Gerçek değişim, toplumun siyasetçiye sorduğu soru değiştiğinde başlayacaktır. “Kimdensin?” yerine “Ne biliyorsun?” “Bizden misin?” yerine “Adil misin?” “Güçlü müsün?” yerine “Kapasiteli misin?” “Bizi temsil ediyor musun?” yerine “Sorunlarımızı çözebiliyor musun?” O zaman Türkiye’nin siyasal ekseni de değişmeye başlayacaktır.
Doğu Ergil
Türkiye’de belki de sandığımızdan daha büyük bir değişim yaşanıyor. Bu değişimi yalnız iktidar–muhalefet dengesiyle, sağın gerilemesi veya solun yükselme olasılığıyla açıklamak mümkün değil. Daha derinde bir şey çözülüyor: Eski siyasal sözleşme.
Bu sözleşme uzun yıllar oldukça iyi çalıştı. İnsanlardan ekonomik başarı ve adalet karşılığında değil, kimlik üzerinden destek istendi. Şöyle dendi: “Ben senin dinini, yaşam biçimini, milliyetini, mahalleni temsil ediyorum; sen de bana siyasal sadakat göster.” Ekonomik aksaklıklar, kurumsal bozulmalar, liyakat sorunları hatta zaman zaman hukuki keyfîlik bu büyük aidiyet bağı içinde eritildi, görünmez kılındı.
Eski sözleşmenin üç görünmez takas alanı vardı:
-Kimlik karşılığında ekonomik başarısızlığa tahammül.
-Aidiyet karşılığında kurumsal keyfîliğe tahammül.
-Sadakat karşılığında güvensizliğe ve adaletsizliğe tahammül.
Şimdi bu takas mekanizmalarının üçü de zorlanıyor.
Fon krizi aslında neyin krizi?
Son yatırım fonu olayı bu nedenle yalnız finansal bir hadise olarak görülmemeli. SPK’nın açıklamasına göre 7 portföy yönetim şirketine ait 131 fon tasfiye kapsamına alındı. Bu fonlardaki tekil yatırımcı sayısı 455.758. Daha da önemlisi, SPK kendi açıklamasında bazı fonların düşük fiilî dolaşımlı hisselerde ekonomik gerçeklerle açıklanamayacak fiyat hareketlerine yol açtığının 2025’in son çeyreğinde gözlemlendiğini ve daha sonra sistemik riski sınırlamak amacıyla düzenlemelere gidildiğini belirtiyor. (https://spk.gov.tr)
Bunun siyasal anlamı parasal boyutundan daha büyük olabilir, çünkü insan parasını kaybettiğinde yalnız servet kaybetmez. Sisteme ilişkin temel bir inancını da kaybedebilir: Birilerinin bu sistemi denetlediğine olan inancı.
Modern devletin görünmeyen temel işlevlerinden biri tam budur. Devlet her vatandaşını zengin edemez; fakat oyunun kurallarının güvenilir olduğunu garanti etmek zorundadır. Bankaya para yatırırken, fon alırken, ev satın alırken, şirket kurarken veya mahkemeye giderken yurttaşın zihninde aynı varsayım vardır: Bir kurum var, çalışıyor ve beni koruyor.
Bu inanç kaybolmaya başladığında ekonomik kriz siyasal krize dönüşür, çünkü güven yalnız piyasaların değil, devletlerin de görünmeyen sermayesidir.
Kimlik karın doyurmuyor
Kimlik siyaseti, özellikle ekonomik başarı dönemlerinde son derece güçlüdür. İnsan hem refahının arttığını hem de kimliğinin temsil edildiğini düşünüyorsa siyasal sadakat pekişir. Fakat ekonomi bozulduğunda denklem değişmeye başlar.
Enflasyon yükselir, konut erişilemez hale gelir, eğitim toplumsal (yukarı doğru) hareketlilik sağlamaz, genç iş bulamaz, tasarruf sahibi parasını korumak için fondan dövize, dövizden altına koşarsa seçmenin soruları giderek dünyevîleşir. Dünyevileştikçe siyasallaşır. “Bizden misin?” sorusunun yanına “Bu işi yapabiliyor musun?” sorusu gelir. İşte, Türkiye siyasetindeki esas dönüşüm burada aranmalıdır.
Bu bir sağdan sola geçiş olmak zorunda değildir. Hatta yeni dönemi sağ–sol ekseniyle okumak yanıltıcı olabilir. Ortaya çıkan şey daha temel bir talep olabilir: Kimlik siyasetinden kapasite siyasetine geçiş.
