Kapitalizm çağında, sistem her insanı yalnızca bir emek aracı ve bir üretim aleti olarak görür. Ancak edebiyat, buna karşı büyük bir isyanı temsil eder. Edebiyat, bireyin dünyadaki yerini ve bu dünyadaki anlayışını ve anlamını ön plana çıkarır. Bu bakış açısıyla bakıldığında, edebiyat marjinal bir faaliyet değildir; modern insan deneyiminin ve uygarlığının kalbinde yer alır.
Baxtiyar ALİ
Edebiyatın gerekli olup olmadığı sorusunun bir şekilde gündeme gelmediği bir dönem hiç olmamıştır. Platon’dan Hegel’e, Nietzsche’den Walter Benjamin ve Adorno’ya kadar, edebiyatın gerilediğini, tükendiğini veya ortadan kaybolduğunu ilan eden sesler defalarca duyduk. Ancak bu görüşlerin hiçbiri, niyetleri ne olursa olsun, doğru çıkmadı. Aslında, kendi çağımızda edebiyat, önceki dönemlere göre çok daha kapsamlı bir şekilde gelişti. Daha önce hiçbir zaman bugünkü kadar çok edebi eser üretilmemiş, yayınlanmamış ve okunmamıştır. Bu nedenle, edebiyatın gerekli olup olmadığını sormak yerine, çatışma ve kargaşa dolu bu çalkantılı çağda insanların edebiyata ihtiyacı olup olmadığını sormak daha doğru olur.
Şilili şair Pablo Neruda şöyle yazmıştı: “Ben herhangi bir sorunu çözmeye gelmedim. Buraya şarkı söylemeye ve sizin de benimle birlikte şarkı söylemenize geldim.” Edebiyat, yalnızca yazarlara ait yalnız bir şarkı olmaktan alıkoyan bir tür sihre sahip olmalı, milyonlarca insanı büyüleyen bir güce sahip olmalıdır. Aksi takdirde, yok olmaktan ve işe yaramaz hale gelmekten onu ne alıkoyar?
İnsanlık karşıtı anlamsızlığa bir yanıt olarak edebiyat
Tarihsel ve bilimsel değişimler insanları daha çok kenara ittikçe ve insanlar kendilerini daha çok güçsüz ve anlamsız hissettikçe, edebiyatın anlam yaratmada ve insan deneyimlerini birbirine yaklaştırmada güçlü bir araç olarak rolü daha da artar.
×Edebiyat aracılığıyla absürtlüğün farkına varır ve onunla başa çıkmanın farklı yollarını keşfederiz. Edebiyatın daha önemli ve daha büyük bir amacı vardır: kendimizi ve dünyayı anlamamıza yardımcı olur.
Edebiyat, her zaman hayatı anlamsız kılma ve insanı merkezden uzaklaştırma girişimlerine bir yanıt olmuştur. Bu, teknolojinin gelişmesi ve yeni akıllı makinelerin yaratılmasının edebiyatı bir kenara itebileceği yönündeki yaygın inanışın aksine bir durumdur. İnsanların sistem içindeki yeri ve değeri ne kadar zayıflarsa, yeni ufuklar keşfetmek ve bu gezegende insan değerini korumak için edebiyata o kadar çok ihtiyacımız olur.
Teorisyen, eleştirmen ve filozof Georg Lukacs, romanın ortaya çıkışını bir tür “aşkın evsizlik” sonucu olarak gördü. Roman Kuramı adlı kitabında, antik dünyada her şeyin açık bir kozmik düzen içinde sabit ve kendi içinde bütün bir yeri olduğunu savundu. Daha yüksek ve görünmez bir güç, dünyaya belirli bir anlam, açık bir amaç ve bir birlik duygusu veriyordu. Ancak modern dünya, evsizlik dünyasıdır.
