BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Amerikan ve Türk askerlerinin çekilmesinin Irak ve Kürdistan’daki yankısı

Amerikan ve Türk askerlerinin çekilmesinin Irak ve Kürdistan’daki yankısı
🎧 Haberi dinle0:00 / --:--

“İşin doğrusu, Amerikan kuvvetlerinin çekilmesi tek başına ülke ölçeğinde güvenlik mekanizmasının çökmesine yol açmaz. Keza yabancı güçlerin ayrılması kendiliğinden istikrarı sağlamaz. Yapılması gereken merkezi hükümetin şu üç gerekliliği yerine getirmesidir: Halkın korunması, silahların zapturapt altına alınarak denetim altına alınması ve yabancı şirketlerin dengeli biçimde idare edilmesidir. Bu hususta en acil görev, Kürtlerin endişelerinin ortadan kaldırılmasıdır. Çünkü bu meseleler bizzat Irak davası ve geleceğiyle yakından ilgilidir. Bu alanlardaki boşluk en tehlikeli olanıdır. Tehlike üstlenilecek sorumluluk ile bunun hakkını verecek uygulamalar arasındaki boşluktan doğar.”

Faik Bulut

Amerikan askerlerinin Irak’tan çekilişi 30 Eylül 2026’da sona erdi. Geride özel ve acil durumlar için bekletilen az sayıda personel, eleman ve görevliler kaldı. Başta hükümet ve özellikle İran bağlantılı radikal Şii milisler bu tarihi, farklı mekânlarda “ülkenin egemenliğine kavuştuğu bağımsızlık günü” olarak kutladılar; hamasi nutuklar eşliğinde havaya bolca kurşun sıktılar.

Kutlama ve şenlikler bitince de herkesin aklına şu soru takıldı: “Irak devleti, bu çekilişi fırsat bilerek kendi öz gücü ve milli imkânlarıyla ülkeye daimi bir istikrar sağlayabilecek midir?”

Bağdat’ta sevinç ve iyimserlik, Kürdistan’da endişe

Kuzeydeki Kürdistan Federal yönetimi ise farklı bir soruya cevap aramaktaydı: “Topraklarımıza yönelik iç (Şii Haşdi Şabi milisleri veya cihatçı IŞİD) ve dış (İran’dan gönderilen füzeler veya SİHA’lar) saldırılardan bizi kim koruyacak?” Onursal ve fiili başkan Mesud Barzani, bu kaygısını El Şarqiyye televizyon kanalında ayrıntılarıyla dile getirmiş ve merkezi yönetime eleştiri ve uyarı mesajları iletmişti.

Merkezi hükümet çevresinde kümelenen koyu Arap milliyetçisi kimi Sünni kesimlerle İran’a sadakatleriyle bilinen siyasi ve silahlı Şii çevrelerin “bağımsızlık gününü” hamasetle kutlamalarına karşılık Kürtlerin derin endişelerinin varlığı ülkenin birliği açısından tam bir tezat teşkil ediyordu.

Sevinçle korku arasındaki çelişkinin arasında sıkışan Irak devleti, kendi kendine iman tazeleme gayretiyle şu taahhütlerde bulunuyordu:

“Kimse merak etmesin; herkesin menfaatini gözeteceğiz. Vatandaşlarımızı koruyup kollayacağız. Amerikan askerinin çekilişinden sonra onun bıraktığı idari ve güvenlik boşluğunu doldurmak için bütün hazırlıklarımızı yapmış durumdayız. Bu arada Kürdistan bölgesi de topraklarımızın bir parçası olduğuna göre, ülke genelindeki kara ve hava savunma sistemlerini güçlendirmek suretiyle iç ve dış saldırıları önleyeceğiz! Bunları yaparken de anayasanın belirlediği kanunlara ve hukuk kurallarına uyarak bağımsız kararlarımızı alacağız! ”

Tekyanlı yanlış okuma

Bağdat yönetimine bakılırsa ülkedeki Amerikan askeri varlığı (asker, teçhizat, tesis ve üsler) toplumda kutuplaşma yaratmıştır. Dolayısıyla askerlerin çekilmesi ile artık keskin karşıtlık ve ihtilaflar kalmayacak; iç bölünmeler asgariye inecek; dışarıdan gelen askeri ve siyasi müdahaleler de olabildiğince azalacaktır!

