10 Ekim Ankara Gar Katliamı’nın üzerinden 11 yıl geçti. Avukat Gülşah Kaya, kamu görevlilerinin sorumluluğunu ortaya koyan çok sayıda belgeye rağmen tek bir kamu görevlisinin yargılanmadığına dikkat çekerek “Adalete yakın değiliz” dedi. “10 Ekim’in adalet mücadelesi hiçbir zaman adliye koridorlarından ibaret olmadı” diyen Kaya adalet için mücadele çağrısı yaptı.
Gizem ÖRNEK
10 Ekim 20215 sabahı binlerce kişi toplanmaya başlamıştı Ankara’da; daha önce de tüm ezilenlerin, işçilerin, emekçilerin, memurların, emeklilerin, gençlerin, kadınların, Kürtlerin, Alevilerin taleplerine defalarca kez şahitlik eden o meydanda. Emek, barış ve demokrasi taleplerinin orta yerine 2 bomba patladı peş peşe… IŞİD’in canlı bomba saldırısında 103 kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kişi ise yaralandı. Saldırı, Cumhuriyet tarihinin en kanlı katliamlarından biri olarak kayıtlara geçti.
Aradan 11 yıl geçmesine rağmen adalet arayışı sürüyor. Ana davada verilen karar itirazlar sürerken firari sanıklar yönünden yargılama devam ediyor. Aileler ve avukatlar ise gerçek sorumluların yargı önüne çıkarılmadığını, siyasi bağlantıların araştırılmadığını vurguluyor.
‘ADALETE YAKIN DEĞİLİZ’
10 Ekim Davası avukatlarından Gülşah Kaya, yargılamanın en büyük eksikliğinin kamu görevlileri ve siyasi sorumlular bakımından etkin bir soruşturma yürütülmemesi olduğunu vurguladı. Katliamda kamu görevlilerinin sorumluluğunu ortaya koyan çok sayıda belge ve bilginin dosyada bulunduğuna dikkat çeken Kaya, buna rağmen bugüne kadar tek bir kamu görevlisi hakkında etkili bir yargı süreci işletilmediğinin altını çizdi ve “11 yılda çok aşamadan geçildi ama adalete yakın değiliz” dedi.
Kaya, “10 Ekim’in adalet mücadelesi hiçbir zaman adliye koridorlarından ibaret olmadı, bundan sonra da böyle olmayacak” diyerek ailelerin adalet mücadelesinin mahkeme salonlarının ötesinde toplumsal hafızayı ve hesap verme talebini büyütmeye devam edeceğini vurguladı.

‘İNSANLIĞA KARŞI SUÇ’ KARARI ÇIKMADI
Ana dava ve firari sanıklar yönünden devam eden dava şu an hangi aşamada?
10 Ekim Katliamı yargılaması 11 yıl içinde çokça aşamadan geçse de yargının vardığı netice açısından adalete yaklaşan bir yerde olmadığını söylemek gerekiyor. Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesinde 2016 sonbaharında başlayan ve yakalanan sanıklar yönünden yürütülen yargılama, 10 grup duruşmanın ardından bütün eksikliklere rağmen 2018 yazında karara çıktı. Ana dosya olarak nitelendirdiğimiz bu süreç istinaf ve Yargıtay aşamalarından geçtikten sonra bazı usul gerekçeleriyle bozuldu ve Ankara 4. Ağır Mahkemesine yeniden gönderildi. Bu süreçte aynı zamanda sanık Erman Ekici hakkında ülke tarihinin ilk ve tek insanlığa karşı suç iddianamesi yazıldı ve ana dosya ile birleştirildi. Netice olarak mahkeme, katliamdan sorumlu olan bir IŞİD yöneticisine insanlığa karşı suçtan ceza veremedi. İlk karara benzer şekilde kimi sanıklara doğrudan katliam sorumluluğundan kimilerineyse örgüt üyeliğinden ceza vererek dosyayı kapatmak istedi. Yargıtay’ın da kararı onamasının ardından kesinleşen dosyayı Anayasa Mahkemesine taşıdık. Firari sanıklar yönünden ise dava yine Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesinde devam ediyor.
İFADELER, İSTİHBARAT BİLGİLERİ VAR; FİRARİLER YAKALANMIYOR
Firari sanıklar dosyasında ne kadar ilerleme sağlandı? Mahkemenin ve savcılığın yürüttüğü süreç yeterli mi, eksiklikler neler?
Firari sanıklar açısından ne yazık ki kayda değer bir somut ilerleme sağlandığı söylenemez. Mahkeme ve savcılık makamı, firarilerin yakalanması sürecini yalnızca rutin Interpol yazışmaları ve periyodik takip müzakereleriyle sınırlı tutmakla yetiniyor. Dışişleri Bakanlığı yahut Milli İstihbarat Teşkilatının da daha ileri bir şey yaptığı söylenemez. Dava dosyasına yıllar önce IŞİD sanıklarının Suriye’deki kamplarda (el-Hol ve Roj) ya da sınır bölgelerinde olduklarına dair istihbari veriler sunulmuştu. Yine Suriye’den getirilen IŞİD’lilerden dava dosyamızda tanık olarak dinlenenler de firari sanıklara ilişkin bilgiler paylaştı. Keza kamuoyuna yansıyan görüntüler de bu yönde. Bütün bunlara ve bütün taleplerimize rağmen etkin bir adli operasyon, doğrudan sınır ötesi adli istinabe veya yakalama girişiminde bulunulmadı.
