BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Mekke İttifakı:

Çok amaçlı çok boyutlu askeri, siyasi ve ekonomik pakt

Mekke İttifakı:

🎧 Haberi dinle0:00 / –:–

Nitekim anlaşmanın adı bile içeriği kadar önemli bir mesaj taşıyor: “Mekke Anlaşması.” Mekke, İslam dünyasında sembolik bir öneme sahip ve üç ülkenin sınırlarının ötesine uzanarak dünya nüfusunun dörtte birini kapsıyor. Ayrıca bahsi geçen İttifak sadece “İslami NATO” algısına yol açmıyor; aynı zamanda İran ile bölgedeki uzantıları sayılan Hizbullah (Lübnan), Hamas-İslami Cihad (Filistin), Haşdi Şabi (Irak) ve Husi Hareketi (Yemen) nedeniyle “Şii Hilali” diye anılmasından ötürü Mekke merkezli “Sünni Kalkan” yani mezhepsel bir algıya da yol açabiliyor. Cihatçı Selefi-Sünni Ahmed Şara’nın başında bulunduğu “Yeni Suriye” ise Mekke İttifakı’nın özel gündeminde yer alıyor.

Faik Bulut

Durup dururken veya aniden değil ama “acilen” imzalanan “üçlü ittifak” kamuoyuna farklı tanımlarla sunulsa da bunun resmi adı Mekke Ortak Savunma Anlaşması’dır. Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında 7 Ağustos 2026 tarihinde imzalanan ortak güvenlik ve savunma paktıdır.

Temel özellikleri ve kapsamı şöyledir:

  1. Kolektif Güvenlik: Taraflardan birine yöneltilen dış tehdit veya saldırı, ortak bir savaş sebebi (kolektif savunma hakkı) olarak kabul edilir.
  2. Ülkelerin Rol Dağılımı: Türkiye: Güçlü askeri kapasitesi, savunma sanayii ve stratejik konumuyla paktın askeri-teknolojik kanadını oluşturur. Suudi Arabistan: Manevi merkez olan imza mekânıyla birlikte sağladığı geniş mali ve ekonomik imkânlarla süreci destekler. Pakistan: Geniş insan gücü ve nükleer kapasitesiyle stratejik caydırıcılık sağlar.
  3. Bölgesel Etki: Anlaşmanın hiçbir ülkeyi hedef almadığı, bölgesel barışı ve istikrarı korumayı amaçladığı vurgulanmıştır.

Vikipedi (Türkçe) ansiklopedisinde farklı kaynaklara dayanılarak Mekke Antlaşması böyle özetlenmiştir.

Mekke Anlaşması’nın ana hatları

Üçlü İttifak’ın ana hatlarını Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın söyleşilerinden anlamak mümkün. Kanımca Erdoğan’ın vurguladığı ve başlığa çıkarılan en önemli cümlesi şudur: “Mekke Anlaşması caydırıcılığı güçlendiriyor ve hiçbir ülkeyi hedef almıyor!”

Ayrıntılar için şu iki linke bakılabilir: (https://turkish.aawsat.com/ 5305947/; https://www.iletisim.gov.tr/turkce/dis_basinda_turkiye/detay/cumhurbaskani-erdogan-sarkul-avsata-konustu-mekke-anlasmasi-caydiriciligi-guclendiriyor-ve-hicbir-ulkeyi-hedef-almiyor-el-sark-el-evsat, 13 Ağustos 2026)

Bence üstü örtülü bu “tarafsızlık” görüntüsü, içrek (zımni) olarak İran’ı çevrelemeye ve bölgedeki uzantılarının önüne set çekmeye yöneliktir.

Uzun ve ayrıntılı bir analiz olması bakımından Hakan Fidan’ın bazı sözlerine daha geniş yer vereceğiz:

* Biz artık birbirimizin güvenliğiyle yakından ilgilenme taahhüdünde bulunuyoruz, bu bir başlangıç noktası. Bizim tartışmalarımız şu andaki savaş zemininin öncesinde (2023 yılında-FB) başladı. Yani İran-Amerika savaşı, İran-İsrail savaşı o dönem yoktu. Ama bölgedeki, gerek Amerika’nın güvenlik endişelerini yeniden değiştireceğini; birtakım başka olayların da olacağını; Türkiye’nin kendi terörle mücadelesi var, bunların gündeme geleceğini hep biliyorduk.