Ayrıca Irak açısından stratejik bir dönüşüm sayılan bu geri çekilme, Bağdat’taki iktidarın ABD ile daha dengeli, sürekli ve ortak çıkarlara dayalı yeni bir ilişki kurması anlamına gelmektedir. Aynı zamanda bu gelişme içerideki siyasi-askeri grup, oluşum ve milislerin silahlarını devlete teslim etmemelerine dayalı gerekçeyi de ortadan kaldıracaktır.

Böyle bir varsayım tek yanlı bir okuma ve yoruma dayalıdır. ABD askerinin çekilmesi, söz konusu silahlı milislerin (Haşdi Şabi gibi) temel gerekçesini güçlendirici bir işlev de görebilecektir. Söz gelimi şöyle denilebilir: “Silahlı direnişimiz olmasaydı, Amerikan askeri de çekilmezdi. Demek ki varlığımızın ana gerekçesi olan silahlanma hâlâ geçerlidir. O halde silah elden düşmemelidir!”

Bu aşamada sormak gerek: Amerikan askerinin Irak dışına çıkması medyatik bir algı yönetimi olarak sadece mevcut hükümetin ve devlet aygıtının gücünü/saygınlığını artırmaya yönelik bir plan mıdır?

Kaldı ki Amerikan askerinin çekilişine denk düşen 30 Eylül 2026 tarihi ile milislerin silahlarını devlete teslim tarihi olarak belirlenen Haziran 2027 arasında uzun bir zaman farkı var. Birbirine denk düşmeyen iki zaman dilimi rastlantı sonucu tayin edilmiş görünmüyor.

Çekiliş hadisesi, geçmiş yıllarda siyasi-askeri çevrelerin protesto, saldırı ve baskıları sonucu dönemin iktidarları tarafından ABD yönetimiyle yaptıkları anlaşma sonucu çok önceden belirlenmiştir. Buna karşılık bir önceki iktidarın tasarlayıp ama başaramadığı milis silahlarının devlete teslim edilmesi meselesi, mevcut Ali Zeydi iktidarı tarafından 30 Eylül 2026 tarihine (Amerikan askerinin çekilişine) denk düşecek şekilde planlanmıştır. Ancak bazı milis fraksiyonlarının itirazı ve direnci üzerine Haziran 2027’e ertelenmek zorunda kalınmıştır.

Bu noktada bir çelişki daha ortaya çıkmaktadır: Bağdat hükümeti vardığı mutabakat gereği ABD askeri kuvvetlerinin ülkeden çekilmesini sağlarken, Iraklı milislerin eş zamanlı olarak silahlarını Irak ordusuna teslim etmesini gerçekleştirememiştir. Bundan böyle dış müdahalelerin giderek azalacağına inandırılan kamuoyu ise bu kez içerideki milislere gücü yetmeyen iktidarın kimi hangi tehlikeden koruyabileceğine dair endişeler nedeniyle gayet huzursuzdur. Bu da istenen/beklenen güven ve istikrar ortamının yokluğu anlamına gelmektedir.

Çekilme sonrası tehlike nerede?

Amerikan çekilmesi sonrasında oluşacak muhtemel tehlikelerin oranını, ülkeden taşınan Amerikan askerinin ve üslerin sayısına bağlamak yanlıştır. Zira ABD varılan ikili anlaşmalar gereği Irak hükümetinin farklı kurumlarına (ordu, istihbarat ve emniyet teşkilatı gibi) karadan veya bizzat İHA araçları ve uydu hatta erken uyarı sistemleri vasıtasıyla edindiği istihbaratı sunuyor; gerekli lojistik imkânları temin ediyordu. Mesela ABD tehlike kaynaklarından biri sayılan IŞİD cihatçılarını havadan/karadan gözetleyip Bağdat merkezi hükümetini tehlikeden haberdar edebiliyordu.

Amerikan askerinin çekilmesinden endişe duyan Kürdistan Federal Yönetimi de bir yandan IŞİD’in muhtemel saldırılarından, diğer yandan Iraklı bazı Şii milislerle İran merkezli Devrim Muhafızları ve uzantıları tarafından roket, füze ve İHA/SİHA araçlarıyla havadan yağdırılan bombalarına hedef olmaktan ziyadesiyle endişe ediyor.

Kerkük-Altınköprü civarındaki bir IŞİD eylemi ise onları haklı çıkarıyordu. Eylemi önleme operasyonu skandala dönüşmüş; Irak kolluk kuvvetlerinin kasıtlı veya acemice davranması sonucu katledilen Kürt çocuğunun cebine IŞİD elemanlarına ait bir kimlik konularak fahiş hatadan sıyrılma gayretiyle kamuoyuna açıklama yapılmıştı.

