BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Çölün sakladığı halk: Konya Kürtleri

Çölün sakladığı halk: Konya Kürtleri

🎧 Haberi dinle0:00 / –:–

 Ez cümle ; Konya çölünün ortasında, kimsenin bakmadığı bir yerde, sekiz asırdır süren bir halk hikâyesi var. Ne saf bir mağduriyet anlatısına indirgenebilir bu hikâye, ne de nostaljik bir “kadim dostluk” masalına… İçinde devlet şiddeti de var, halklar nezdindeki komşuluğun sıcaklığı da; asimilasyon da var, direniş de… Belki de bu ülkenin kendisiyle en dürüst yüzleşmesi, işte tam da böyle “bilinmeyen” tarihlerin — merkeze en uzak, en unutulmuş  farklı köşelerin — sabırla kayda geçirilmesinden geçiyor…

Sedat Ulugana

“Eğer yapay zekâ ve nükleer silahlarla donanmış, arsız kapitalizmin demir çocukları olan robotlar tarafından bir sabah topluca katledilmezsek — Homo sapiens’in bütün evlatları gibi —  Konya çölündeki Kürtler de var olmaya devam edecek…”

Türkiye’nin zihin haritasında Kürtler denince akla hep eski   “Şark” , yeni “doğu”  düşer: Diyarbekir, Van, Hakkâri, Ağrı… Oysa Anadolu’nun tam göbeğinde, Tuz Gölü’nün çoraklığında, Haymana’nın düzlüklerinde, Cihanbeyli ile Kulu arasındaki o deniz sanılan  bozkırda, yüzyıllardır bir başka Kürtlük yaşar. Resmî tarihin – hatta alternatif tarihin de – neredeyse hiç bakmadığı, kendi çocuklarının bile çoğu zaman bilmediği bu Kürtlük, Atatürk’ün Nutuk’ta kullandığı tabirle,”Konya Çölü Kürtleri” adıyla anılır.

Bu halkın buraya nasıl geldiği sorusu, tek bir cevaba sığmıyor maalesef.  Hicri 1184’te Modanlı aşiretiyle başladığı söylenen göç, Yavuz Sultan Selim’in İran seferlerinde Osmanlı safında yer alan Lek Kürtleriyle, Osmanlı-İran savaşlarının otorite boşluğundan kaçan Şêxbizinilerle, kuraklığın sürdüğü Diyarbekir’den  Büyük Yahya Bey önderliğinde yola çıkan Terkanlarla devam ediyor. Kimi zaman göç  koyun  sürülerine otlak  ve yayla arayışıdır, kimi zaman mezhep baskısından — Şah Abbas’ın Şiiliği dayattığı Halikanlılar gibi — kaçıştır, kimi zaman ise  doğrudan sürgündür. Ama ortak bir şey var: bu topraklara gelenler, Kürdistan’daki hayatlarının bir versiyonunu, dilleriyle, kilimleriyle, kadınlarının yüzünü süsleyen deqlerle birlikte taşımışlardır.

Konya şer’iyye sicilleri, bu göçün masalsı değil, kanlı bir tarih olduğunu gösteriyor. 1660’ların  yazışmaları , kadı tutanakları ,  “Ekrad ile Türkmen eşkıyası”nı tehdit eden fermanlar ve  “hazineyi bulamazsanız başlarınız kesilecek” diye devam eden padişah buyrukları — bunlar, toprağa yerleşmeye zorlanan  eski bir dağ topluluğunun , devletle girdiği asimetrik ilişkinin belgeleridir. Bu ilişki, Cumhuriyet döneminde de kesintiye uğramadan sürer: Şeyh Sait ve Ağrı direnişlerinden  sonra Konya’ya sürülen binlerce Kürt, “Muhacir Pazarı” denen semtte açlıkla boğuşur; 1938 Dersim kırımından sağ kurtulan  aileler, “kimlik ve askerlik işlemleri” halledildikten sonra  buraya taşınır.

Elbette sistemin dışına düşenlerin de -şayet iktidar ile ilişki kurarsa –  resmi bir tarihi var. Bala’nın Kürt aşiret reislerinden  Hesenê Reşo umum aşireti ile  Mustafa Kemal’in safında Polatlı önlerinde  Yunanlara karşı savaşır,   nitekim Mustafa Kemal anılarında Bala Kürtlerini başka bir yere koyar, sonra Hesenê Reşo   “tehlike” görülüp bizaat Mustafa Kemal’in emri ile  öldürülür. Amiyane tabir ile  Hesenê Reşo kaideyi bozsa da , Dağ kavmi  çöle  pek alışmaz.  Omeranlı Hecî Buxurcî — yöre Kürtlerinin Köroğlusu — on yedi yıl firarda kalıp  zenginden alıp yoksula dağıtır, 1922’de bizzat Mustafa Kemal’in konvoyuna pusu kurar,  mesafe uzaktır…attığı mermi yorulur … yetişmez  konvoya … Hecî  1933’te Ankara Samanpazarı’nda idam edilip cesedi üç gün asılı bırakılır. Öyle ki Bu hikâyeler, resmî tarihin defterine hiç girmemiş ya da çarpıtılarak girmiştir.