Kapasite siyaseti nedir?
Kapasite siyaseti ideolojisizlik değildir. İnsanların değerlerinden, inançlarından veya kimliklerinden vazgeçmesi de değildir. Mesele, bunların siyasal meşruiyet üretmeye artık tek başına yetmemesidir.
Yeni ölçü giderek performanstır (iş başarısı-verimlilik).
Devlet güvenlik sağlayabiliyor mu?
Enflasyonu kontrol edebiliyor mu?
Çocuklara nitelikli eğitim verebiliyor mu?
Depremden önce bina güvenliğini denetleyebiliyor mu?
Yatırımcıyı finansal risklerden koruyacak düzenlemeleri zamanında yapabiliyor mu?
Mahkemeler öngörülebilir kararlar verebiliyor mu?
Liyakatli insanları doğru görevlere getirebiliyor mu?
Ve belki hepsinden önemlisi:
Devlet, sorunları patladıktan sonra mı görüyor, yoksa birikmekte olan riski önceden fark edip önleyebiliyor mu?
İşte burada siyaset, kimlikten kapasiteye geçmektedir.
Güçlü devlet ile kapasiteli devlet arasındaki fark da budur. Güçlü devlet emir verebilir. Kapasiteli devlet sorun çözer.
Türkiye’de devlet(liler) hep gücü, kapasiteye tercih ettiler. O yüzden de ülke ne temel sorunlarını çözebildi, ne de orta-boy bir güç olabilmenin ötesine geçebildi.
Eski siyasetçinin sonu mu?
Bu dönüşüm, siyasetçinin kendisini de değiştirebilir. Eski siyasetçinin sermayesi parti teşkilatıydı. Liderle yakınlığıydı. Kaç yıldır siyasette bulunduğu, hangi makamlarda görev yaptığı, hangi çevreleri tanıdığıydı.
Fakat yeni kuşak açısından bunların bazıları avantaj olmaktan çıkıp yük haline gelebilir. Çünkü uzun süre siyaset yapmış olmak, sistemden hoşnut olmayan seçmenin gözünde “tecrübe” kadar, “o sistemin parçası olmak” anlamına da gelebilir. Buradan yeni bir siyasetçi tipi çıkabilir:
Profesyonel siyasetçi değil, siyasete giren profesyonel.
Yani doktor, mühendis, akademisyen, girişimci, öğretmen, hukukçu, teknoloji uzmanı, çevreci, yerel aktivist…Siyasetten önce bir hayatı, bir mesleği ve kendi alanında kanıtlanmış bir ehliyeti bulunan insanlar….
Kapasite siyasetinin doğal sorusu şudur:
“Seni değerlendirebilmem için ne söylediğin değil, daha önce ne yaptığın önemli; çünkü bu ne yapacağının kanıtıdır.”
Yeni kuşak sola mı gidiyor?
Berlin’de 20 Eylül’de yapılan seçim bu açıdan düşündürücüdür. Die Linke ikinci oylarda yüzde 25,7 ile kentin en yüksek oy alan partisi oldu; CDU yüzde 18,8, AfD yüzde 16,3, Yeşiller yüzde 14,3, SPD ise yüzde 12,1 aldı. (Kaynak: Wahlen Berlin)
Ama buradan aceleyle “gençlik sola dönüyor” sonucu çıkarmamak gerekir. Dünyanın başka yerlerinde genç seçmenin radikal sağa, popülist hareketlere veya siyaset dışından gelen adaylara yöneldiğini de görüyoruz. Ortak payda ideoloji olmayabilir.
Ortak payda reddiye olabilir.
Yeni kuşakların önemli bir bölümünde “Bize bugünkü dünyayı kuran siyasal sınıfın çözümlerini yeniden satmayın” duygusu güçleniyor. Bu sağ–sol ekseninden farklı bir gerilim: Yerleşik siyaset – sorun çözen siyaset.
Aidiyetten performansa
Burada çok önemli bir zihniyet değişimi ortaya çıkıyor: Eski siyaset seçmenden sadakat istiyordu.Yeni seçmen siyasetçiden performans isteyebilir.