Irak ordusu savaş gücü ve askeri kudret bakımından kendisine yeterli olabilir ama muhtemel tehdit ve tehlikelere karşı önleyici tedbirleri almayı gerektiren teknik altyapı ve üstyapıdan yoksun olduğu görülmektedir. Bu tür eksiklerini tamamlayamayan bir devletin de dayanıklılığı ve bağımsız kararları tartışılır hale gelir.

Kürdistan bölgesinin eleştiri gerekçeleri

Özel olarak Kürdistan bölgesine gelirsek; ortak endişenin sadece yetkililer, siyasiler ve güvenlikçileri değil, genel anlamda insanların günlük hayatını da etkilediği söylenebilir. Bu konuda 28 Eylül 2026’da Peşmerge komutanlığı bir açıklama yapmıştır:

“İran-ABD savaşı sırasında farklı silahlar ( İHA-SİHA-balistik füze) aracılığıyla bölgemiz 1000’den fazla saldırıya maruz kalmıştır. Alternatif kara ve hava savunma sistemleri getirilmeden Amerikan kuvvetlerinin çekilmesi ciddi bir endişe kaynağıdır. Kürdistan Yönetimi ise halkın günlük faaliyetlerini koruyup kollamayı esas olan mevzulara yoğunlaşmak durumunda kalmıştır.

Çünkü asker, herhangi bir anlaşma ve mutabakat sonucuna bağlı olarak yer değiştirebilir, bir ülkeden diğerine intikal edebilir. Ancak burada yaşayan sivillerin böyle bir imkânı yoktur ve direkt olarak tehlikeyle yüz yüze kalmış vaziyettedir.

Dolayısıyla halk muhtemel bir saldırıya karşı pratik ve gerçekçi bir tedbir hususunda acil cevap beklemektedir. Bu ise Kürdistan Federal Yönetimi ve Bağdat hükümetinin mutabakatı ve işbirliğiyle mümkündür. Zira Kürdistan Irak egemenliğinin kapsadığı toprakların bir parçasıdır ve Irak hükümeti, anayasal ve ahlaki açıdan burayı korumakla yükümlüdür.”

Bağdat ile Erbil arasında güven nasıl sağlanabilir?

Iraklı yazar Dr. Muhammed Hasan Kaht, 2 Ekim 2026 tarihli makalesinde şu noktalara vurgu yapıyor:

“Fiiliyatta Kürtlerin meşru ve haklı talebi uyarınca Irak merkezi hükümetinin egemenlik alanına giren bütün toprakların himayesini sağlamakla görevlidir. Bunun yerine getirilmesi, aynı zamanda iki taraf arasında güven oluşması anlamına gelecektir. Siyasi ihtilaflar yüzünden gereken tedbirlerin alınmaması veya ertelenmesi halinde Kürdistan Bölgesel yönetiminin kendini güvenceye alabilmesi için başka arayışlara girmesi kaçınılmazdır. Bu da milli güvenliğin bütünlüğünün bozulması demektir.

Dolayısıyla mesele dönüp dolaşıp Peşmerge Bakanlığı’nın dediği noktaya gelmektedir: Merkezi hükümet ile bölgesel yönetim arasında üst düzey görüşmelerde varılacak mutabakat zemininde tesis edilecek güven sonucunda ilgili asker ve emniyet birimlerinin işbirliği esasına göre ortak hareket etmek mümkün olacaktır. Resmi görüşmeler yoluyla alınacak tedbirlerin sahada tatbik edilmesi şarttır.

İşin doğrusu, Amerikan kuvvetlerinin çekilmesi tek başına ülke ölçeğinde güvenlik mekanizmasının çökmesine yol açmaz. Keza yabancı güçlerin ayrılması kendiliğinden istikrarı sağlamaz.

Yapılması gereken merkezi hükümetin şu üç gerekliliği yerine getirmesidir: Halkın korunması, silahların zapturapt altına alınarak denetim altına alınması ve yabancı şirketlerin dengeli biçimde idare edilmesidir.

Bu hususta en acil görev, Kürtlerin endişelerinin ortadan kaldırılmasıdır. Çünkü bu meseleler bizzat Irak davası ve geleceğiyle yakından ilgilidir. Bu alanlardaki boşluk en tehlikeli olanıdır. Tehlike üstlenilecek sorumluluk ile bunun hakkını verecek uygulamalar arasındaki boşluktan doğar.”

