Bölgedeki faaliyetlerine ilaveten Türkiye, Lübnan belasına bulaşacak olan Suriye hükümetinin iflah olmayacağından emin olduğundan Ahmed Şara’nın bu işten caymasını sağlarken; Amerikan yönetimini kızdırmamak için de Şam-Beyrut mutabakatına dayalı sınırın iki yanının kontrolünü Suriye hükümetinin üstlenmesini istiyor.
Faik Bulut
1963 yapımı Sekiz Buçuk (8½), çektiği filmin ardından ilham krizi yaşayan İtalyan yönetmen Guido Anselmi’nin yaşamını konu alır. Yeni bir bilimkurgu filmi çekmeye hazırlanan yönetmen, eşi, metresi ve yapımcısının beklentileri arasında sıkışıp kalır. Zihni; çocukluk anıları, fanteziler ve gerçekler arasında gidip gelir. Filmin yönetmeni Federico Fellini’nin kendi yaratıcı tıkanıklığını anlattığı bu başyapıt, sinema tarihinin en iyi otobiyografik filmlerinden biri olarak kabul edilmektedir.
Lübnanlı araştırmacı ve akademisyen Dr. Lina el Tabbal, Sekiz Buçuk isimli filmi örnek verirken yapımcının içine düşüp bocaladığı açmazı şu şekilde tanımlar:
“Film kendini tekrar ediyor, yönetmen pusulasını yitirmiş vaziyette. İzleyici karanlık salonda oturmuş, yağlı mısır patlağını (popcorn) adeta yutarak yerken nasıl bir sonla biteceğini bilmiyormuş gibi aynı hikâyeyi bininci kez izlemektedir.
Lübnan’ın içinde bulunduğu durum da tamamen böyledir. Yönetim biçare vaziyettedir ve fikirsel felç halinde iradesini yitirmiş gibidir. Mevcut yönetim vatanı inşa edecek kararı bir türlü alıp halkını koruyamıyor. Üstelik de İsrail’in ülkeye yönelik tahripkâr senaryosunu elleri bağlı bir şekilde izlemeye devam ediyor.
Lübnan, Mayıs 1983’te ülkesini işgal etmiş olan İsrail’le bir anlaşmaya varmıştı. O tarihte halka söylenen şuydu: “Barış cesaret ister!” Aynı gerekçeyle imzalanan anlaşmanın gerekleri ise yerine getirilmedi. Hikâyenin sonu bildiğiniz gibi gerçekleşti; mutabakat ve anlaşma çöküverdi.
Halk da şunu anladı ki kötü fikirler kolay kolay ölmezler, yok olup gitmezler. Ola ki bir süreliğine görünmez olur ya da kış uykusuna yatırılırlar. Derken vakti zamanı geldiğinde ismini, şeklini, rengini, söylemini değiştirerek yeniden karşımıza çıkarlar. Neticede özünde aynı cisimle karşımıza gelirler ve tıpkı mumyalanmış cesetler misali önümüzde dururlar.
Evet, bugünkü Lübnan’da birkaç kuşak sonra gördüklerimiz mumyalanmış siyasi cesetlerden başkaları değildir. Siyah takımları içinde zombi kılığında sahnede arzı endam ederler. Uğursuz 17 Mayıs Anlaşması (İsrail ile Lübnan arasındaki mutabakat gibi) diye takdim edilen şey de aslında bu zombilerin omuzlarındaki silkinmiş tozlardan ibarettir.
Bunlarla bize köhnemiş-vakti geçmiş bir ders verilmek istenmektedir: Barış, anlaşmaya cesaretle imza atmanın ta kendisidir!”
Bu girişten sonra, günümüz Lübnan’ında neler yaşandığına değineceğiz.
ABD-Lübnan görüşmeleri “barış” eksenli midir?
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn ile gerçekleştirdiği görüşmenin ardından, İsrail ile Roma’da yapılan son tur görüşmelerinin bitiminde “barışa yönelik ilerlemeyi” hararetle övüyordu.
Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada da Rubio’nun “Lübnan hükümetinin, Cumhurbaşkanı Avn liderliğindeki cesur adımlarını, Lübnan’ın egemenliğini yeniden tesis etme, Hizbullah’ı silahsızlandırma ve terör altyapısını ortadan kaldırma konusundaki kararlı çabalarını ve barışa doğru ilerlemesini takdir ettiği” belirtiliyordu.