Sürgün, bu coğrafyanın bir başka yüzü… Konya, Selçuklulardan beri “izolasyon kenti” işlevi görür; Cumhuriyet döneminde bu işlev yoğunlaşır. Yılmaz Güney’in 1962’deki altı aylık Konya sürgünü, Kürt kabadayı Vanlı Miço’nun himayesinde geçer ve sonradan “İkisi de Cesurdu” filmine dönüşecek bir dostluğun başlangıcı olur. Ruhi Su — kimliği muğlak, belki Kürt belki Ermeni bir Birinci Dünya Savaşı yetimi — Çumra’da beş ay polise imza vermek zorunda kalır, ama orada bir savcının ve halkın sıcaklığıyla hayata tutunur.  Konya’da sürgünlüğü tadan diğer bir Kürt Yaşar Kaya’nın “biz Kürtler bu ülkenin zencileriyiz” sözü, dinleyeni yıllar sonra Kürt tarihini araştırmaya iten bir cümle olarak hafızalarda kalır…

Bu satırların en tuhaf, en insancıl kahramanı belki de Yapalı köylü Hasan Korkmaz — “Hesê Zîr”, yani Deli Hasan’dır. Okuma yazması olmayan bu  tuz kaçakçısı, zihninden saniyeler içinde en karmaşık hesapları çözer; Mustafa Kemal onu Çankaya’ya çağırır, “Canlı Hesap Makinesi” nişanı takar. Ama bu sıra dışı zekâ, ona ne bir gelecek ne de bir onur kazandırır — Hasan, frengi hastalığından, unutulmuş bir ömrün sonunda ölür. Zira kumar ve umumhane  müptelasıdır  Türkiye’nin canlı hesdap makinesi…

Peki bugün bu halktan geriye ne kaldı? Konya, Ankara, Kırşehir, Aksaray dolaylarında hâlâ Kürtçe konuşan yüzlerce köy var; ama devletin 1935 nüfus sayımında “diğer diller” başlığı altında görünmez kılınan, asimilasyonun ağır bastığı bir Kürtlük bu. Halikan aşiretinin Ağrı İsyanı sonrası Trakya’ya, oradan Aydın’ın Söke ilçesine sürülen kolu, seksen yıl sonra bile “şarkta isyan olmuş, biz gelmişiz” cümlesinden öteye geçemeyen bir hafızayla yaşıyor. Yeni kuşağın ise, yazının da vurguladığı gibi, bundan haberi bile yok.

Yine de tamamen sessiz kalmadı bu halk… 1990’lardan başlayarak Avrupa’ya, özellikle İskandinav ülkelerine giden Konya Kürtleri, orada diğer Kürtlerle buluşup kendi tarihlerine dönmeye başladılar. Nuh Ateş, Mem Xelîkan, Bekir Darı gibi isimlerin 1997’den itibaren çıkardığı Bîrnebûn dergisi, bu bölgenin masallarını, ağıtlarını, düğün geleneklerini kayıt altına aldı. Kısacası  resmî tarihin atladığı her şeyi  kayıt altına almaya da devam ediyor bu gün…

Ez cümle ; Konya çölünün ortasında, kimsenin bakmadığı bir yerde, sekiz asırdır süren bir halk hikâyesi var. Ne saf bir mağduriyet anlatısına indirgenebilir bu hikâye, ne de nostaljik bir “kadim dostluk” masalına… İçinde devlet şiddeti de var, halklar nezdindeki komşuluğun sıcaklığı da; asimilasyon da var, direniş de… Belki de bu ülkenin kendisiyle en dürüst yüzleşmesi, işte tam da böyle “bilinmeyen” tarihlerin — merkeze en uzak, en unutulmuş  farklı köşelerin — sabırla kayda geçirilmesinden geçiyor…

Unutmadan ,birinde  pek Türkçe bilmeyen Çankırılı – Konya   çölüne eklemleyebileceğimiz Çankırı’da  da birka. Kürt köyü var-  yaşlı  Kürt bir kadın ile karşılaştım    Hacettepe üniversitesi  hastanesinde … Mesele Kürtlükten açıldı, “deq” dedi, “gençken bir ara utandım  kürtlüğümden , tuz ruhu ile silmeye çalıştım deqleri ..yaraya dönüştü ,yine de çıkmadı bedenimden …” velhasıl  Zagrosların pinhan  kayalıklarına nakşedilmiş  ürgü sakallı   ve kocaman gözlü adamların tabletlerinden  beri , her koşulda Kürdün  ismi ve cismi  var olmaya devam ediyor. Yok olmadı.. Eğer yapay zekâ ve nükleer silahlarla donanmış, arsız kapitalizmin demir çocukları olan robotlar tarafından bir sabah topluca katledilmezsek — Homo sapiens’in bütün evlatları gibi —  Konya çölündeki Kürtler de var olmaya devam edecek…

Sedat ULUGANA kimdir?

Kürt tarihçisi, yazar. Çeşitli dergi ve kitap derlemelerinde Kürt sorunu, Kürt mîrlikleri tarihi, Ermeni soykırımı, aşiret antropolojisi ve sözlü Kürt tarihi gibi konularda pek çok çalışması yayımlandı, Kürt tarihi üzerine çok sayıda kitabı vardır.

Benzer Haberler

Soruşturma başlatılmıştı

Mabel Matiz'in klibine erişim engeli

Meteoroloji’den sağanak ve fırtına uyarısı

Sel, su baskını ve heyelan riskine dikkat

Rojin Kabaiş soruşturması

Kamu yetkilileri için soruşturma talep edildi

AKP’nin kuruluş yıl dönümü

Erdoğan 3 vekil ve 7 belediye başkanına rozet taktı

‘Daha nice yıllar’ siyasette olacak

Erdoğan: Bu ülkede anneler artık ağlamayacak

Bilici’nin istifası zora sokmuştu

CHP’li Kasap Yeni Yol Grubu’na katıldı

Çerçeve yasa kaç dosyayı etkileyecek?

Bakırhan: Ekim’de daha somut adımlar atılacak