kullanan kurumlara rağbet ettiğini gösterdi. Burada altını çizmek gerekiyor: Kurumsal sorumluluk üstlenmek kadar nitelikli hizmet sunmak da belirleyici. Aileler çocuklarını yalnızca Kürtçe olduğu için değil, iyi bir kreş olduğu için de bu kurumlara emanet etti.

“Dünyaya örnek bir model”

Hiç unutmadığım ve pek çok ortamda anlattığım bir anekdot, ne demek istediğimi daha iyi anlatacaktır. Zarokistanlar hizmet vermeye başlamadan kısa süre önce, 2015 yazında, toplam 8 merkezde görev yapacak yaklaşık 60 eğitmen için bir hizmet içi eğitim programı hazırlandı. Programın ilk çalıştayını, projeye adını da veren Gültan Kışanak açtı ve eğitmenlere şöyle seslendi: “Sizden sadece Kürtçe hizmet veren bir kreş yaratmanızı istemiyorum, dünyada örnek olarak gösterilebilecek bir model ve pratik ortaya çıkarmanızı bekliyorum.” O salondaki eğitmenler ve yöneticiler olarak bu sözlerden çok etkilendik. Kayyum atanıp Zarokistanlara el konulana kadar da bu perspektif ve motivasyonla çalıştık.

Bu sözlerin önemi, Kürtçeyi bir “telafi” ya da “idare etme” meselesi olarak değil, bir nitelik ve iddia meselesi olarak ele almasındaydı. Uzun yıllar yasaklarla ve baskıyla anılan bir dil için kurumsal hizmet sunmak, çoğu zaman “hiç yoktan iyidir” mantığıyla düşünülebilir. Oysa ailelerin güveni ancak çocuklarının gelişimine gerçekten katkı sunan, pedagojik olarak güçlü, eğitimli kadrolarla çalışan kurumlarla kazanılabilir.

Gerçekten de Zarokistanlar kısa sürede kentteki Kürtçe çalışmalarına ciddi bir renk ve moral kattı, bir fark yarattı. Öyle ki kayyumlar atanıp Zarokistanlara el konulduğunda eğitmenler, aileler ve bazı belediye yöneticileri hiç zaman kaybetmeden alternatif kurumlarını kurdular ve çalışmalarını sürdürdüler. Bu sayede Zarokistanların yarattığı hafıza ve pratikler unutulmadı, bir kenara atılmadı; kayyum dönemi sona erdiğinde de çalışmalar yeniden kaldığı yerden devam edebildi.

Bu deneyim, kurumsallaşmanın çoğu zaman gözden kaçan bir boyutunu da gösteriyor. Kurumsallaşma yalnızca bina, bütçe ve kadro demek değil. Aynı zamanda birikmiş bilgi, yetişmiş insanlar, geliştirilmiş müfredat ve materyaller, kurulmuş güven ilişkileri, kısacası bir kurumsal hafıza demek. Bir kurum kapatılsa bile bu hafıza yaşadığı sürece, aynı model başka bir çatı altında yeniden hayat bulabiliyor. Baskı politikalarına karşı en güçlü güvence de belki budur.

Nasıl uygulandıklarını yakından inceleme şansım olmasa da Mardin ve Van büyükşehir belediyeleri ile Batman Belediyesi’nin de Zarokistanlara benzer, Kürtçe hizmet veren kreş ve çocuk bakımevleri açtığını biliyorum. Aynı dönemde Ferzad Kemanger Okulu ve Kürtçe eğitim veren diğer fiili (de facto) okullar da pek çok aile için bir adres oldu. Şükran Demir ve Özgür Ünal tarafından hazırlanıp Hafıza Merkezi tarafından 2025 yılında yayımlanan Onarıcı Adalet Perspektifinden Anadilinde Eğitim Hakkı ve Alternatif Eğitim Kurumları başlıklı çalışma, bu iki eğitim deneyimine dair son derece değerli veriler sunuyor.

Kreşin ötesi: Sanat, medya, tiyatro, futbol

Kurumsallaşmış alternatifler yalnızca erken çocukluk alanıyla sınırlı değil. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi bünyesindeki Aram Tigran Konservatuvarı’nda çocuklara ve gençlere, Bağlar Belediyesi bünyesindeki Cegerxwîn Kültür Merkezi’nde ise gençlere ve yetişkinlere nitelikli, kurumsal Kürtçe sanat eğitimleri verildi. Bugün milyonlarca Kürt çocuğuna ulaşan Zarok TV ve Ma Music gibi örnekler de o dönemde Aram Tigran’da ve Zarokistanlarda yürütülen çalışmaların ne denli büyük bir ihtiyaca cevap verdiğini gösterdi. Bu yüzden kayyumların hüküm sürdüğü bir kentte ve baskılar altında da olsa sürdürülebildiler.