Uzun yıllar boş sandalyelerle yargılama yapıldıktan sonra, IŞİD’in yöneticileri arasında olan ve katliamın hemen ardından canlı bomba olma şüphesine karşın ailesinden kan ve DNA örneği alınan Ömer Deniz Dündar yakın zamanda Türkiye’ye getirildikten sonra davaya dahil edildi. Fakat dava dosyası açısından böylesi kritik bir sanık dahi doğrudan ilgili makamların işlemleriyle değil, bizim ısrarımızla dava dosyasına eklenebildi. Getirilir getirilmez dava dosyasında hakkında adli işlemlerin yapılması gerekirken biz basından öğrendik ve mahkemeye talepler sunarak işlem yaptırabildik.
Benzer şekilde, Adana ve Mersin HDP binalarına bomba bırakılmasından da sorumlu olan Savaş Yıldız’ın da getirildiğini yine basından öğrendik. Buna karşın 25 Eylül’de yapılan geçtiğimiz duruşmada hala dava dosyasına resmi bir kayıt girmediğini gördük.
HTŞ yönetiminin SDG ile yaptığı anlaşmadan sonra IŞİD’lilerin önce Irak’a akabinde vatandaşı oldukları ülkelere gönderileceklerine dair haberleri uzun zamandır takip ediyoruz. Ne var ki firari sanıklar yönünden henüz bu anlamda kamu otoriteleri tarafından bilgilendirilmiş değiliz.

TEK BİR KAMU GÖREVLİSİNE DOKUNULMADI
Aileler yıllardır yalnızca saldırıyı gerçekleştiren IŞİD üyelerinin değil, kamu görevlilerinin sorumluluğunun da araştırılmasını talep ediyor. Bu konuda bugüne kadar nasıl bir tablo ortaya çıktı?
Ailelerin bu talebi esasen henüz somut deliller ortaya çıkmadan hatta bir yargılama dahi başlamadan vardı. O gün o meydanda katledilenler, bu ülkenin tarihindeki kanlı öykülerin ardında çıkan kamu sorumluluğunu bilenler ya da onların mirasçılarıydı. Böylesi büyük bir katliamın “bir grup öfkeli genç” tarafından tek başına işlenemeyeceği bir sır değildi. Gelinen aşamada bu “his” somut delillerle ortaya çıktı. 11 yıllık yargılamada kamu görevlilerinin somut sorumluluğunu ortaya koyan her türlü delil dava dosyasına girdi.
Katliamın ardından İçişleri Bakanlığının kendi personeli hakkında başlattığı inceleme neticesinde Mülkiye Müfettişleri, Ankara Emniyetinden 6 amirin istihbarat saklamak, gerekli önlemleri almamak gibi eylemler nedeniyle sorumlu olduğunu belgeleriyle ortaya koydu. 2019 senesinde Ankara Adliyesi içinde “bulunan” 9 klasör, savcıların 4 yıl boyunca dava dosyasının önemli delillerini sakladığını gösterdi. Bunların en çarpıcı olanı, katliamı bizzat organize eden ve canlı bombaların Ankara’ya taşınmasına eskortluk eden sanığın kimliğinin ve hazırlıklarının katliamdan 10 gün önce tespit edilmesine karşın tek bir işlem yapılmadığını gösteren belgelerdi. Sınır hattında bomba düzeneği malzemeleri olan çantada kimliği bulunan ve katliam sorumlularından olan sanık hakkında da hiçbir işlem yapılmamıştı… Özetle anlatamayacak kadar çok belge ve bilgiyle kamu görevlilerinin katliamdaki sorumluluğu apaçık bir şekilde ortaya çıktı ancak tek bir kamu görevlisine dokunulmadı.
İstihbarat raporları, önceki saldırılar ve eldeki bilgiler düşünüldüğünde katliamın önlenebilir olduğu görüşünüz devam ediyor mu?
Önlemek, kişinin dahlinin olmadığı bir şeyi öğrenmesiyle engel olması anlamına geliyorsa şayet bu katliam için “önlenebilir” demek hatalı olur. Yıllar süren yargılamanın bize gösterdikleri; açığa çıkanlar, açığa çıkanlara rağmen dokunulmaz kılınanlar oldu. Bu tavır bize önlemek üzere dışarıda konumlanan bir yapının olmadığını, tam tersi bir organizasyonu gösteriyor.
EN BÜYÜK EKSİK SİYASİ BAĞLANTILARIN DIŞARIDA BIRAKILMASI
Yıllardır duruşmaları takip eden bir avukat olarak yargılama sürecinin en büyük eksiklikleri neler oldu?