* Ülkeler açıkçası bu ittifaka girerken, şunun altını da çizmek gerekiyor: Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye, dış politika tavırlarına baktığınız zaman, yayılmacı politikaları olan ülkeler değil, kendi sınırları içerisinde, kendi dertleriyle, kalkınmalarıyla meşgul, mümkünse iyi ilişkiler ve komşuluklar yoluyla bulundukları ortama pozitif katkı sağlamak isteyen ülkelerdir.

* Bizim amacımız, bölgesel sahiplenmemizin arttırılmasıdır. Çünkü dışarıdan gelen hegemon (devletler) bölgedeki sorunları çözmüyorlar, daha da akut hale getiriyorlar, maliyeti çok yüksek oluyor.

* Bana hep sorulurdu: ‘Bölgesel vizyonunuz Türkiye olarak nedir?’ Hep şunu söyledik: Bu bölgede aslında savunma ittifakına ihtiyaç var. Ülkeler birbirlerinin güvenliğinden emin olmadan üstüne ekonomik yapılar bina edemiyorlar; bu, tarihin de gösterdiği bir husus.

* Bu türden ittifaklara girmenin yolu, dışarıya bir mesaj vermekten ziyade, imza atan ülkeler birbirlerinin güvenliğine tehdit olmayacaklarını; aslında birbirlerinin güvenliğine garanti olacaklarını ortaya koyuyorlar, taahhüt ediyorlar.

*Anlaşma metninde genel taahhütler var. Bir ülkenin bu konuda çağrıda bulunuyor olması lazım. Yani: ‘Ben şu konuda sıkıntıdayım, bana bu konuda yardımcı olun!’ Der ki: ‘Benim istihbarata ihtiyacım var, lojistiğe ihtiyacım var, mühimmata ihtiyacım var; daha ileri safhada askeri ünitelere ihtiyacım var!’

* Dün liderler arasında en çok konuşulan konu, savunma sanayii alanındaki işbirliği ve buradaki teknolojilerden, ülkelerin birbirinden istifade etmesi. Bu ciddi ve süreklilik gerektiren kurumsal bir iş; kendi içinde artık otomatiğe bağlanmış bir çalışması olacak. Ülkeler sıkıştıkça, ‘Biz birlikte ne yapacaktık?’ demek durumunda olmayacaklar. Dış politikada veya herhangi bir konuda kurumsallaştırmak ve devamlı hale getirmek gerekiyor.

* Suudi Arabistan’ın Kızıldeniz’deki durumu ortaya koyuş şekline baktığınız zaman aslında, ona dikkat etmek gerekiyor. Dünya ticaret güvenliği açısından, Babül Mendep Boğazı’nın emniyeti açısından olayı gündeme getirdi. Yani Husilerle kendi ikili problemini, ‘Gelin, bana yardım edin’ durumuna getirmedi bu konuyu. Dolayısıyla, bizim buna askeri ilgi göstermemiz, yani uluslararası camia orada toplanmışken, ‘Burada nasıl bir tedbir alacağız?’ diye durmuşken, gayet normaldir.

Cumhurbaşkanımız ( Erdoğan) da bu konuda gerekli onayları verdiler; Genelkurmay Başkanlığımız gidiyor, toplantılara katılıyor.

Türkiye’nin de büyük bir perspektifinin olması lazım. Kızıldeniz’in hemen yukarıda, kuzeyde, Süveyş kanalı üzerinden açıldığı nokta Akdeniz. Akdeniz’in en önemli ülkesi kim? Biziz. Büyük limanların bulunduğu, ticari hareketlerin olduğu, Akdeniz’deki bütün kargo gemilerinin bir yerden bir yere yük taşırken muhakkak durduğu liman yine biziz. Dolayısıyla, bizim oradaki bir oluşum üzerinde tabii ki söz sahibi olmak için var olmamız gerekiyor.

* Suudi Arabistan ile konuştuğumuz zaman, yani onların da kendilerinin en büyük deklarasyonu, İran’la ilgili ‘Biz İran’la savaşalım, İran’ı yok edelim, İran’da şunu yapalım, İran’da bunu yapalım’ gibi bir stratejileri ve niyetleri yok. Bu konuda daha farklı düşünceleri var. Özellikle Hürmüz Boğazı’nda devam eden şiddetin bir an önce durmasını istiyorlar…

Birkaç gün önce biz Mekke’deyken de Sayın Muhammed bin Salman, Sayın Trump ile yaptığı görüşmede anlattı bunu. ‘Bu savaşın bir an önce durması, İran’a yönelik askeri müdahalenin hiçbir şekilde çözüm olmadığı, konuşma yoluyla, anlaşma yoluyla bu meselenin halledilmesi’ konusunda bir duruşları var.