Kurumsal olarak Kürtçeye ilk tam geçişi yapan alanlardan biri de belki Diyarbakır Şehir Tiyatrosu’ydu. Tiyatro bir sezon içinde hem çocuklara hem yetişkinlere yönelik, Kurmancî ve Kirmanckî/Zazaca beş altı nitelikli oyun sahneledi ve çok geniş bir kitleye ulaştı. Tıpkı Zarokistan ve Ma Music örneklerinde olduğu gibi, Şehir Tiyatrosu’nun emekçileri de kayyumdan sonra hızla kendi kurumsal yapılarını oluşturarak çalışmalarını sürdürdü.

Bu örneklerin ortak noktası, Kürtçeyi bir “ders konusu” olmaktan çıkarıp çocukların ve gençlerin hayatının doğal bir parçası haline getirmeleri. Çocuk Kürtçe bir şarkı söylediğinde, Kürtçe bir oyunu izleyip güldüğünde, Kürtçe konuşan çizgi film karakterlerini taklit ettiğinde, bu dil onun için ailesinin geçmişine ait bir miras olmaktan çıkar; bugününe ve geleceğine ait bir dile dönüşür. Dilin prestiji ve çekiciliği tam olarak burada inşa edilir.

Diyarbakır’da ve diğer Kürt kentlerinde yürütülen çok sayıda başka çalışmadan da örnek vermek mümkün. Son dönemde Kürt kimliğinin ve dilinin görünür olmasını sağlayan, daha önce hiç olmadığı kadar farklı kuşaklara ulaşan en önemli gelişmelerden biri ise Amedspor gerçeği. Tribünlerde, stadyum çevresinde ve sosyal medyada ortaya çıkan bu enerji, doğru bir kurumsal politikayla dil açısından da çok güçlü bir kaldıraca dönüşebilir.

Diasporadan dersler

Tüm bu örneklere diaspora koşullarında geliştirilen kurumsal modeller de eklenebilir. İsveç’te Kürtçe anadili derslerine katılım oranı, tüm göçmen gruplar arasında en yüksek olanı. Bu alana en çok emek veren eğitmenlerden biri olan Haydar Diljen’in Le Monde Diplomatique Kurdî‘nin 57. sayısı (2020) için kaleme aldığı yazı, bu deneyime dair çok sayıda veri sunuyor. Berlin’de ise Yekmal’in biri 2014’te, diğeri 2018’de kurduğu ve Kürtçe-Almanca hizmet veren iki dilli kreşlerinde bugüne kadar bine yakın çocuk ve aile nitelikli bir hizmet aldı.

Almanya’da ayrıca 1993’ten bu yana bazı eyaletlerdeki devlet okullarında Kürtçe anadili dersleri veriliyor. Yaklaşık bir yıl önce Potsdam Üniversitesi’nde tamamladığım doktora araştırmasına dayanan ve yakında De Gruyter’den çıkacak kitabımda, bu derslerin pek çok yapısal ve sosyopolitik engele rağmen hayata geçebildiğini savunuyorum. Bunu mümkün kılan, Almanya’daki Kürt toplumu içindeki aktörlerin, Direniş Habitusu olarak kavramsallaştırdığım mücadelesi oldu. Direniş Habitusu yalnızca devlet politikalarına karşı çıkmakla tanımlanmıyor. Onu asıl şekillendiren, mevcut düzen topluluğun ihtiyaçlarını karşılamadığında kendi alternatiflerini kurma ve örgütleme kapasitesi, yani kurucu bir direniş. Bu da bizi yazının ana fikrine geri getiriyor: Dilin aktarımı, ancak kurumsallaşmış alternatifler yaratıldığında kalıcı bir zemine oturabiliyor.

Bu deneyimler önemli bir şeyi daha gösteriyor: Yasal güvencenin ve kamu desteğinin bulunduğu koşullarda bile dilin aktarımı kendiliğinden gerçekleşmiyor. Topluluk örgütlerinin inisiyatif alması, nitelikli kadro yetiştirmesi ve hizmeti sürekli kılması gerekiyor. Bir başka deyişle, hak ve imkân tek başına yetmiyor; onu kullanacak, büyütecek ve kalıcı hale getirecek kurumlara ihtiyaç var.

Neyi biliyoruz, neyi araştırmalıyız?

Bu örneklerin hangi ihtiyaçlara nasıl cevap verebildiği, ne ölçüde kurumsal bir dil politikasına sahip olduğu, baskı ve şiddete dayalı devlet politikalarının etkilerini ne ölçüde sınırlayabildiği ve Kürtçenin yeni kuşaklara aktarılmasına ne ölçüde katkı sunduğu ancak bilimsel araştırmalarla daha iyi anlaşılabilir. Bu deneyimlerin sistematik biçimde belgelenmesi, değerlendirilmesi ve sonuçlarının kamuoyuyla paylaşılması da zorunlu. Hem yapılan hataların tekrarlanmaması hem de başarılı uygulamaların başka kentlere ve alanlara taşınabilmesi buna bağlı.

Ne var ki bu araştırmalar olmadan da rahatlıkla şunu söyleyebiliriz: Söz konusu örnekler, Kürtçenin kullanım alanlarını çoğaltmaya ve bu alanları güçlendirmeye yönelik kurumsallaşmış alternatifler geliştirdikleri için çok değerlidir.