Bu, insanların hem fiziksel hem de ruhsal olarak sürekli bir istikrarsızlık içinde yaşadığı, parçalanmış ve bölünmüş bir dünyadır. Hiçbir şeyin net bir yeri, net bir anlamı veya net bir kaderi yoktur. Bu dünyada gerçek bir merkez veya düzenleyici güç kalmamıştır. Sonuç olarak, insanlar derin bir felsefi yabancılaşma yaşar ve sürekli olarak anlam ve kendilerine ait bir yer arayışında kalır. Klasik dünyada, birey ve toplum ayrılmaz bir bütün oluşturuyordu. Destansı biçim, kahramanların kapalı bir toplumsal bütünün parçası olduğu gerçeğini ifade ediyordu. Ahlakları, düşünceleri ve tutumları, kabilelerinin kimliğiyle bağlantılıydı.
Modern dünyada, bireyler ve toplumları artık tam ve uyumlu bir birlik oluşturmuyor. Bunun yerine, birbirlerinden ayrışmış durumdalar ve insanlar artık istikrarlı bir yuvaya sahip değil. Ancak bu, insanın yuva ve anlam arayışının sona erdiği anlamına gelmez. Bu yeni dünyada, insanlar anlam bulmak ve kendi hayatlarına anlam kazandırmak için bireysel bir yolculuğa çıkmak zorundadır. Bu karmaşa içinde, edebiyat, bir yuva ve anlam duygusunun yaratılabileceği araçlardan biri haline gelir. İnsanlara, bu dolaşıklık halinden çıkış yolunu gösterir. Lukacs için roman, sadece bu evsizliğin bir aynası değildir. Romanın doğuşu bile bu evsizliğin bir ürünüdür.
Kapitalizm çağında, sistem her insanı yalnızca bir emek aracı ve bir üretim aleti olarak görür. Ancak edebiyat, buna karşı büyük bir isyanı temsil eder. Edebiyat, insanların sadece emek yoluyla maddi mallar üreten yaratıklar değil, anlam yaratan varlıklar olduğu argümanını kesin bir şekilde savunan tek alandır.
Bu tez yalnızca Georg Lukacs’a ait değildir. Avusturyalı psikolog Viktor Frankl da benzer bir görüşe sahipti. İnsanların haz ve arzu tatmini arayışı tarafından yönlendirildiğine inanan bir diğer ünlü Avusturyalı psikolog Sigmund Freud‘un aksine, Frankl, insanın anlam arayan ve bu arayış tarafından yönlendirilen bir varlık olduğunu savundu.
Frankl, Friedrich Nietzsche‘nin “iktidar iradesi“nin aksine, “anlam iradesi“nden bahsetmiştir. Edebiyat, anlam üretmenin en önemli yöntemlerinden biridir. Frankl, insanların zorlu koşullarla ve anlamsızlıkla karşı karşıya kaldığı anlarda edebiyatın eşsiz gücünü ve bu anlarda edebiyatın insanın anlam keşfetme kapasitesini nasıl ortaya çıkardığını vurgulamıştır. Dostoyevski, Kafka ve Soljenitsin’in eserleri, Frankl’ın ortaya koyduğu düşüncenin en önemli örnekleridir: İnsanlar, acının derinliklerinde bile anlam ve yaşama nedeni keşfetme konusunda olağanüstü bir güce sahiptir.
Burada özellikle önemli olan, “anlam” kelimesinin edebiyatın metafizik veya ideolojik gerekçelendirme için bir platform olduğu anlamına gelmemesi, ayrıca insanlara her zaman ve her yerde geçerli bir amaç ve anlam sunma iddiasında bulunmamasıdır. Aksine, edebiyat, anlamın her bireyin deneyimlerine, ahlaki değerlerine ve bireysel duruşlarına aşılanabileceğini ve zaman ve mekanla iç içe geçtiğini vurgular.
Bu noktada Albert Camus‘ya yönelmek özellikle değerlidir. Diğer birçok düşünürün aksine, Camus “dünyanın anlamsızlığını” geleneğin çöküşü, “Tanrı’nın ölümü” veya kapitalist sistem içindeki insan yabancılaşması yoluyla açıklamamıştır. Aksine, anlamsızlığı yaşamın temel bir parçası olarak görmüştür.