Lübnan Cumhurbaşkanlığı’ndan aktarıldığına göre Rubio ile görüşmesinden sonra Avn şunları söylemişti:
“Lübnan ve ABD’nin tutumlarının, Lübnan’daki ilk pilot bölgeden ilk İsrail askerlerinin çekilmesinin gerçekleştirilmesi yoluyla üçlü çerçeve anlaşmasının uygulanması noktasında örtüşmesi gerekiyor. Lübnan ordusuna ve askeri kurumlarına yönelik ABD desteği ile ABD’nin Lübnan’a olan ilgisini her alanda pekiştirecek adımların atılması lazım!”
Lübnan Cumhurbaşkanlığı makamından yapılan bir başka açıklamada ise “Avn’ın 21 Temmuz 2026’da Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile bir araya geleceği” duyuruluyordu. Buna göre Avn, “Lübnan’daki durumu ve ateşkesin kalıcı hale getirilmesinin yollarını ele almak üzere bir dizi Amerikalı yetkiliyle görüşmeler ve istişareler gerçekleştirecek; işgali altındaki Lübnan topraklarından İsrail’in çekilmesini isteyecekti.”
Lübnan ve İsrail, aralarındaki savaş durumuna son vermek ve bir barış anlaşmasına ulaşmak amacıyla geçen Nisan ayında ABD arabuluculuğunda on yıllar sonra ilk kez müzakerelere başladı. Taraflar, 26 Haziran’da özellikle Hizbullah’ın silahsızlandırılması, İsrail’in Güney Lübnan’dan kademeli olarak çekilmesi ve Lübnan ordusunun “iki pilot bölgede” konuşlanmasını öngören bir çerçeve anlaşması imzaladılar.
Trump’ın kardığı kartlarda ne var?
ABD Başkanı Donald Trump, ne yapıp edip kendi eliyle kardığı siyasi-güvenlik kartlarını Ortadoğulu yetkililere dayatmak suretiyle bölgede yeni ihtilaf, kriz, çekişme, sürtüşme ve çatışma alanları yaratma gayretinde. Zaten kavga ve savaş gibi ani felaketlerden canı yanmış olan Arap ve İslam (İran ve Türkiye gibi) başkentlerini iyice birbirine düşürmeyi hesaplıyor. Amerikan-İsrail yönetimi açısından Lübnan-Suriye-Irak üçlüsü iyi bir test ve tatbikat alanı olarak görülüyor.
Nitekim Trump, Lübnan’daki Hizbullah eksenli krize İsrail’in müdahale etmesine karşı çıkan bir demeç verdi. Lübnan kamuoyu da sandı ki devlet Hizbullah’ın elindeki silahları alıp ülkenin egemenliğini denetleyebilecek bir güç haline gelecek! Oysa beklenen olmadı çünkü ABD Başkanı, bu kez Suriye geçici başkanı Ahmed Şara (Colani) ile görüşüp onu Lübnan meselesine bulaştırmak suretiyle Şam hükümetini Hizbullah’ın silahını almak için devreye girmeye zorladı.
Trump’a göre “Şam’ın müdahalesi İsrail’inkinden daha iyi olacaktı!” Bu girişim, Lübnan’daki siyaset erbabını hem şaşırttı hem de tedirgin etti.
Türkiye’nin farklı hesapları
Amerikan yönetimi Lübnan’daki sorunun kendi lehine ve İran’la Hizbullah’ın aleyhine çözülebilmesi için Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi devletlerin ülkedeki nüfuzundan faydalanma yoluna gitmektedir. Sahadaki durum ise şöyle: Suudi Arabistan Lübnanlı Hıristiyanlarla iş tutmakla birlikte esas kitle tabanı olan Sünnilere dayanıyor. Özellikle Sünni aristokrat ve egemenlerle sıkı bağları bulunuyor.
İran bağlantılı Şiiler de Suudi yetkililerin politikalarından hoşnut değiller. BAE ise aynı kulvarda faaliyet göstermenin yanı sıra petro-doların satın alma gücüne güvenerek kendine bir nüfuz alanı yaratabiliyor.
Mısır’a gelince; Hıristiyan, Sünni ve Şii kesimlerden saygı görmesine rağmen eskisi kadar sahada aktif değil. Haliyle Türkiye ile birlikte buradaki siyasetini yürütmeye ağırlık veriyor. Bölgede İran ile arasında rekabet olmasına rağmen Ankara, mevcut şartlar altında Tahran yönetimiyle kavgalı olmamaya özen gösteriyor. Bu sayede Türkiye gerek kendi çabasıyla gerekse avucuna aldığı Suriye yönetimi aracılığıyla Lübnan’daki ihtilaflı ve hasım tarafların hepsiyle arasını iyi tutmayı başarıyor.