Doğru soruları sormak

Dolayısıyla her şeye rağmen dört elle sarılmamız ve daha da büyütmemiz gereken pek çok başarı hikâyesi var. Yapılması gereken, bu hikâyeleri kurumsallaştırmak, genişletmek ve daha fazla alana yaymak. Bunun için de doğru soruları sormak gerekiyor.

Örneğin, uzun zamandır anadilinde eğitim tartışmalarının en önemli aktörlerinden biri olan Eğitim Sen’in bünyesinde bir Anadili Temelli Çokdilli Eğitim ya da Çokdilli Eğitim Sekreterliği olsa, bu alandaki değerli çabalar daha kalıcı bir zemine oturamaz mı? DEM Parti’nin Eğitim Politikaları, Çocuk ve Dil-Kültür komisyonları var; ancak Çokdilli Eğitim ya da Eğitimde Çokdillilik alanından sorumlu bir eş genel başkan yardımcılığı olsa daha iyi olmaz mı? Belediyelerin Zarokistan modelini, kendi olanakları ölçüsünde de olsa, hızla hayata geçirme şansı yok mu?

Almanya’nın en alternatif futbol kulübü olarak bilinen St. Pauli’nin kendi kreşi var; stadyumda da bu kreşteki çocuklara ayrılmış özel bir loca bulunuyor. Başta Amedspor olmak üzere Vanspor, Batman Petrolspor gibi güçlü taraftar desteğine sahip kulüplerden, alt yaş kategorilerindeki antrenmanlarda Kürtçeyi de kullanmalarını beklemek saflık mı olur? Hatta bir adım öteye geçip kreşler açarak Zarokistanlara benzer bir model geliştirmelerini ve Kürtçe’ye sahip çıkma konusunda farkındalık yaratan bir kurumsal politika benimsemelerini talep etmek?

Uzun zamandır dil alanında çalışmalar yürüten ya da kentteki dil çalışmalarına destek veren Diyarbakır Barosu, bir adım daha atarak özellikle avukat ebeveynlerin çocukları için anadili temelli çokdilli hizmet veren bir kreş açsa olmaz mı? Aynı soruyu tabip odalarına, mühendis ve mimar odalarına, sendikalara, kooperatiflere ve büyük işletmelere de sorabiliriz. Kendi çalışanlarının ve üyelerinin çocukları için Kürtçe temelli kreşler, yaz okulları, sanat ve spor atölyeleri kurmak, bu yapıların çoğunun olanakları dahilinde. Bask ve Galler deneyimlerinde bunların çok fazla örneği mevcut. Ayrıca üniversitelerdeki Kürt dili ve edebiyatı bölümleri veya bu bölümlerdeki duyarlı akademisyenler de eğitmen yetiştirme ve materyal geliştirme konusunda bu kurumların doğal ortakları olabilir.

Liste bu şekilde uzatılabilir. Toplumsal karşılığı olan tüm yapı ve kurumların bu konuda harekete geçmesi, kendi ihtiyaç ve olanakları ölçüsünde kurumsallaştırılmış modeller geliştirmesi çok daha kalıcı ve dönüştürücü sonuçlar doğuracaktır. Burada iki noktanın altını çizmek istiyorum.

Birincisi, öncelik yetişkinlerden çok çocuklara yönelik kurumsal çalışmalara verilmeli. Çünkü dilin geleceği, bugün kreşte, oyun alanında, antrenman sahasında olan çocukların hangi dili kendi dili olarak benimseyeceğine bağlı. İkincisi, kurulan her yapı bir nitelik iddiası taşımalı. “Kürtçe olsun da nasıl olursa olsun” anlayışı, ailelerin güvenini kaybetmenin en kısa yolu.

Böylece dilin korunup gelecek kuşaklara aktarılması sorumluluğu yalnızca bireylere ve ailelere yüklenmeyecek, olması gerektiği gibi kurumlar tarafından da üstlenilecektir. Devletin anadilinde eğitim hakkını tanıması yönündeki talep elbette geçerliliğini koruyor. Ancak bu talebi beklerken değil, alternatiflerini inşa ederken savunmak gerekiyor.

Benzer Haberler

Kablo Paris’ten, boru hattı Ankara’dan

Doğu Akdeniz’de enerji rekabeti kızışıyor

Yıldız: Kasım sonuna kadar sonuç alınır

Yaklaşık 2 bin 800 kişi yasadan yararlanacak

« Lekelenmeme hakkı » lekeli :

 AİHM’de 1004 ihlal kararı

Gemi trafiği askıya alındı

İstanbul Boğazı'nda kimyasal tanker arızası

Figen Yüksekdağ:

Süreç için ortak mücadele hattı kritik bir ihtiyaç

“Türkiye için bir tehdit değiliz”

Karayılan: Devlet hâlâ güven oluşturmuş değil

Seçim yapıldı

Birçok kentte yeni dönem baro yönetimleri belirlendi