* Suudi Arabistan da şunu görüyor: Bölgedeki herhangi bir savaş, ne kadar ittifak sahibi olursanız olun, sizi zarar görmekten alıkoymuyor. Tabii ki saldırı görmeyecek kadar caydırıcı olmanız gerekiyor ama sorunların farklı türden yönetilmesi gerekiyor. Aslında Suudi Arabistan ile İran problemli olduğu için aralar açılmış değil. Bunların, Amerika ve İsrail ile arası problemli olduğu için bir noktada sorun ortaya çıktı.

İkinci bir konu da tabii ki, Hürmüz Boğazı’ndan en fazla etkilenenler meselesi var. Burada Suudi Arabistan, şu anda aldığı tedbirler ve coğrafi konumu gereği, Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasından bir Irak, bir Katar, bir Kuveyt kadar etkilenmiyor. Onlar yüzde yüz etkilenen ülkeler arasında. Birleşik Arap Emirlikleri ile Suudi Arabistan’ın ise, yüzde kırk beşle altmış arasında değişen ürünlere ve kargoya göre etkileşimleri var.

İranlılarla biz, iki yıldan fazladır bölgede bunu konuşuyoruz. İranlılarla bunları konuştuğumuz dönemler de oldu. İran bölgede kendi sorunlarını çözdüğü zaman; bölgenin yapıcı politikalarına katkıda bulunmaya, o kolektif alana girilmesi gerektiği zaman onların da bu rolüne ihtiyaç var.” (Kaynak: https://www.mfa.gov.tr/disisleri-bakani-sayin-hakan-fidan-in-anadolu-ajansi-editor-masasi-na-verdigi-mulakat–8-agustos-2026.tr.mfa, 8 Ağustos 2026)

Hakan Fidan’ın irdelenip sorgulanması gereken birkaç sözü

Bir: Fidan, bölge ülkelerinin yayılmacılık peşinde ve hevesinde olmadıklarını, imzalanan İttifak’ın ağırlıklı olarak savunma-caydırma misyonuyla hareket edeceğini belirtiyor. Oysa saha gerçeklerine bakarsak, Türkiye’nin Irak ve Suriye topraklarındaki aktif askeri-siyasi varlığı ile Suudi Arabistan’ın yıllar önce Birleşik Arap Emirlikleri ve Körfez Arap Koalisyonu desteğiyle Yemen’e askeri müdahalesi henüz unutulmadı. BAE ile Suudi yönetiminin Sudan ve Libya’da bilhassa Türkiye’ye karşı nüfuz mücadelesi de hafızalarda henüz taze.

İki: Suudi Arabistan’ın ABD ile birlikte iki hafta önce gerek Yemenli Husi gerekse Irak’taki Haşdi Şabi mevzilerini bombalaması, sıradan bir nefsi müdafaa olarak algılanamaz. Keza Lübnan’daki Hizbullah’ın silahsızlandırılmasında Suudi Arabistan’ın Batı ile eşgüdüm halinde fazlaca müdahaleci bir rol alması görmezlikten gelinemez.

Üç: “Kimseye karşı değiliz; salt kendimizi savunuyoruz!” gerekçesi tatmin edici değildir. Bu söylem Türkiye’nin Irak-Suriye-Lübnan hattında İran ile nüfuz mücadelesinin üstünü örtemez.

Dört: İttifak, bölgedeki “teröre karşı aktif mücadele içindeki” tarafların Kürtlere yönelik politikalarının hak-hukuk-adaletten değil; merkezi hükümetleri güçlendirmek suretiyle Suriye, İran ve Türkiye’nin çok fazla taviz vermeden Rojava ile Irak’taki Kürtleri sıkı sıkıya merkeze entegre niyetinde olduklarını gözden kaçırmamak gerekir.

NATO modeli bir yapılanma

Hakan Fidan’ın söz konusu röportajına bakılırsa; “Mekke İttifakı, NATO modeli örnek alınarak kurulup yapılandırılacak.” Şöyle ki:

* Şu ana kadar yapılan çalışmalarda bizim ortaya koyduğumuz perspektif şudur: Yapısal olarak bir Bakanlar Komitesi olacak. Aynı NATO’da olduğu gibi, Dışişleri Bakanları, Savunma Bakanları ve Genelkurmay Başkanlarının olduğu Siyasi ve Askeri Komite var. Siyasi ve Askeri Komite, liderlerin ortaya koyduğu vizyonu bu İttifak içerisinde karara bağlayan, çalışmaları yapan bir Komite olacak. Bunu hayata geçirecek bir Genel Sekreterlik olacak, bir Teşkilat olacak.