Durum böyle olunca da İran ile Hizbullah, Türkiye’nin Lübnan’daki rolüne hayırhah ve sıcak bakıyorlar. Bu gerçeğin farkında olan ABD yönetimi bölgede istikrarsızlık yaratan İsrail’i gemlemeye çalışırken kendi planını hayata geçirmek için Suudi Arabistan ile Türkiye arasındaki tercihte Ankara’ya daha büyük bir rol ve imkân tanıyor.
Bölgedeki faaliyetlerine ilaveten Türkiye, Lübnan belasına bulaşacak olan Suriye hükümetinin iflah olmayacağından emin olduğundan Ahmed Şara’nın bu işten caymasını sağlarken; Amerikan yönetimini kızdırmamak için de Şam-Beyrut mutabakatına dayalı sınırın iki yanının kontrolünü Suriye hükümetinin üstlenmesini istiyor.
Ayrıca Türkiye Lübnan’a müdahale etmesi halinde Ankara-Şam-Tel Aviv arasındaki sürtüşmenin çatışmaya dönmesinden kaçınmak için Şam hükümetini askeri müdahaleden vaz geçirmeyi de başardı. Böylelikle müdahaleyi durdurarak Lübnan’da çıkması muhtemel bir iç savaşın bazı Arap ülkeleriyle İran hattına kadar uzanacak devasa bir coğrafyadaki yangını da engellemiş oldu.
Yemen’deki Husi yönetiminin Türkiye’de imal edilen Bayraktar tipi hava keşif ve vurucu araçlarını aldığını açıklaması (26 Temmuz 2026) rastlantı olmasa gerek
Şara, Türkiye ile Suudi baskısı arasında
Geçici Başkan Şara; Suriye’yi daha kötü bir hale getirmemek maksadıyla ABD, Türkiye, Suudi Arabistan ve hatta İsrail’e karşı kesin tutum almıyor, alamıyor. Herkese mavi boncuk dağıtıp durumu idare etmeye çalışıyor.
Suudi Arabistan ise Lübnan’daki Sünni kitle ve siyaset erbabı ile Hıristiyan kesimleri Hizbullah’a karşı kararlı tavır almaya, gerekirse orduyu kullanarak örgütün elindeki silahlara zorla el koymaya teşvik ediyor, hatta bu yönde baskı yapıyor. Aynı şekilde Şam yönetimini de buna zorluyor.
Bu yüzden olacak ki Şara, Lübnan’a gönderdiği temsilcisi vasıtasıyla Sünni kesimin temsilcisi Başbakan Nevvaf Selam ile Hıristiyanların adamı Cumhurbaşkanı Avn’a, şu mesajı iletti: “İsrail ile görüşüp barış anlaşmasını imzalamanızdan yanayız!”
Türkiye bu konuda yoğun Şii kitlesi olan Hizbullah ve Emel örgütleri ile diyalog kurmak suretiyle meselenin çözülmesinden yana görünüyor. Bu yüzden de Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani, Ankara’nın gönlünü etmek maksadıyla Şii Emel örgütü lideri ve Hizbullah adına görüşmeleri yürütmeye yetkili Nebih Berri ile görüşüyor. Yetmiyor, bazı Şii ileri gelenleriyle buluşuyor ve ardından Sünni kesimleri ziyaret ediyor.
Şara ise Lübnan ile barışmaması halinde İsrail’in bu ülkede savaşı sürdürmesi sonucu doğacak boşluk ve istikrarsızlığın Suriye’yi de derinden etkileyebileceğinin farkında görünüyor.
Şam hükümetinin ikircikli tutumu
Şam hükümeti tutumunu değiştirdiğine dair beylik sözlerle ortalığı yatıştırmaya çalışırken bazı hassas konuları muğlak bıraktı. Buna karşılık Amerikan yönetimi, başından beri “örnek müttefik” diye test edip desteklediği Ahmed Şara’yı Türkiye’nin de teşvikiyle bölgesel ve uluslararası alanda görünür hale getiren Ankara NATO Zirvesi’nde Trump ve senatörlerle bir araya getirdi.
