BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

Erdoğan’ın Toplumsal Mühendislik Çalışmaları-3

 AKP’nin Bölgedeki Seksiyonu HÜDA PAR

Erdoğan’ın Toplumsal Mühendislik Çalışmaları-3
🎧 Haberi dinle0:00 / --:--

Bütün bu gelişmeleri yan yana koyduğumuzda, Erdoğan’ın “ustalık dönemi”nden bugüne uzanan toplumsal mühendislik siyasetinin temel hedefinin yalnızca iktidarı seçimler yoluyla korumak olmadığını görmek mümkün. Daha geniş hedef, iktidarın karşısında oluşabilecek toplumsal ve siyasal çoğunluğun ortaya çıkmasını engellemek. Farklı muhalefet bileşenlerinin ortak bir demokratik zeminde buluşmasını zorlaştırmak ve bu bileşenleri kendi içlerindeki kimlik, inanç, yaşam tarzı ve tarihsel hafıza farklılıkları üzerinden birbirleriyle karşı karşıya getirmek olarak okunabilir.

Ercan Jan Aktaş

Hem Alevilik üzerinden yürütülen polemiklerde hem de LGBTİ+’lara yönelik operasyon ve söylemlerde dikkat çekici olan, bu başlıkların yalnızca kendi özgül meseleleri etrafında tartışılmamasıydı. Her iki alanda da tartışma, giderek Kürt siyasi hareketinin farklı toplumsal kesimlerle kurduğu ilişkilerin sorgulanmasına ve bu ilişkilerin çatışma alanına dönüştürülmesine taşındı. Alevilik üzerinden yürütülen tartışmanın merkezine Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisî arasındaki tarihsel ilişki yerleştirildi. Yavuz Sultan Selim döneminde Kızılbaşlara yönelik katliamlar ve baskılar, Alevi toplumsal hafızasında hâlâ canlılığını korurken, İdris-i Bitlisî figürünün yeniden siyasallaştırılması da bu tarihsel hafızayı güncel siyasetin içine taşıyan bir işlev gördü. Nitekim HÜDA PAR İstanbul İl Başkanı Mehmet Eşin’in 19 Eylül’de Pierre Loti Tepesi’nin “İdris-i Bitlisî Tepesi” olarak anılması gerektiğini savunan açıklaması, bu tarihsel tartışmanın güncel siyasette nasıl yeniden üretildiğinin örneklerinden biri oldu. Açıklamanın iktidara yakın medya organlarında geniş biçimde dolaşıma sokulması da meselenin yalnızca tarihsel bir isimlendirme tartışması olmadığını gösteren bir başka unsur olarak karşımıza çıktı.

HÜDA PAR’ın AKP’den Ödünç Siyaseti

Burada HÜDA PAR’ın siyasal konumlanışına da bakmak gerekiyor. HÜDA PAR, 2023 seçimlerinde Cumhur İttifakı’nı destekledi ve AK Parti listelerinden milletvekili adayları gösterdi. Bu nedenle özellikle Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde HÜDA PAR’ın siyasal söylemi, iktidarın Kürt meselesine ilişkin politikalarının önemli bir tamamlayıcısı olarak değerlendirilmektedir. HÜDA PAR’ın kendi siyasal çizgisi ve AK Parti ile ilişkisi konusunda farklı değerlendirmeler bulunsa da, son dönemde ortaya koyduğu söylemin özellikle DEM Parti ile Kürt toplumunun farklı kesimleri arasındaki ilişkiyi tartışmaya açan bir yön taşıdığı açıktır.

Bu durum LGBTİ+ meselesinde çok daha açık biçimde ortaya çıktı. HÜDA PAR Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu, 20 Eylül 2026’da yaptığı konuşmada LGBTİ+ hareketini hedef alırken doğrudan DEM Parti’ye de yöneldi; “Kürt kavminin haklarını koruyacağım diye yola çıktığını iddia edenler, Lut kavminin izinden gidenleri savunur oldular” diyerek DEM Parti’yi bu tartışmanın içerisine çekti. Böylece LGBTİ+ hakları üzerinden yürütülen tartışma, yalnızca cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimler konusunda muhafazakâr bir itiraz olmaktan çıkarılarak, Kürt siyasi hareketinin temsil iddiasını ve toplumsal tabanıyla kurduğu ilişkiyi sorgulayan bir siyasal söyleme dönüştürüldü.

Tam da burada iktidarın siyasal mühendislik kapasitesinin başka bir boyutu ortaya çıkıyor. Mesele yalnızca LGBTİ+ hareketini hedef almak ya da Alevilik üzerinden tarihsel bir polemik yaratmak değildir. Daha geniş açıdan bakıldığında, farklı toplumsal mücadele alanlarını birbirinden ayırmak, aralarındaki dayanışma ilişkilerini tartışmalı hale getirmek ve ortak demokratik zemini zayıflatmak gibi bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Kürt siyasi hareketinin son yıllarda kadın hareketi, LGBTİ+ hareketi, Alevi örgütleri, ekoloji hareketi ve farklı demokratik toplumsal kesimlerle kurduğu ilişkiler, tam da bu nedenle siyasetin önemli bir mücadele alanına dönüşmektedir. Bir başka ifadeyle, iktidar yalnızca muhalefetin siyasal temsilcilerini değil, muhalefetin toplumsal bileşenlerini birbirine bağlayan ilişkileri de siyasal mücadelenin konusu haline getirmektedir.