* NATO’da “interoperability” diye kavramsallaştırılan çok önemli bir husus var: Farklı ordu yapıları olan ülkelerin beraber, bir arada iş görebilmesi, çalışabilmesi, karşılıklı eğitim, destek hususları, lojistik mevzuları, tehdit analizleri, istihbarat paylaşımı ve en önemlisi savunma sanayii alanlarında işbirliği yapılması.

* Avrupa Güvenlik Mimarisine dâhil olduk, sorunların hepsini Ortadoğu genelinde yaşadık. O zaman aynı şekilde Kafkaslar meselesi… Türkiye’nin “unique” (tek, tekil, biricik) pozisyonunda olan başka ülke yoktu NATO ülkelerinin içerisinde. Bizim kendi stratejik havzamız bir tane olmadığı için -her stratejik havza da birbirinden farklı pozisyonlar ve şartlar içeriyor- bunlara ilişkin güvenlik mimarisi geliştirmemiz gerekiyor, ekonomik mimari geliştirmemiz gerekiyor ve biz hegemon bir anlayışla gitmediğimiz için bunu bölge ülkeleriyle beraber yapmamız lazım.

NATO, Batı Avrupa, Ortadoğu ve Kafkasya uyumu

“Türkiye’nin coğrafyası itibariyle, Kafkaslar, Ortadoğu, Karadeniz, Akdeniz ve Balkanlar üzerinden daha geniş Avrupa coğrafyasına yönelik bir stratejik oryantasyonu var. Burada her bir stratejik havza için sizin bir perspektif geliştirip bu perspektifle, gerilim alanları oluşsa da uyumlaştırmanız gerekiyor. Bunlar gerektiği zaman inşa edilebilir. Zaman zaman ekonomiye daha fazla ihtiyaç olabilir.

Ortadoğu’nun şu andaki en büyük problemi, biliyorsunuz, karşılıklı savaşlar, güvensizlikler ve çatışmalar olduğu için güvenlik mimarisiyle başlamak gerekiyor. Avrupa’da da bir güvenlik mimarisi arayışı var. Avrupa ile Ortadoğu güvenlik mimarilerinin Türkiye üzerinden uzun vadede, hatta orta vadede uyumlaştırılması da mümkün. Bunun zihinsel ve düşünsel hazırlıkları aslında oturmuş durumda.

Yani biz bu konuda senaryoları çalıştığımız zaman… Çünkü Avrupa’da da çok fazla yayılmacı bir anlayış yok; onlarda da, çoğunluğu ‘Bulunduğumuz yerde bize kimse saldırmasın, ekonomimiz, kalkınmamız iyi olsun, rekabet edebilir durumda olalım’ algısında olan bir devlet anlayışı var.

Biz açıkçası bu stratejik konumlandırmaların uyumlaştırılabileceğini düşünüyoruz. Ama dediğim gibi, her iki tarafla da, hem Ortadoğu’daki hem Avrupa’daki ortaklarımızla çok uzun süredir tartıştığımız konular ağır ağır oluşmaya başlıyor. Bunlar genel manada kabul gören hususlar ama pratikte hayata geçmesi zaman alıyor. Avrupa’daki dönüşüm daha uzun zamanlı bir dönüşüm olacak.”

Fidan’ın şu tanımı gerçeği tam olarak yansıtmıyor: “Avrupa’da da çok fazla yayılmacı bir anlayış yok!” Oysa Ukrayna meselesinde gördük; NATO doğuya doğru yayılarak Rusya’yı sıkıştırmak amacından vazgeçmiş değil. Ankara’daki NATO Zirvesi’nde alınan kararlarla birlikte ele alındığında Mekke İttifakı da Ortadoğu-Kafkasya ve Asya içlerine doğru genişleme eğilimindedir. Üstelik Türkiye Mekke Anlaşması’nı araç olarak kullanmaya bakmaktadır.