Yine Türkiye’nin katkısıyla Trump, çiçeği burnunda Irak Başbakanı Ali Zeydi’ye arka çıkarak onu ülke içi siyasette aktif hale getirdi. Böylece Ahmed Şara ile Ali Zeydi hükümetlerini İran ve bölgedeki vekillerine karşı ortak paydada buluşturdu.
Nitekim her iki hükümet tarafından, Irak’tan Suriye yoluyla geçirilip Lübnan’da Hizbullah örgütüne teslim edilecek silahlara eş zamanlı olarak el konuldu. Her iki hükümetin Hizbullah adının yanına “terör örgütü” sıfatı koymaları ise dikkatlerden kaçmadı.
21 Temmuz 2026’da Lübnan Cumhurbaşkanı Josef Avn ile Beyaz Saray’da buluşan Trump, şöyle diyordu: “Ahmed Şara’nın Hizbullah’a karşı Lübnan hükümeti lehine müdahale edebileceğine inanıyorum. Böylesi bir adım aktif olabilecektir; zira geçmişte Şara ve adamları (devrik Suriye rejiminin yanında çarpışmış olan-FB) Hizbullah ile vuruşma hususunda tecrübeliler. Ayrıca Hizbullah’ın konuşlandığı Güney Lübnan’da İsrail yerine Suriyeli askerlerin bulundurulması daha iyidir. Bu noktada Şara’dan söz aldım!”
Trump aynı görüşmede daha da pervasız bir tutum takınarak Avn’a birbirinden zor iki seçenek sunuyordu: “Ya Şara’ya bağlı Suriyeli birliklerin Hizbullah’ı önlemek için Lübnan’a girmesini kabul edersin ya da aynı misyonu yerine getirmek üzere İsrail Başbakanı Netanyahu ile görüşüp anlaşırsın! Tercih senin!”
Şara ise hâlâ tereddütlüydü ve elini henüz açık etmedi. Şam kırsalından bazı şahsiyetler, kanaat önderleri ve mahalli simalardan oluşan 70 kişilik heyetin ziyareti sırasında Suriye Başkanı, “Lübnan’a girme niyetimiz yok; olsa olsa ekonomi, güvenlik ve siyasi alanlarda işbirliği yapmanın yol ve yöntemine bakarız. Dolayısıyla bu husustaki haberler spekülasyondan ibarettir…” demekteydi.
İran’a yönelik son savaş sırasında Hizbullah’ın Lübnan’dan İsrail’e top, İHA-SİHA, roket ve füze yağdırması üzerine Trump’ın, “Netanyahu’nun bu ülkeden elini eteğini çekmesini istediğine” dair kulis bilgileri var. Sebebi ise şudur: İsrail’in Lübnan saldırısı küçük çaplı bir kapışma/vuruşma anlamına geliyor; hâlbuki yan çatışmalara girip güçleri dağıtmak yerine büyük savaş sayılan İran’a birlikte yönelmek gerekiyor!
Trump bir anlamda İsrail’i kendi belasından yani Lübnan batağına saplanmış İsrail’i Netanyahu’nun ahmakça hamlelerinden kurtarmak istiyor. Bunu başarırsa hem Lübnan-İsrail barışı sağlanmış olacak hem de varılacak Lübnan-İsrail anlaşması sonucunda ülkedeki silahlı hareketlerin (Başta Şii Emel ve Hizbullah örgütleri olmak üzere) İran ile irtibatları kopartılacak, böylece Tahran yönetiminin bölgedeki nüfuz alanı daraltılmış olacak.
Aksi durumda İsrail’in Lübnan’daki hedeflere gönderdiği füze ve bombalar, Hizbullah’a duyulan ihtiyacı artırarak bu örgüte kamuoyunda meşruluk sağlayacaktır.
İsrail basını, Netanyahu’nun başarı mavallarına inanmıyor
İsrail medyası genelde iki tutum takınmaktadır:
Medyanın bir kısmı Lübnan ile İsrail arasında ABD’de varılan mutabakatın Netanyahu’nun hataları yüzünden ülkeye yaramadığını vurgulayarak hükümete veryansın etmekte; ikinci kısım ise savaş kışkırtıcılığı yapmaktadır.
Sözgelimi KAN News isimli kanalda, Suriye birliklerinin Hizbullah ile vuruşmak üzere Lübnan’a müdahale için hazırlık yaptığına dair haber-yorumlar yayınlanıyor. “Siz Şam’daki resmi açıklamalara aldanmayın; kapalı kapılar ardında gizli planlar yapılıyor. Onun için de söylenen ile perde arkasında dönenler arasında büyük bir fark var!” deniliyor.