Camus’ya göre “absürd“, anlam arayan bir varlık olarak insanın sessiz, tepkisiz ve anlamsız bir evrenle karşılaştığı anda ortaya çıkar. Camus’nun görüşüne göre, anlamsızlık tarihsel, politik veya kültürel bir durumdan ziyade varoluşsal bir durumdur. Dünya anlamsızdır ve insanlar mutlu olmak için bunu anlamalı ve kabul etmelidir. Bu absürdlük, kendi hayatlarımız için anlam bulma sorumluluğunu üstlenmemizi sağlar.
Camus’ya göre, insanlar dünyanın anlamsızlığını reddederek özgürlüğe kavuşmazlar. Varoluşun anlamsızlığına ve saçmalığına verebileceğimiz tek yanıt isyan etmektir: anlamsızlığı kabul etmek ama ona boyun eğmeyi reddetmek. Ancak anlamsızlığa karşı isyan, varoluşun saçmalığını çözmez; isyanın yaptığı şey, onurlu, bilinçli, özgür ve yoğun bir yaşamı güvence altına almaktır. Camus için edebiyatın kendisi bir isyan eylemidir. Edebiyat aracılığıyla saçmalığın farkına varır ve onunla yüzleşmenin farklı yollarını keşfederiz.
Deneme yazarı, filozof ve eleştirmen Tzvetan Todorov, edebiyattan çok daha fazlasını bekledi. “Edebiyat Ne Yapabilir?” adlı denemesinde Todorov, edebiyatı yalnızca yapısını analiz etmek, dilini incelemek veya yazım tarzını araştırmak için okumamız gerektiği fikrini reddetti. Edebiyat daha önemli ve daha büyük bir amaç için vardır: kendimizi ve dünyayı anlamamıza yardımcı olur.
Todorov, edebiyat okumanın bilim veya felsefe okumaya benzemediğini belirtti. Edebiyat okurken, tıpkı gerçek hayatta yeni insanlarla tanıştığımız gibi, yeni insanlarla ve yeni kişiliklerle karşılaşırız. Ancak fark şudur ki, günlük hayatta insanlarla karşılaştığımızda, onların iç dünyalarını doğrudan göremeyiz. Edebiyatta ise karakterleri iç dünyalarından görür ve onları yakından tanırız. Onların deneyimlerine girer ve onları kendi deneyimlerimizle karşılaştırırız. Sonuç olarak, edebiyat insan deneyiminin ufkunu genişletir. Todorov’a göre, edebiyatın amacı buydu.
Milan Kundera, çağdaş Avrupa’yı romanın bir ürünü ve yaratımı olarak tanımlayarak bu önemi neredeyse diğer tüm yazarlardan daha açık bir şekilde ifade etmiştir. Avrupa’nın roman tarafından yaratılmış bir kıta olduğunu savunmuştur. Çoğu totaliter sistem tek bir gerçek olduğu varsayımına dayanırken, roman bireyi ve bireysel bakış açılarını merkeze alır.
Kundera’ya göre, roman bir sanat formu olarak mutlak bir gerçeğin var olmadığını ortaya koyar. Bunun yerine bakış açıları ve perspektifler vardır. Roman sanatının tam kalbinden doğan bu fikir, Avrupa kimliğinin temeli haline gelir.
Edebiyat, bireyin dünyadaki yerini ve bu dünyadaki anlayışını ve anlamını ön plana çıkarır. Bu bakış açısıyla bakıldığında, edebiyat marjinal bir faaliyet değildir; modern insan deneyiminin ve uygarlığının kalbinde yer alır.
Bu makale, The Amargi’den alınmıştır.
×Baxtiyar Ali: Önde gelen romancı, şair ve deneme yazarı ve çağdaş Kürt yazarlar arasında en etkili isimlerden biri olarak kabul ediliyor. Uluslararası alanda en çok “Son Nar Ağacı” adlı eseriyle tanınan Ali, 12 roman da dahil olmak üzere 40’tan fazla kurgu, şiir ve eleştiri eseri yayınladı. Eserleri Arapça ve Farsçadan Almanca, İtalyanca ve İngilizceye kadar birçok dile çevrildi. 2017 yılında, Avrupa dışı bir dilde yazan ilk yazar olarak prestijli Nelly Sachs Ödülü’nü kazandı.