HÜDA PAR’ın iktidar blokuyla kurduğu ilişki tartışılırken, dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun 2023 yılında yaptığı açıklama da ayrıca önem taşıyor. Soylu, HÜDA PAR’ın Hizbullah’la ilişkisine yönelik soruya, “Benim dönemim içerisinde” böyle bir yapılanma görmediğini ve tespit etmediğini, öte yandan HÜDA PAR’ın geleceğe dönük devletin bir projesi olduğunu da açık bir şekilde ifade etti. HÜDA PAR’ın geçmişi, kurucu kadroları ve Hizbullah’la ilişkisine dair iddialar, özellikle 2023 seçimleri sırasında kamuoyunda yeniden yoğun biçimde tartışıldı.

Hizbullah’tan HÜDA PAR’a Kürdistan’da Siyasal İslam

1990’lı yılların Kürt illerinde Hizbullah’ın adı, yalnızca silahlı bir örgütün varlığıyla değil, toplumsal ve siyasal muhalefeti hedef alan son derece ağır bir şiddet hafızasıyla birlikte anılır. Özellikle Diyarbakır, Batman, Mardin, Silvan ve çevresinde Hizbullah, PKK ile ilişkili olduğu düşünülen kişilerin yanı sıra solcu, demokrat, yurtsever Kürtleri, gazetecileri, siyasetçileri, aydınları ve insan hakları savunucularını hedef alan cinayetleri işledi. Human Rights Watch, 1990’ların başında Güneydoğu’daki Kürt kentlerinde Hizbullah mensuplarının PKK sempatizanı olduğundan şüphelenilen kişilere yönelik saldırılar gerçekleştirdiğini; 1992-1995 arasında bölgede binden fazla kişinin sokak infazları niteliğindeki saldırılarda öldürüldüğünü belgeledi. Hedef alınanlar yalnızca silahlı kişiler değildi; Kürt toplumunun demokratik ve siyasal yaşamında yer alan gazeteciler, siyasetçiler, hukukçular, öğretmenler, doktorlar ve insan hakları savunucuları da bu şiddetin hedefleri arasındaydı.

Hizbullah cinayetlerinin en dehşet verici boyutlarından biri ise insanların kaçırılarak örgütün kullandığı “hücre evleri”nde tutulması, ağır işkencelerden geçirilmesi ve öldürülmesiydi. 2000 yılında gerçekleştirilen operasyonlarda polis, Hizbullah’a ait olduğu belirtilen çok sayıda evde toplu mezarlar ve işkence ile infazları gösteren video kayıtları buldu. Kamuoyunda “domuz bağı” olarak bilinen yöntemle elleri ve ayakları bağlanıp ağızları kapatılan insanların evlerin bodrumlarına, odalarına ya da gizli bölmelerine gömülmesi, bu dönemin en çarpıcı ve travmatik cinayet yöntemlerinden biri olarak hafızaya kazındı. Bu nedenle 1990’ların Kürt kentlerinde Hizbullah şiddeti, yalnızca bireysel cinayetlerden oluşan bir suç pratiği değil, toplumu korkutmayı, muhalif sesleri susturmayı ve belirli bir siyasal-toplumsal çevreyi sindirmeyi amaçlayan sistematik bir şiddet pratiği olarak hatırlanmaktadır.

Dolayısıyla 1990’ların Hizbullah gerçeğini hatırlamak, yalnızca geçmişte yaşanmış cinayetleri sıralamak anlamına gelmez. O dönem Kürt illerinde demokratik siyaset alanının nasıl kuşatıldığını, insanların hangi yöntemlerle susturulduğunu ve toplum içerisindeki farklı siyasal damarların nasıl birbirine düşmanlaştırılabildiğini anlamak açısından da önemlidir. Bugün HÜDA PAR üzerinden yürütülen tartışmaların bu tarihsel hafızayı yeniden gündeme getirmesinin nedeni de budur. Geçmişin şiddet hafızası, bugün kullanılan siyasal söylemlerin ve toplumsal kutuplaştırma biçimlerinin Kürt toplumunda nasıl karşılık bulduğunu anlamak açısından göz ardı edilemeyecek bir arka plan oluşturmaktadır.

Sandıklı Mutlak İktidar Hevesi

Bütün bu gelişmeleri yan yana koyduğumuzda, Erdoğan’ın “ustalık dönemi”nden bugüne uzanan toplumsal mühendislik siyasetinin temel hedefinin yalnızca iktidarı seçimler yoluyla korumak olmadığını görmek mümkün. Daha geniş hedef, iktidarın karşısında oluşabilecek toplumsal ve siyasal çoğunluğun ortaya çıkmasını engellemek. Farklı muhalefet bileşenlerinin ortak bir demokratik zeminde buluşmasını zorlaştırmak ve bu bileşenleri kendi içlerindeki kimlik, inanç, yaşam tarzı ve tarihsel hafıza farklılıkları üzerinden birbirleriyle karşı karşıya getirmek olarak okunabilir.