Bir güvenlik yetkilisi ise “Suriye hükümeti, kendi topraklarında Hizbullah’ın varlığına dair en küçük bir emare görürse anında bastırmaya hazırdır…” diyor.
Netanyahu, 28 Haziran 2026’daki basın toplantısında şunları söylüyor:
“Şunu bilmenizi istiyorum: Bu, İran ve Hizbullah için büyük bir darbedir. İran bize Güney Lübnan’dan çekilmemizi dayatmaya çalışıyordu. Bu talepleri sürekli duydunuz, anlaşmadan duydukları hayal kırıklığını ve yönelttikleri eleştirileri de duydunuz. Ben hayati çıkarlarımız konusunda kararlı bir tutum sergiledim ve bize çekilmeyi zorla dayatmalarına karşı çıktım. Lübnan, İsrail ve ABD İran’a ‘Bu sizin işiniz değil. Burada yeriniz yok. Sizin ne katılımınız ne de rolünüz var. Ne sizin ne Hizbullah’ın ne de herhangi bir terör örgütünün’ diyor.”
Netanyahu, “Anlaşmanın İsrail’e kendi şartlarını koruma konusunda meşruiyet kazandırdığını ileri sürdüğü” basın toplantısında zafer tablosu oluşturmaya çalıştı. Ancak güvenlik yetkilileri, siyasetçiler ve uzmanların uyarıları ve İsrail’in Lübnan’da maruz kalması beklenen yeni tehlike ve zorluklara ilişkin değerlendirmelerle yanıt vermesiyle bu çabasının hızla sonuçsuz kaldığı görüldü.
İsrail gazetesi Maariv’den aktarılan habere göre; Netanyahu’nun güvenlik kuşağında kalmanın meşruiyeti konusundaki söylemi siyasi bir pazarlama çabasından ve kendisi için bir zafer kurgusundan ibaret. Nitekim o ve Savunma Bakanı Yisrael Katz, Hizbullah silahsızlandırılmadığı sürece bu çerçeve mutabakatının sürtüşmeyi yönetmek için başka bir mekanizmaya dönüşebileceğinin farkında.
Netanyahu, “İsrail ordusunun Lübnan’ın güneyinde kalmaya devam ettiğini, iki tampon bölgeden birine ordu tarafından ihtiyaç duyulmadığını ve küçük bir bölümünün güvenlik kuşağının içinde yer aldığını, ikinci bölgenin ise güvenlik kuşağının dışında kaldığını” belirtti.
Anlaşmanın “İran ve Hizbullah’ı Lübnan’daki her türlü karar sürecinin dışında bıraktığı” yönündeki vurgusunun ise İsraillileri ikna etmediği görüldü.
Kimilerince bu açıklama yayımlanan birden fazla haberin Lübnan’daki gerçek tablonun değişmediği, sahadaki askerlerle kuzey bölgelerinin sakinleri üzerindeki tehlikenin sürdüğünü ve bunun yalnızca “İran’ın Lübnan savaşına son verilmesini şart koştuğu İsviçre müzakerelerinin hayata geçirilmesinden ibaret” olduğunu ortaya koymasının ardından yeni bir yanıltmaca girişimi olarak değerlendirildi. (https://www.indyturk.com/node/779214/, Emel Şehade, 20 Haziran 2026)
Hizbullah’ın itirazları ve iç savaş ihtimali
Hizbullah’ın parlamentodaki milletvekili Hüseyin El Hasan, Rusya merkezli Sputnik Radyosundaki değerlendirmesinde eleştirel bir tutum alarak şunları söyledi:
“Trump ile Avn görüşmesinde konuşulanlar sadece Amerika’nın genel geçer beylik sözleri olarak anlaşılmasın, hele hele vaatleri doğru olarak kabul edilmesin. Zira garantisi olmayan ibarelerdir bunlar. Mutabakat metninde İsrail’in işgal ettiği topraklardan çekildiğine dair takvim muğlaktır; Hizbullah’ın belli savunma mevzilerini terk etmesinin ardından yerini alacak Lübnan ordusunun yayılma alanları da belirtilmemiştir.