Türkiye’nin Başika-Zelikan hamlesi

Türkiye Cumhuriyeti Millî Savunma Bakanlığı (MSB), “X” platformu üzerinden 1 Ekim 2026 tarihli aşağıdaki açıklamayı yaptı: “Irak’ın kuzeyindeki Musul kenti yakınlarında bulunan Başika-Zelikan Üssü, iki taraf arasında üzerinde mutabık kalınan mekanizma doğrultusunda Irak makamlarına kademeli olarak devredilecektir. Üsse ilişkin devir kararı, Irak hükümetinin Sincar bölgesindeki güvenlik tedbirlerini uygulama konusunda kaydettiği ilerleme doğrultusunda alınmıştır.”

MSB Sözcüsü Tuğamiral Zeki Aktürk, açıklamanın devamında şöyle diyordu: “Irak Merkezi hükümeti Sincar’daki güvenlik uygulamalarında ilerleme görülmesi sonucu kararlaştırılan mekanizma ve zaman çizelgesi doğrultusunda Zelikan üssünün kademeli olarak Iraklı makamlara teslim edilmesi kararlaştırılmıştır.”

Daha önceki yıllarda da PKK’ye karşı mücadele sırasında kullanılan Başika-Zelikan üssü, 2015 yılında istikrarlı hale getirilmişti. Burada yaklaşık 4000 asker ile yüzlerce tank, radar sistemi, lojistik merkezi ile askeri eğitim sahası bulunmaktadır.

O dönemdeki Türk askeri varlığı şöyle gerekçelendiriliyordu: Musul’u 2014’te ele geçiren IŞİD ve PKK örgütlerine karşı yürütülecek mücadeleye katılmaya hazırlanan Iraklı güçlerle Arap, Türkmen ve Kürtlerden oluşan yürütülecek mücadeleye katılacak yerel unsurların eğitilmesi ve korunması.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Irak Başbakanı Ali Zeydi’nin 23 Eylül’de New York’taki BM Genel Kurulu marjında gerçekleştirdikleri görüşmede varılan mutabakat üç ana maddeden oluşmaktadır: 1-TSK’nın Musul bölgesindeki üslerden kademeli devri, 2- Şengal’de Irak devlet otoritesinin eksiksiz tesisi, 3-) bölgedeki tüm yabancı silahlı unsurların varlığına son verilmesi.

Kürdistan yönetimi,  Türkiye-Irak anlaşmasından memnun değil

Amerikan askerlerinin çekilişi nedeniyle endişelenen Kürdistan yönetimi, Türkiye’nin Başika-Zelikan üssünden ayrılması ve Bağdat ile Ankara arasındaki anlaşmasından ötürü de hoşnut kalmadı.

Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin’e göre; “Amerikalı askerlerin gitmesine karşılık Türkiye kuvvetlerinin üslerde kalması yeni denklemi bozabilirdi. Bu yüzden Türkiye de üsleri kademeli boşaltmak durumunda kaldı.”

Görünen o ki çekilen Türk birlikleri PKK’nin boşaltacağı kamplara yerleşecekler ve bilhassa sınır bölgelerinde kalacaklar.

Öte yandan Ankara ile Bağdat arasında varılan ama açıklanmayan mutabakat kararları şöyle sıralanabilir:

*İran yanlısı örgüt ve oluşumların (Haşdi Şabi bileşenleri gibi) bundan böyle Türkiye yanlısı Iraklı Sünni şahsiyet veya çevrelere yönelik baskılarına son verilecektir.

*Türkiye’ye yakın bu kesimlerin Musul’da faaliyette bulunmasına müsaade edilecektir.

*PKK bağlantılı oluşumların (Ezdixan bölgesindeki YBŞ silahlı biriminin) Irak ordusu saflarına bağlı kolluk kuvveti gibi çalışması ve geri kalanın da orduya eklemlenmiş olan Haşdi Şabi bünyesinde görev alması.

Kürdistan yönetimine gelince, Türkiye-Irak hükümet mutabakatı sonuçlarından hoşnut kalmadığını birkaç gerekçeye bağlamaktadır:

*Türk birliklerinin geri çekilmesi Musul-Şengal-Suriye sınırı mıntıkalarında şimdiye kadar sağlanan asayiş, huzur ve emniyetin bozulup istikrarsızlığın yayılmasına yol açacaktır. Amerikalı askerlerin çekilmesi de böyle bir karmaşayı yaygınlaştıracaktır. Dolayısıyla Kürdistan yönetimi bütün bu ağır yükü kaldıracak konumda değildir.

