Müslüm Yücel
Jürgen Habermas, iyi bildiğim ya da düşünsel olarak beni fazlasıyla etkileyen filozoflardan biri değildir. Hayatla ve edebiyatla kurduğum ilişki açısından baktığımda Habermas’ın bende Kant, Nietzsche, Heidegger, Benjamin ve Derrida kadar güçlü bir karşılığı olduğunu asla söyleyemem. Habermas’la kurduğum ilişki daha çok, onun kavramlarının edebiyatın içindeki bazı deneyimleri yeniden düşünmeye imkân vermesi üzerinden şekilleniyor. Bu noktada Tanıl Bora ve Mithat Sancar’ın yorumları daha belirleyici olacaktır. Özellikle Sancar’ın Habermas üzerinden Türkiye’nin siyasal ve toplumsal gerçekliğine ilişkin daha fazla şey söyleyebileceğini düşünüyorum. Söyler mi? Bilmiyorum; Sancar bu konuda, en azından benim duyduğum kadarıyla, oldukça cimridir.
Habermas’ı edebiyat üzerinden düşündüğümüzde en verimli mesele, onun olgusallıkla geçerlilik arasındaki ayrımını ve yaşam dünyası kavramını edebi metinlerin dünyasına taşımaktır. Edebiyat burada yalnızca toplumsal gerçekliği temsil eden bir alan olmaktan çıkar; insanların dünyayı nasıl anlamlandırdıklarını, hangi normları meşru gördüklerini ve adalet duygularını hangi ortak deneyimler üzerinden kurduklarını açığa çıkarır.