Trump’ın Lübnan’a müdahale etmesi için Suriye’yi çağırması, bu ülkenin egemenliğinin ihlali sayılır. Cumhurbaşkanı Avn, yüzüne karşı söylenen bu çağrıya sessiz kalmıştır. Oysa milli egemenliğin simgesi kendisidir, özüne ve ülkesine sahip çıkmamıştır. Bizler (Hizbullah-FB) egemenliğimize göz dikip toprağımızı, evimizi ve mülkümüzü tahrip edip insanlarımızı katledenlerle çay/kahve içmeyiz, işimiz olmaz onlarla!”
Hizbullah’ın İran ve Lübnan’daki taraftarlarının bölgedeki gelişmelere bakışı da farklıdır. Hizbullah’a yakın bir yayın organı olan El Ahbar gazetesi yazarı İbrahim El Emin’in 8 Temmuz 2026 tarihli yazısında bu tutumu bizler de okuyabiliyoruz:
“İran, Irak, Lübnan, Yemen ve Gazze cephelerindeki ateşkesin savaşın bizzat durduğu anlamına gelmediğinin farkındayız. Savaş durmuş sayılmakla birlikte çatışma ve muharebenin başka biçimlerde sürmesi sonucunda ölüm ve tahribatlarla can ve mal kayıpları yaşanabiliyor.
Bu tür muharebe ve vuruşlarsa müzakerede elin güçlendirmesiyle ilintilidir. Saha gerçekliği Amerikan yönetiminin görülebilir bir gelecekte savaşı tamamen sonlandıracağına dair işaret vermiyor; tam tersine, Washington bölgedeki siyaset, ekonomi ve güvenlik gibi konuları büsbütün kontrol edip denetimine almak suretiyle kendince bir çözüm yolu arayışında görünüyor. Bu arayış girişimi eskisinden farklı olarak bazı tadilatlar yapmayı da gerekli kılıyor.
Mesela masadaki müzakerelerde alınacak kararda İsrail’in rolü ve konumu noktasında ufak tefek değişiklikler yapılabilir. Söz gelimi İsrail’in ‘son kralı’ konumundaki savaş kışkırtıcı ve körükleyici Binyamin Netanyahu’nun pozisyonunu zayıflatıp ülkesindeki seçimde onun yerini alabilecek yeni bir başbakan seçtirmek de bir çözüm sayılır.
Böylesi bir mantıktan hareket eden Beyaz Saray yönetiminden bazıları mevcut şartlarda İsrail’in önünü tıkamak, buna karşılık Türkiye ile Suriye’ye yol vermek suretiyle bölgede istenilenin elde edilebileceğini düşünmekteler. Oyunu yakından izleyen Netanyahu ise belki de bu yüzden Beyaz Saray’da yapılması gereken ziyaretinin temmuz sonuna niçin ertelendiğinin farkındadır.
Netanyahu’ya göre gerek İran gerekse Lübnan’daki savaş, belirlenen bütün hedefler yerle bir edilinceye ve istenilen amaca varıncaya kadar sonuna kadar devam ettirilmelidir. Netanyahu’nun alternatif savaş planı için Lübnan, yeni bir deneme alanı olarak kullanılacaktır. Plan şudur:
“Dışarıdan saldırılar devam etmekle birlikte esas savaşı içeriye taşımak gerekir. Yani Hizbullah-İsrail savaşı yerine veya ona ilaveten Lübnan (ordu birliklerine ek olarak Sünni, Dürzi, Şii ve Hıristiyan milisler) ile Hizbullah arasında çatışma zemini hazırlamak lazımdır. Çatışma sadece askeri alanla sınırlı kalmayacak siyaset meydanına taşınacaktır. Bu yüzden de Lübnan’da çokça bahsedilen iç savaş ihtimali kaçınılmaz değilse bile hâlâ geçerlidir.”
Hatırlatmakta yarar var: ABD eski Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, bölgeye yönelik “Yapıcı veya yaratıcı kaos” kavramına 2006 yılında ziyaret ettiği Tel Aviv’de (İsrail saldırısı sonucu Lübnan’ın perişan oluşu ile ilgili olarak), uluslararası medya önünde açıklık kazandırmıştı: “Burada gördüğümüz, bir anlamda, Yeni Ortadoğu’nun gelişme, doğuş sancılarıdır. Demek ki Yeni Ortadoğu Lübnan’da yaratılmaya başlandı! Bizim, Yeni Ortadoğu için çabaladığımızdan ve eski Ortadoğu’ya dönmeyeceğimizden emin olmamız gerekir.”
Yine başa dönüyoruz; yani yukarıda sözünü ettiğimiz Sekiz Buçuk (8½) filminin kısır döngüsüne!..