*Türkiye’nin askeri ve güvenlik açısından bıraktığı boşluğu kimin dolduracağı da belli değildir. Eskiden Türk askeri Başika-Zelikan hattında Musul-Şengal-Suriye sınırı çevresine yönelik saldırıları (Haşdi Şabi veya IŞİD ya da PKK) önleyen bir set (duvar-barikat) işlevi görebiliyordu.

*Bu da aynı zamanda başkent Erbil’in daha güvende olmasını sağlıyordu. Zira Kürdistan yönetimi bölgedeki İran ile Türkiye arasındaki nüfuz rekabetinden istifade ederek ikisi arasında denge politikası güdebiliyordu. Şimdiyse bu kozundan, imkânından mahrum bırakılmıştır.

*Ankara ile Bağdat mutabakatı, Êzdilerin yaşadığı Şengal’deki (Ezdixan bölgesinin) denetimini merkezi hükümetin uhdesine almak suretiyle Kürdistan yönetiminin buradaki çıkarlarını dışlıyor. Şöyle ki; mutabakat uyarınca Irak hükümeti, bölgedeki idari ve siyasi durumu normalleştirecek; PKK yanlısı oluşumlar Irak İçişleri Bakanlığı’na bağlanacaktır.

*Oysa belirlenen kurallar, Irak merkezi hükümetiyle Kürdistan yönetimi arasında varılan 2020 yılındaki “Şengal Anlaşması”na aykırı bir durumdur. Çünkü Anayasanın 140.ıncı maddesi gereği imzalanan bu Anlaşma Êzdixan bölgesinin idari, güvenlik, ekonomik ve siyasi alanlarda ortak biçimde yönetilip denetlenmesini öngörüyordu.

*Son olarak Bağdat-Ankara mutabakatının ekonomiyle ilgili bölümü de Kürdistan’ın bu alandan dışlanmasına dayanmaktadır. Sözgelimi ikili anlaşma çerçevesinde inşa edilecek yeni ticari güzergâhlar (Basra’dan başlayıp Türkiye sınırındaki Ovaköy gümrük kapısı arasındaki Kalkınma Yolu Projesi) Kürdistan denetimindeki topraklardan geçmeyecektir. Ayrıca ticari amaçla açılan Musul Havaalanı ile Suriye toprakları üzerinden transit karayolu geçişleri, Kürdistan’ı ekonomik gelirlerden mahrum bırakmaya yöneliktir.

İran’ı Irak’tan söküp atmak kolay değildir

Çekilme sonrası meseleyi ele alırken birkaç önemli noktayı gözden kaçırmamak gerekiyor:

1-Amerika Irak’tan çekilmiştir ama bölgedeki askeri varlığı devam etmektedir. Amerikan birlikleri ile üsleri ve tesislerinin önemli bir kısmı zaten Ürdün, Kuveyt, Bahreyn, Katar gibi ülkelere taşınmıştır. Herhangi bir çatışma durumunda bu birliklerin Irak’a kolaylıkla intikali ve müdahalesi mümkündür.

2-ABD’nin ısrarlı taleplerine rağmen İran’ın elini eteğini Irak’tan çekmesi hayli zor ve imkânsıza yakındır. Zira İran’ın bu ülke ile tarihten gelen ideolojik, siyasi, sosyal, ticari ve ekonomik bağları bulunmaktadır. Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden (2003) sonra İran, Amerikan yönetimiyle varılan mutabakat gereği bu ülkenin iç işlerinde söz sahibi haline gelmiştir. Deyim yerindeyse Amerikan tanklarının üzerinde Irak’a girmiş; kendisine sadık Şii siyasi parti ve hareketleri aracılığıyla Bağdat yönetiminde söz ve karar sahibi olmuştur.

3-El Kaide’nin (ve sonradan IŞİD’in) başta ABD olmak üzere koalisyon güçlerine direnişini kırmak için Iraklı Şii milis ve hareketler ABD desteğiyle siyasi ve örgütsel alana hâkim olmuşlardı. Ayetullah Sistani’nin fetvası ve çağrısı üzerine IŞİD’e karşı seferber olan Haşdi Şabi bileşenleri esas olarak İran Devrim Muhafızları Generali Kasım Süleymani’nin emri altında sayılırdı.