Bu arada Üçlü İttifak’ın merkezde kalması şartıyla Mekke Anlaşması’na girebilecek ülkelerden de söz ediliyor. Bu husus hem Hakan Fidan hem de Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından dile getiriliyor. Fidan’dan bir alıntı yapalım: “Mısır ve Bölgesel Dörtlü… Bölgesel Dörtlü çok önemli bir siyasal platform; ‘informal’, gayri resmi bir siyasal platform, çok da büyük esneklik sağlıyor. Bu var olmaya devam edecek, var olmak zorunda zaten. Burada Mısır da zaten bizim doğal bir ortağımız bütün meselelerde. Ben bir sonraki aşamada Mısır’ın da bizim aramızda ittifak olarak bulunacağına inanıyorum…”

Pakistan’ın Rusya’daki Büyükelçisi Faysal Niyaz Tırmizi de bu fikre katılıyor ve “Ülkem Mekke’deki anlaşmaya katılacak olanlara itiraz etmeyecektir. Mesela Mısır ile Ürdün bize katılabilirler” diyor. (12 Ağustos 2026)

Çin’in gizli ve dengeleyici rolü

Suriyeli kadın yazar-yorumcu İnsaf Suleytin, 12 Ağustos 2026 tarihle Ray El Yewm gazetesinde Mekke Anlaşması’nın arka planında yer alan Çin’in rolüne ilişkin bir değerlendirme yaptı. Sunduğu verilere bakalım:

“Bölgedeki gelişmeleri geçmiş yıllarda yaşanan olaylardan bağımsız/azade olarak ele almak bizi yanılgıya götürür. Misal, 2026 yılında toplamda 40 gün süren İran’a yönelik ABD-İsrail saldırısını ele almadan Mekke İttifakı anlaşılamaz. Saldırı bölge dengelerini altüst etti; İran vuruldu ve büyük darbeler aldı. Buna karşılık Körfez bölgesindeki Amerikan üsleri, tesisleri, kışla ve karargâhları ile hava savunma araçları (füzeler, İHA ve SİHA) İran tarafından vuruldu. Yetmedi, Körfez ülkelerinin enerji hatları, depoları, rafinerileri, petrol tankerleri, iletişim ağları, havaalanları, mali kuruluşları, borsaları vs büyük zarar gördü. Böylece ABD’nin bölgedeki güvenlik şemsiyesi de devre dışı kaldı, hasarlı hale geldi.

Bu tür altüst oluşlar bölge ülkelerinin ABD’ye güvenini sarstı. Çalkantılı dönemde Çin devreye girerek bölge ülkeleriyle stratejik ilişkilerini (bilhassa ekonomik ve siyasi açıdan) geliştirdi. Bunun üzerine Tahran yönetimi 2019 yılında bölgesel güvenlik ve Körfez’in ortak idaresi için bir fikir ortaya attı. Eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, ‘Hürmüz Barış Girişimi’ni başlattı; izleyen yıllarda İran benzeri önerilerde bulundu. Öneri fikir olmaktan çıkıp pratiğe yansımaya başladı. Söz gelimi Körfez’deki Amerikan üs ve tesisleri, askeri hesaba yazılarak hal yoluna bakıldı. Yeterli çare bulunamayınca da 40 günlük saldırı sırasında bu üsler hedef alındı.

O tarihten itibaren başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez’deki Arap ülkeleri Amerikan savunma şemsiyesinin kendilerini koruyamadığını, tam tersine, hayati tehlikenin giderek büyüdüğünü yaşayarak gördüler. El Cezira Araştırmaları Merkezi, tam da o dönemde Çin’in perde arkası diplomasisine ilişkin bir kronoloji yayınladı. Şöyle ki:

31 Mart 2026: Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi Pakistanlı mevkidaşı Muhammed İshak Dar ile Pekin’de buluştu. Konu, Körfez bölgesini saran güvensizlik ortamının giderilmesiydi. Her iki bakan, Ortadoğu ve bilhassa Körfez’de barış ve istikrarın temini için beş noktadan oluşan bir plan üzerinde hemfikir olup bunu kamuoyuna açıkladılar. O tarihteki Pacific Fox (Mayıs 2026) dergisi, Çin ilişkisi nedeniyle Pakistan’a karşı olumsuz bir tavır takınıyordu; Amerikalı bazı yöneticiler açıkça Pakistan’a yükleniyorlardı. Dergiye göre Pakistan ABD ile güvenlik anlaşması yapmıştı ancak Çin ile stratejik, ekonomik ve jeo-güvenlik ilişkisi içindeydi.

Çinlilerin deyimiyle her durumda iki ülke arasında tunçtan bir ilişki kurulmuştu. Bu da Pakistan’ın gerek İran ile ABD arasında müzakerelerin başlamasında gerekse Mekke Anlaşması’nın zemininin hazırlanmasında büyük ve öncü rol almasını sağlamış oldu. Böylece Çin’in arka planda formüle ettiği “Stratejik Kuşatma” (Strategic Hedging” büyük tehlike ve krizleri azaltmaya yönelik) planı Pakistan aracılığıyla hayata geçirilmiş oldu.

