İkibin’e Doğru’nun sorusuna kültürel ve bilimsel anlamda verilen “evet”lerin cılızlığı Sancar’ın deyimiyle “sivil aklın felç” halini de anlatıyor bize. Bu felce sadece siyaset neden olmadı, akademi ve kültür sanat dünyasının fikir ve uzam çöllüğü de neden oldu: Tek tip’leştiren bir tornadan geçen aklın “çoğulculuğun” evrenselliğinden ölesiye korktuğu bir ortamda aşında işinde olan halk ne düşünsündü?
Güler YILDIZ
Yıl 1989.
16 Mayıs’ta Ankara’da Büyük Ankara Otel’de “Türkiye Tanıtma Sempozyumu” düzenleniyor, Başbakanlık Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü tarafından. Orada yapılan konuşmaların birinde şöyle bir öneri geliyor:
“Türkiye’yi tanıtmak mı istiyorsunuz, en iyisi Ankara, İstanbul ve Diyarbakır üniversitelerinde birer Kürdoloji Enstitüsü kurun.”
İkibin’e Doğru dergisi de bu cümleyi 20 Ağustos sayısının kapağına taşır Erdal İnönü, Süleyman Demirel ve Ferit İlsever’in “kurulsun” talepleriyle.
Haberde Kürdoloji’nin tarihçesi, hangi ülkelerde Kürdoloji bölümleri olduğuna da genişçe yer verildikten sonra aralarında siyasetçiler, yazarlar, sendikacılar ve sanatçıların da olduğu isimlere “kurulsun mu” diye sorulur.
Dönemin iki büyük muhalefet partisinin liderlerine sorulmuş önce. Ne de olsa “iktidara” oynuyorlar:
SHP Genel Başkanı Erdal İnönü, “İyi olur. Türkiye’deki bütün kültürlerin incelenmesi normal davranıştır. İyi olur” yanıtını veriyor. Böyle bir teklifi destekleyeceğini söylüyor ve ekliyor: Türkiye’de yaşayan kültürleri incelemek bilim kurumlarının görevidir.”
DYP Genel Başkanı Süleyman Demirel ise “Kesinlikle mahzur görmeyiz” diyor. Şartı var ama: “Korkumuz, iyi niyetleri kötüye çevirmek. Bölücülük vs’ye.”
DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit’e de yollanmış sorular, ancak yanıtsız bırakmış.
Hayır diyenlerden biri de RP İstanbul il başkanı Recep Tayyip Erdoğan. Ona göre bu girişim “kavmi yapılanmaya çirkin tablo ekleyecektir.”
Partisinin Genel Sekreteri Oğuzhan Asiltürk de “bölücü ve parçalayıcı” bir girişimle karşı karşıyayız” yanıtını vermiş:
AYDINLAR, SANATÇILAR, GAZETECİLER: BEN MEMURUM, KONUŞAMAM
Dergi, aynı soruyu sanatçılara, gazetecilere, akademisyenlere de sormuş.
Sinema sanatçısı ve Şişli Belediye Başkanı Fatma Girik, “politik çıkar değil, insan hak ve özgürlükleri temel alınarak bazı kararlar alınmalı” diyerek, olumlu bulmuş Kürdoloji Enstitüsü’nün kurulması fikrini. Ona göre SHP iktidara gelirse ‘Kürtlerin yaşam koşullarının düzeltilmesi ve bazı haklar verilmesi’ mutlaka sağlanacaktır.
Şair Hilmi Yavuz, o dönem Anakent Belediyesi Sanat Danışmanı: “Ben devlet memuruyum, beni affedin” demiş.
Tiyatrocu Yıldız Kenter “Kültürlerle ilgili kürsüler kurulmasından yanayım. Kültürlerin kaybolması insana hüzün veriyor” derken, Şükran Güngör de şart koşmuş: “siyasi olmayacaksa kurulsun.”
Nazlı Ilıcak, Kürtlerin ‘güvenlik kuvvetlerinin yanlış muamelelerinden ötürü birtakım haksızlıklara uğradıklarını’ düşünüyor. Ona göre “kurulmalı bu enstitü” ama ‘Türkiye’yi federatif ülkeye ya da Kürt milliyetçiliğini ön plana çıkararak değil.’
Liste kalabalık bir hayli. Hayırlar, belirsizler ve çoğu evetlerin tek kaygısı ise “ülke bölünür.”
MUSA ANTER: KÖKLER ÇİVİ YAZISI TABLETLERDE
“Avrupa’nın birçok büyük merkezlerinde var, Türkiye’de neden olmasın” diye cevaplamış Musa Anter, muhabirin sorusunu.
“Kürtçe şiir, yazın ve kahramanlık menkıbeleri çivi yazısıyla tabletlerde bulunmuştur. Bu kadar eski ve zengin bir dili maalesef Avrupalı Türkiye’den çok önce görmüş. Daha 17’inci, 18’inci yüzyıldan itibaren Kürt dili üzerine araştırmalar, incelemeler yapmışlar. Bu teklif ve teşebbüsü memleketimiz için çok hayırlı bulduğum için gönülden katılıyorum ve bu hususta yaşadıkça bunun emrinde sayarım kendimi.”