Eski siyaset “Biz kimiz?” sorusuyla başlıyordu. Yeni siyaset “Ne yapabiliyoruz?” sorusuyla başlayabilir. Eski siyasetin temel sermayesi aidiyetti.Yeni siyasetin temel sermayesi ehliyet olacak gibi…
Bunun milliyetçilik açısından bile önemli sonuçları var. Güçlü devlet isteyen eski milliyetçilikten, iyi eğitim veren, teknoloji üreten, kurumları çalışan, vatandaşına güven veren ve dünyayla rekabet edebilen bir ülke isteyen kapasite milliyetçiliğine geçiş aşamasına gelmiş olabiliriz.
Bu açıdan bakınca, kimlikler ortadan kalkmayacak; milliyetçilik, muhafazakârlık, dindarlık, laiklik, solculuk yaşamaya devam edecek. Ama başka bir şey değişecak:
Kimliğin kötü yönetimin mazereti olma gücü azalacak.
Siyasetin yeni denklemi
Bu dönüşüm basit bir zincirle anlatılabilir:
Kimlik → aidiyet → sadakat
eski siyasetin denklemiydi.
Yeni denklem ise giderek şöyle şekillenecek gibi:
Sorun → ehliyet → performans → güven.
İki sistem arasındaki temel fark güvenin nasıl üretildiğidir.
Birincisinde güven, “O bizden biridir” düşüncesinden doğar.
İkincisinde ise:
“İşini biliyor ve kurumları çalıştırabiliyor.”
Bu küçük görünen değişiklik aslında demokratik siyasette büyük bir zihinsel devrimdir. Çünkü, birincisinde siyasetçi temsil ettiği kimlik sayesinde meşruiyet kazanır. İkincisinde ise işini iyi yaparak, sorun çözerek ve başarılı olarak. Ölçü, başarılı olmaktır.
Değişimi bekleyen tehlike
Eski siyasal sözleşmenin çözülmesi otomatik olarak daha iyi bir düzen doğurmaz; geçiş dönemleri çalkantılıdır.
İnsanlar eski kurumlara güvenlerini kaybettikleri halde yenileri henüz kurulmamışsa ortaya bir temsil boşluğu çıkar. Bu boşluğu demokratlar ve uzmanlar doldurabileceği gibi popülistler ve demagoglar da doldurabilir.
“Bu siyasetçilerden bıktık” duygusu, daha kaliteli bir siyaset talebine dönüşebileceği gibi, “Bize güçlü bir adam (kurtarıcı) lazım” sonucuna da varabilir. Bu nedenle eski siyasetin ölmesi ile yeni siyasetin doğması aynı şey değildir. Doğum sancısı çekilir ama doğacak çocuğun neye benzeyeceği henüz belli değildir.
Yeni siyasal sözleşme
Türkiye’nin asıl ihtiyacı belki yeni bir partiden önce yeni bir siyasal sözleşmedir.
Bu sözleşme vatandaşa şunu söylemelidir: “Kimliğine saygı duyacağım ama senden kimliğin adına itaat istemeyeceğim. Bana sadakat göstermen gerekmiyor; ben sana hesap vermek zorundayım. Devlet sana lütufta bulunmayacak; hakkını güvence altına alacak. Senden kötü yönetime tahammül etmeni istemeyeceğim; iyi yönetimi hak ettiğini kabul edeceğim”.
Ve en önemlisi:
Seni yönetme yetkimi kimliğimden değil, ehliyetimden ve demokratik yarış sonucunda alacağım.
Türkiye’de yaklaşmakta olan değişimin büyüklüğü belki burada yatıyor.
Mesele yalnız bir iktidarın gidip diğerinin gelmesi değildir. Bir parti gider, başka bir parti gelir ve aynı siyaset tarzı devam ederse hiçbir şey değişmemiş demektir.
Gerçek değişim, toplumun siyasetçiye sorduğu soru değiştiğinde başlayacaktır.
“Kimdensin?” yerine “Ne biliyorsun?”
“Bizden misin?” yerine “Adil misin?”
“Güçlü müsün?” yerine “Kapasiteli misin?”
“Bizi temsil ediyor musun?” yerine “Sorunlarımızı çözebiliyor musun?”
O zaman Türkiye’nin siyasal ekseni de değişmeye başlayacaktır.
Sağdan sola değil. Muhafazakârlıktan sekülerliğe de değil. Daha temel bir eksende:
Kimlikten ehliyete. Sadakatten performansa. Güçten kapasiteye.
Belki eski siyasetin sonu tam da budur, ve yeni siyasetin ilk cümlesi son derece basit olacaktır:
Kim olduğunuzu biliyoruz. Şimdi bize ne yapabildiğinizi gösterin.