Amerika-Çin ilişkilerinde uzman olan bahsi geçen dergi, Çin ile İran arasındaki stratejik ilişkinin ABD darbe ve saldırılarının nasıl ve ne şekilde savuşturulabildiğini de açıklıyor. Hürmüz Boğazı krizi sürecinde Haziran-Temmuz 2026 tarihleri arasında Körfez ülkeleriyle Çin arasındaki diplomatik temasların giderek arttığını tespit edip haberleştiren İngiltere merkezli Reuters haber ajansı Çin’in üstlendiği rolün siyasi-güvenlik niteliğini de sergilemiş oldu.

Sonuçta Çin ile Suudi Arabistan (ve de diğer körfez ülkelerinin) enerji, deniz ulaşımı ve ticaret alanlarındaki çıkarları ortaklaşmış oldu.” Bu durumda “Mekke Anlaşması kulislerinde Çin Ejderhası çokça konuşulmuştur” sözünün anlamı da “Evet, Çin Mekke İttifakı’nın tarafı değildi, olmadı da… Gelgelelim bu ittifakta dolaylı dolaysız rol alan başlıca aktörlerle temas halindeydi” itirafı oluyor.

Yerli gazetelerin yorumları

Türkiye’deki medyanın kimi zaman değişik ve ilginç, bazen de birbirine zıt yorumlarıyla karşılaşmaktayız. 8 Ağustos 2026 tarihli gazetelerden kimi önekler sunalım:

* Aydınlık: “İran’sız ve Filistin’siz İttifak Güvenlik Üretmez!” Emekli Tuğgeneral Prof. Dr. Fahri Erenel şöyle diyor: “Böyle bir pakt öncelikle ABD’nin onayıyla mümkündür. Bu yapı NATO 3.0 anlayışı kapsamında oluşturulmuştur. Anlaşma NATO’nun elverişli paktlar üzerinden doğuya doğru genişlemesi anlamına gelir. İsrail odaklı değil ama şu andaki bedeli İran’ı çevrelemek. Mezhep temelinde yürütülen bir hamle. Çin’i de etkiliyor. İran’ın içinde olmadığı bir güvenlik kompleksi gerçekten koruma sağlayabilir mi?”

* Birgün: “Trump Gazıyla Tehlikeli Oyun” başlıklı manşetinde bu üçlü anlaşma için şu tespit yapılıyor: “ABD Projesi, Türkiye’yi ateşin içine atıyor; ülkeyi yakın coğrafyadaki çatışma dinamiklerinin parçası haline getiriyor!”

* Evrensel: “Ortadoğu’ya NATO Ayarı!”

* Karar: “İkinci CENTO’ mu? Üçlü Savunma Anlaşması imzalandı; Mekke Anlaşması’nın bölgesel bir askeri ittifaka dönüşmesi bekleniyor!”

* Milli Gazete: “İşbirlikçilikten Uzaklaşalım İşbirliği Yapalım!

* Sabah: “Gazete Yazarı Bercan Tutar, tarihi Mekke Savunma Anlaşması ile ilgili iktidar çevreleriyle milliyetçi-Mukaddesatçı çevrelerin gönlünden geçenleri dile getirdi: Mekke-i Mükerreme’deki irade beyanı İslam dünyasının yüzyıldır beklediği dayanışma muştusu olarak karşılandı. Türkiye’nin bu hamlesi bütün bölgesel ve küresel kirli hesapları altüst edecek!”

* Türkiye: “Üç Ülke Tek Cephe; Süper Güç Birliği. İslami NATO Mekke’de Kuruldu. Anlaşma Hindistan’ı Panikletti!”

* Yeni Şafak: “İslam Dünyasının En Güçlü Birliği Kuruldu. Mekke İttifakı, NATO’ya Alternatif Değil. Hiçbir Ülkeyi Hedef Almıyor. Terörsüz Bölge’ye de Katkı.”

* Cumhuriyet: Kemalist askeri çevrelere yakınlığıyla bilinen Mehmet Ali Güller, “Mekke Paktı Sorunu” başlıklı ve 8 Ağustos 2026 tarihli analizinde şu tespitlere yer veriyor:

“Ankara’nın bu pozisyonu, NATO’nun Ankara zirvesiyle başlayan yeni süreçten bağımsız değil. NATO’da alan kaydırılıyor. Adana’da Akdeniz ve Ortadoğu’dan sorumlu yeni bir NATO karargâhı kuruluyor.