2019 ve özellikle 2024 yerel seçimleri, farklı toplumsal kesimlerin ve siyasal aktörlerin belirli koşullarda ortaklaşabildiğinde iktidarın seçim üstünlüğünün kırılabileceğini gösterdi. 2024 sonrasında CHP’ye yönelik yargısal süreçler, Kürt meselesinde yeni bir siyasal kanalın açılması ve ardından Alevilik, LGBTİ+’lar ve Kürt siyasi hareketi arasındaki ilişkileri tartışmalı hale getiren söylemlerin yoğunlaşması, bu nedenle birbirinden kopuk gelişmeler olarak değil, muhalefetin toplumsal bileşenlerini yeniden konumlandıran daha geniş bir siyasal mücadelenin parçaları olarak ele alınabilir. Buradaki mesele, iktidarın her toplumsal gerilimi tek başına üretip üretmediğinden ziyade, mevcut fay hatlarını nasıl siyasallaştırdığı, hangi aktörleri hangi pozisyonlara yerleştirdiği ve ortaya çıkan çatışmalardan nasıl bir siyasal alan ürettiğidir.

Tam da burada Erdoğan’ın “toplumsal mühendislik” arayışının sınırı da ortaya çıkıyor. Bir toplumun bütün farklılıklarını ortadan kaldırmak mümkün olmadığı gibi, onları yalnızca iktidarın tanımladığı kimlikler ve karşıtlıklar üzerinden siyasal olarak biçimlendirmek de her zaman mümkün değildir. Türkiye’nin son yıllardaki siyasal tarihi, iktidarın toplumu yeniden tanımlama girişimleri kadar, toplumun bu girişimlere verdiği farklı tepkilerin de tarihidir. Gezi, 7 Haziran, 2019 ve 31 Mart 2024 seçimleri farklı dönemlerde farklı biçimlerde aynı soruyu yeniden ortaya çıkardı.

Erdoğan’ın kurduğu hayale rağmenTürkiye’nin başka bir gerçeği de var: Toplum, kendisine çizilen siyasal sınırları kabul etmiyor. HDK’den HDP’ye, oradan DEM Parti’ye uzanan çoğulcu siyasal deneyimin en önemli iddiası da burada ortaya çıkıyor. Siyasetin gündemi farklılıkların ortadan kaldırılması değil, farklılıklarla birlikte yaşamanın siyasal bir imkâna dönüştürülmesi. Kürt meselesinin kadın özgürlüğünden ekolojiye, emek mücadelesinden inanç özgürlüğüne, LGBTİ+ haklarından yerel demokrasiye kadar uzanan daha geniş bir özgürlük alanıyla birlikte düşünülmesi, iktidarın homojenleştirici toplum tahayyülüne karşı başka bir toplumsal perspektif ortaya koyuyor. Dolayısıyla önümüzdeki temel soru yalnızca Erdoğan’ın toplumu ne kadar dönüştürebildiği değildir. Asıl soru, Türkiye’nin bütün farklılıklarına rağmen ortak bir demokratik yaşam kurma kapasitesinin, iktidarın siyasal mühendisliğinden daha güçlü bir toplumsal gerçeklik olarak yeniden ortaya çıkıp çıkamayacağıdır.

Ercan Jan AKTAŞ kimdir?

Sosyal bilimci, yazar ve aktivist. Çalışma alanları toplumsal barış, şiddet, militarizm, toplumsal cinsiyet ve vicdani ret. Sertav Çiya’ya Mektuplar – Yürümek (anı-belgesel), Yürümek (roman) ve Paris’te École des hautes études en sciences sociales’te tamamladığı tezine dayanan Vicdani Ret ve Sosyo-Politik Yaşama Etkileri kitaplarının yazarıdır. Fransa’da politik mülteci olarak akademi, basın ve aktivizm alanlarında çalışmalarını sürdürüyor.

Benzer Haberler

ABD güçleri Irak’tan çekiliyor

Kürdistan Bölgesi 'endişeli': Barzani 2011 sonrasını hatırlattı

88 gündür tutuklu bulunuyordu

Deniz Göktaş hakkında hem tahliye hem ceza kararı

Muhalefeti hedef aldı

Erdoğan: Piyasa bozucu eylemlere girenler hesap verecek

Meclis’te kurulacak izleme komisyonu

Kurtulmuş: Tüm partiler temsil edilecek

Savaşta yedi ay geride kaldı: Maliyet büyük

ABD ile İran New York’ta yeniden görüşecek: Şartlar aynı

Mızraklı: Öcalan’la arasında bir ikilik yok

'Demirtaş bırakılmadan sürecin sahici olduğuna inanmayacağız'