4-Mevcut gelişmeler, Irak’ta oluşan hükümetlerin hemen hepsinin İran’a danışarak hareket ettiğini veya en azından İran etkisini hesaplayarak dış ve iç politikalarını yürütmekte olduğunu göstermektedir. Neticede Irak’ın kılcal damarlarına kadar nüfuz ettiği İran’ın ülkeden sökülüp atılması kolay olmayacaktır. ABD destekli iş insanı Ali Zeydi’nin ikili tutumu da bunun kanıtı sayılabilir. Görülen o ki İran’ın Irak’taki etkisi, esas olarak Körfez jeopolitiği ile ABD-İran çatışmasının gidişatıyla yakından ilgilidir.

3-Evet, ABD Irak’tan askeri bakımdan çekilmiştir. Ancak bu ülkeyle imzaladığı ikili anlaşmalar ve 2003 yılından bu yana alanda bulunmasının getirdiği siyasi-ekonomik-askeri etki hâlâ sürmektedir.

Arap milliyetçiliği çizgisi doğrultusunda yayın yapan The Cradle sitesine ulaşan kaynaklara göre, hâlâ görevde olan Iraklı üst düzey bir diplomat Cumhurbaşkanı Abdüllatif Reşid’e telefon ederek, Başbakan Ali Zeydi’yi şikâyet etme sebebini şöyle açıklamaktadır:

“Başbakan Ali Zeydi’nin, Dışişleri Bakanlığı uhdesinde bulunan çok hassas mevzuları içeren dosyalara el atması uygun değildir. Zira kendisi, Amerikan yönetiminin talimatlarıyla hareket etmektedir.

Mesela BM Genel Kurulu’nda konuşmak üzere New York’a gittiğinde ABD Başkanı Donald Trump ile tek başına görüştü; Irak heyetinden hiçbirini görüşmeye almadı. Ardından İran’a yönelik yaptırım kararını alelacele hayata geçirmeye başladı. İran havayollarına ait uçakların Irak topraklarına inmesini yasaklama kararı aldı.

Dışişleri Bakanlığı devreye girip bu kararın yanlışlığını açıkladı: ‘Şiilerce kutsal sayılan Necef şehrinin havaalanına inmekte olan İran uçaklarının yolcuları esas olarak mezhepsel inançları gereği ziyarete gelmektedirler.’

Bunun üzerine bütün İran havayollarına, bilhassa Şiilerce kutsal sayılan şehirlere inen uçaklara değil; sadece Mahan Havayolu firmasına ait olanların ülkeye inişine yasak getirilmesi kararlaştırıldı.

Anlaşılan o ki Bağdat merkezinde Washington ve Tahran ile ilgili kararlar müşterek olarak istişare etmek yerine, ABD’nin istekleri ve talimatları doğrultusunda bireysel olarak alınmaktadır ki, bu da merkezi yönetimde ciddi tartışmalara yol açmaktadır:” (Kaynak; https://thecradlearabic.com/articles/bghdad-byn-dght-oashntn-onfoth-thran-mn-ymlk-krar-alaarak, 5 Ekim 2026)

Faik BULUT kimdir?

Gazeteci, tarihçi ve yazar. 1990'lardan itibaren Alevilik, Kürtler, Filistin Devleti, FKÖ, Ortadoğu ve İslam tarihi, İslamcı örgütler, laiklik, tarih, siyaset, kültür vb. konular üzerine 40'a yakın tarih, araştırma, gezi yazısı ve anı kitabına imza atmıştır.

Benzer Haberler

Sosyal medyada 15 yaş sınırı yürürlüğe giriyor

Mevcut hesaplar için son tarih 31 Mart 2027

10 Ekim Gar Katliamı:

"Unutulmasına izin vermeyeceğiz"

11 yıl sonra 10 Ekim…

Avukat Kaya: Adalete yakın değiliz

Bayraklı Belediyesi soruşturması

Eski başkan dahil 6 kişi tutuklandı

Gazze ateşkesinin yıl dönümü

Dışişleri Bakanı Fidan, Hamas heyetiyle görüştü

Öcalan 28 yıl önce Suriye’den ayrılmıştı

Diyarbakır’da binlerce kişi yürüyüşe katıldı

Üniversitede süreç dersi verdi

Kurtulmuş: Bu dönem silahların değil, dillerin konuştuğu dönemdir

Süreç ve çerçeve yasa gündemde

DEM Parti İmralı Heyeti Bahçeli ile görüştü