Yakın zamanda Suudi Arabistan’da ‘çok uluslu bir deniz savunma ittifakı’ da kurulmuştu. Türkiye, ‘Kızıldeniz, Babül Mendep Boğazı ve Aden Körfezi’nde küresel enerji tedarik yollarını güvence altına alma’ amaçlı o ittifaka da dâhil olmuştu.

İran’a karşı müttefiklerinden aradığı desteği bulamayan ABD’nin NATO aracılığıyla o desteği nasıl sağlayabildiğini incelemiştik. NATO’nun Ankara zirvesinin sonuç bildirisinde İran’ın hedef alınmasının Türkiye açısından ne büyük risk taşıdığını çözümlemiştik. İşte o riski büyüten yükümlülüktür Mekke Paktı.

Peki, Türkiye bu riski neden alıyor? Ankara dört füze provokasyonuna rağmen ABD’nin yanında İran’a karşı konumlanmamışken bugün neden böyle bir riski alıyor?

Ancak iç dinamikleri nedeniyle üç ülke de ABD için çantada keklik değildir. Dolayısıyla yarın tüm planlamalar değişebilir ve yeni ittifaklar kurulabilir, mevcut ittifaklar genişleyerek dönüşebilir. Pakistan’ın Çin’le ilişkisinin derinliği, Suudi Arabistan’ın ABD, Rusya ve Çin üçgeninde kurmaya çalıştığı denge, yapılan tüm hesapları değiştirebilir.”

“İslam NATO’su mu?”

İktidara yakın medya ve yorumcular, bazen açık kimi zaman örtülü olarak “İslami NATO” tanımını dolaylı veya dolaysız bir tarzda kullanmaktalar. Böylece İslam Ümmetinin küresel ölçekte dikkate alınacak “ortak askeri-ekonomik-siyasi gücü” gözler önüne serilmiş oluyor.

Nitekim anlaşmanın adı bile içeriği kadar önemli bir mesaj taşıyor: “Mekke Anlaşması.” Mekke, İslam dünyasında sembolik bir öneme sahip ve üç ülkenin sınırlarının ötesine uzanarak dünya nüfusunun dörtte birini kapsıyor.

Ayrıca bahsi geçen İttifak sadece “İslami NATO” algısına yol açmıyor; aynı zamanda İran ile bölgedeki uzantıları sayılan Hizbullah (Lübnan), Hamas-İslami Cihad (Filistin), Haşdi Şabi (Irak) ve Husi Hareketi (Yemen) nedeniyle “Şii Hilali” diye anılmasından ötürü Mekke merkezli “Sünni Kalkan” yani mezhepsel bir algıya da yol açabiliyor. Cihatçı Selefi-Sünni Ahmed Şara’nın başında bulunduğu “Yeni Suriye” ise Mekke İttifakı’nın özel gündeminde yer alıyor.

Sonuçta HTŞ Cihatçıları Lübnan’ın sınır boylarındaki Hizbullah unsurları ile Iraklı Şii milislerin sınır ötesine taşan saldırı ve silah/insan kaçakçılığının önüne set çekmesi için görevlendirildi. Böylece üç tarafı da Şam’ın müttefikleri iken (Ürdün, Türkiye, Lübnan, Irak ve Suudi Arabistan hükümetleri) en önde gelen bölgesel rakipleri (Hizbullah, Haşdi Şabi, Filistinli İslamcılar vs) dışında bırakılmış oldu.

Yabancı uzmanların görüşü: NATO ayarlı İttifak!

Şimdiye kadar ABD, anlaşma konusunda net bir pozisyon açıklamadı. Ancak Pentagon’un Körfez Ofisi’nin eski başkanı David Des Roches şu demeci verdi: “Etkisiz çerçeveler haline gelmedikleri veya amaçlarından sapmadıkları sürece, ABD, ortakları arasında bölgesel işbirliğine dayalı güvenlik düzenlemelerini genel olarak memnuniyetle karşılar. Ayrıca anlaşmada açıkça İsrail karşıtı bir tavır alınmadıkça, Washington yine bahsi geçen anlaşmadan hoşnut kalacaktır.”

Londra’daki King’s College’de savunma çalışmaları profesörü olan Andreas Krieg’e göre; “Anlaşma Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ın ABD’nin yerini almaya çalıştığı anlamına gelmiyor…

Aksine, özellikle Washington’un bölgesel savaşları önleme, İsrail’i dizginleme veya İran saldırılarını caydırma konusunda yetersizliği göz önüne alındığında, kendi çıkarlarını korumak için güç ve kabiliyet geliştirmeye çalışmakta olduğu görülüyor.”