Çok değil, bu röportajdan 3 yıl sonra katledilecekti o da…
ÜLKE BÖLÜNMEDİ AMA IRKÇILIK HİSTERİSİNİ NE YAPACAĞIZ?
Bugün gazeteci Altan Sancar, kişisel sayfasında bir yazı paylaştı: “Silahlar susarken barışın hikayesini kim yazacak?”
Sancar yazısında Faik Özgür Erol’un ders niteliğindeki sözlerine yer veriyor:
“Ben dünyanın herhangi bir yerinde bu kadar ağır acılara yol açmış bir savaş ortamını sona erdirme çabasının, entelektüel anlamda bu kadar az destekle karşılaştığı az örnek gördüm. Bu da bence gurur duyacağımız bir tablo değil.”
Ve Sancar, bu cümlelerin arkasına sürecin bundan sonrasını da şekillendirecek bir soru iliştiriyor: “Ne oldu da 40 yıllık bir kanı durdurma ihtimali böylesine yalnız, böylesine sahipsiz kaldı?”
Bu ”sahipsiz”liğin arka planı için de sıklıkla referanslarda bulunduğumuz 90’lara gitmek bu nedenle çok önemli. Ama bu kez Kürtler için değil, Türkler için. Seyircisi oldukları tarih onlara bir “dil” ikram etmişti: Nefretin, ötekileştirmenin, ırkçılığın dili. Ortadoğu’ya gelirken kullanılan kılıç kında değil dildeydi artık. Ne yaparsanız yapın ikna olmayan, savaşı da savaşsızlığı da aynı düzlükle karşılayan milyonları kim besliyordu? Tek başına camilerde söylenenler mi, misafir gezmeleri mi, seçim zamanı halka giden siyasetçiler mi, tv’ler, radyolar, gazeteler mi? Bu kılıçtan dil referansını nereden alıyordu ve neyle bileniyordu sürekli?
O evlerden çıkan doktorlar, akademisyenler, sanatçılar, yazarlar… Dildeki kılıcın neden parladığını anlayabiliyor musunuz? Çok azının haznesinde nefretsiz sözcükler var. Çok azı başarabildi ötekileştirmeden anlayabilmeyi.
İkibin’e Doğru’nun sorusuna kültürel ve bilimsel anlamda verilen “evet”lerin cılızlığı Sancar’ın deyimiyle “sivil aklın felç” halini de anlatıyor bize. Bu felce sadece siyaset neden olmadı, akademi ve kültür sanat dünyasının fikir ve uzam çöllüğü de neden oldu: Tek tip’leştiren bir tornadan geçen aklın “çoğulculuğun” evrenselliğinden ölesiye korktuğu bir ortamda aşında işinde olan halk ne düşünsündü?
Sürecin ilk ve ikinci aşaması “usulen” tamamlandı dediğimiz yerin “bundan sonrası”nı inşa etmedeki marifetine odaklanacağız. Ezberlerin yıkılıp pozitif ve eşitleyen bir dile evrilmesi sandığımızdan daha uzun zaman alacak.
Ezberi kuran öldü. Yerine gelenler yeni ezberler üretti. O ezberler de yerini en demokratik ve herkes için olana terk etmek zorunda.
Bakın RP İstanbul İl başkanıyken Kürdoloji’ye hayır diyen Erdoğan, aradan geçen onlarca yıl boyunca okuduğu ve dokuduğu ezberini bozdu. Ya da ezberi bozuldu.
KÜRT DEYİNCE AKLINIZA NE GELİYOR?
İkibin’e Doğru dergisi, yukarıda bahsettiğim sayıdan bir hafta sonrasında da “Kürt deyince aklınıza ne geliyor?” sorusunu kapağa taşımış.
Neler gelmemiş ki akıllara…
Şalvarlı, gerici, bölücü, komşu ama iyi de olabilen bir komşu, o da insan, cahillikle beslenen barbarlar, aşiret…
Bir de düşündüren kimi yanıtlar:
“Türk nüfusunun yarısı geliyor” demiş biri. Bir başkası da “geç kalmış bir toplum, anlayamadığımız bir toplum”… diye yanıtlamış soruyu.
Bu son cevap Veysi Aktaş’ın şaşkınlığına da yanıt olsun: “Anlaşılamayan bir dile sahip” halkı anlamak ezbere hakaret sayılır bir kere. Bir tarafın acısına fazla gömüldüklerinden de değil bu: Türklüklerine tutku ötesi bir duyguyla asılı kaldıklarından. Kendilerinde aşamadıkları, aşamayacakları şey de bu.
O ezber kaç kuşak sürecek? Mesele artık bu.
Devam edecek