Suudi Arabistanlı uluslararası ilişkiler araştırmacısı İyad el Rifai ise ilginç tespitler yapıyor ve şöyle diyor:

“Mekke Anlaşması, 2023’ten beri bölgeyi yeniden şekillendiren kümülatif yapısal dönüşümlere bir yanıt olarak, ABD’nin bölgedeki rolünü sona erdirme değil, yeniden tanımlama sürecinin devamıdır.

Türkiye Kaan hayalet savaş uçağı geliştirme projesinin başarısına, Amerikan F-35 programından dışlanmasının ardından daha çok önem vermeye başladı.

Projenin kendisi, Pakistanlı personelin geliştirilmesinde yer alması ve Suudi Arabistan’ın yatırım fırsatlarını ve üretiminin bir kısmını yerelleştirme olasılığını araştırması nedeniyle entegrasyon fırsatlarını yansıtıyor.

Anlaşma, yeni düzenlemenin son on yıllarda bölgeye yönelik Amerikan stratejisindeki dalgalanmalarla yakından bağlantılıdır. ABD’nin ortakların güvenlik yüklerini paylaşması eğilimini de güçlendirmektedir.”

Ömer Kerim yaptığı açıklamada, “Anlaşmanın bölgesel düzeyde güvenlik yüklerini paylaşmanın, ABD’nin müttefik ve ortaklarının bölgenin güvenliğine katkıda bulunmasını sağlamanın bir yolu olduğunu” söylüyor. Gerçekten de üç ülkeyi Washington’a bağlayan yakın bağlar, yeni anlaşmanın mevcut ABD merkezli güvenlik çerçevelerini tamamlayacağını gösteriyor. Ayrıca, üç ülke de savunma alanında Washington’a farklı derecelerde bağımlı olduğundan, bölgedeki ABD çıkarlarıyla doğrudan çelişen bir eylemde bulunmaları zor.

Birmingham Üniversitesi’nden bir araştırmacı, “Anlaşmanın Tahran’a bölgeyi istikrarsızlaştırmak ve bölgesel hedeflerine ulaşmak için devlet dışı aktörleri kullanma modelinin hoş görülmeyeceği mesajını verdiğini” belirtiyor. (Kaynak: https://turkish.aawsat.com/k%C3%B6rfez/suudi-arabistan/5305391-mekke-ortak-savunma-anla%C5%9Fmas%C4%B1%E2%80%A6-yeni-bir-b%C3%B6lgesel-g%C3%BCvenlik-denklemine, 10 Ağustos 2026)

Anlaşılıyor ki Mekke Anlaşması salt askeri değil, siyasi, ticari ve diplomatik bir adımdır. Yanı sıra enerji, teknoloji, mali alanları da kapsamaktadır. Bu anlaşma sadece NATO veya CENTO gibi değildir; daha kapsayıcı jeopolitik bir pakt niteliğindedir.

Faik BULUT kimdir?

Gazeteci, tarihçi ve yazar. 1990'lardan itibaren Alevilik, Kürtler, Filistin Devleti, FKÖ, Ortadoğu ve İslam tarihi, İslamcı örgütler, laiklik, tarih, siyaset, kültür vb. konular üzerine 40'a yakın tarih, araştırma, gezi yazısı ve anı kitabına imza atmıştır.

Benzer Haberler

Siyaset bilimci Arzu Yılmaz:

 Türkiye’nin Kürtlerle ittifakı sınanıyor

Uzmanlardan farklı yorumlar geldi

İstanbul'da gece boyu 51 sarsıntı

Civataları sıkıyorlar

Kanal İstanbul'da ilk montaj başladı

Sağlık yoksulluğu denen bir şey var

Cepten sağlık harcaması 22 yılda yüzde 210 arttı

Pervin Buldan:

Öcalan, Silahsızlanma ve Siyasallaşma Alt Kurulu’nda görev alacak

DBP’li Uçar’dan çerçeve yasa açıklaması:

'Görevimiz hem denetlemek hem tamamlamak'

Üyelerin oylarıyla belirlenecek

Yeni Parti'de kongre takvimi belli oldu

‘Süreç, heba ve istismar edilemeyecek öneme sahiptir’

Bahçeli'den seçim sistemi çıkışı: Düzenlenmesi gerekir