Doğrusunu söylemek gerekirse bu yargılamanın eksikliklerini saymaya sayfalar yetmez… En büyük eksikliği elbette kamu görevlilerinin ve siyasilerin sorumluluğu konusunda sistemli bir cezasızlık zırhı işletilmesi oldu. En hafif tabiriyle ihmali olan kamu görevlilerinin katliamdaki rolü tartışmasız siyasi sorumluluklardan kaynaklanıyor.
Katliamın olduğu dönemi hatırlarsak eğer bu katliamın kimin ekmeğine yar sürdüğü sorusunun cevabı bizi sorumlulara da götürecektir. O dönemin hemen öncesinde yürütülen çözüm sürecindeki Erdoğan’ın bugünkü süreçten beklentileriyle aynıydı. Türkiye’de tek adam, Ortadoğu’da ise emperyalist destekli ümmetçi hamisi olma hevesine vesile kılınmak istenen bir süreç vardı. Ancak 7 Haziran seçimleri bu hevesin boşa düşeceğini gösterdi. Devrilen masanın ardından IŞİD’in uzaktan kumanda edilen bombalarının patlaması, ülkenin doğusunun kan gölüne çevrilmesi bu mitingi yaptıran şeydi. Nitekim yıllar içinde siyasilerin çekişmelerinde dillere pelesenk olan “iki seçim arası” sopaları da bunu gösterdi. Ahmet Davutoğlu, Kemal Kılıçdaroğlu, Ümit Özdağ ve hatta bir mafyanın, Sedat Peker’in dilinden dahi bunları duyduk. Dolayısıyla bu yargılamanın en büyük eksiği siyasilerin dışarıda bırakılmasıdır demek hatalı olmayacaktır.
‘İNSANLIĞA KARŞI SUÇ’ KAPSAMINA ALINMASI ŞART
Siz dosyanın avukatları olarak bu katliamın “insanlığa karşı suç” olarak değerlendirilmesi gerektiğini savunuyorsunuz. Bu talep neden önemli?
Gerek uluslararası literatür gerekse Türkiye’nin kendi mevzuatı gereği 10 Ekim Ankara katliamı tartışmasız bir şekilde insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur. Bu konuda dava dosyasına alanda çalışan akademisyenlerden aldığımız iki farklı uzmanlık raporu sunduk. Bugüne değin ceza hukuku açısından bu soruya aksi cevap veren bir hukukçuyla da karşılaşmadık. IŞİD Türkiye’deki katliamlar zincirinin yanı sıra dünya genelinde izi silinmeyecek katliamlar örgütledi. Antik kentleri yıktı, kadınları köleleştirdi, ağır işkencelerle mezalimin sembolü oldu. O nedenle bu barbar çetenin ve her bir militanının insanlığa karşı suç işlediği gerçeği yadsınamaz.
Fakat Türkiye yargısı, kanunlarla bu suçu tanımlamış olmasına karşın bugüne değin uygulamış değil. Bir süs gibi tutulan norm ne Sivas Katliamı’nda ne Maraş’ta ne de bu suçun tanımının uyduğu herhangi bir katliamda mahkeme kararlarında yazılamadı.
İnsanlığa karşı suç bu davanın esasını oluşturduğu için önemli ancak bunun yanında işlenen suçlara zamanaşımı işlemesine engel olması nedeniyle de önemli. Bugün 11. yıldayız. Bazı sorumluluklar nedeniyle zamanaşımı tartışması başlıyor. Tıpkı önceki katliamlar gibi faillerin yıllar sonra bir partinin milletvekili olarak karşımıza çıkmasını istemiyorsak, bu katliamın yargılamasının insanlığa karşı suçtan yapılması şart.

10 EKİM’İN ADALET MÜCADELESİ HİÇBİR ZAMAN ADLİYE KORİDORLARINDAN İBARET OLMADI
Davanın etkin biçimde sürdürülmesi için bundan sonra hangi adımlar atılmalı, bundan sonraki hukuki süreçte en kritik eşik ne olacak?
Türkiye yargı tarihinde 11 yıla karşın duruşmaların bu denli kalabalık yapıldığı dava sayısı çok azdır. Bu katliamın ülke tarihinin en kanlı katliamlarından biri olması dolayısıyla yarattığı sarsıntının bunda elbette büyük bir etkisi var. Ancak bundan daha önemlisi 10 Ekim Barış Derneğinin örgütlü mücadelesidir. Her gün bir şekilde ölümlerin yaşandığı bu memlekette bir katliamı sürekli gündemde tutmanın zorluğu hiç şüphesiz ailelerin ısrarlı takibiyle mümkün oldu.
Bu davada bugünkü rejimin kodları var. İşçi ve emekçilerin yaşam ve haklarının hiçe sayılması da kadınların haklarının tırpanlanması da gençlerin geleceksiz bırakılması da gazetecilerin ve bilcümle muhalifin özgürlük mücadelesi de 10 Ekim’i getiren süreçten bağımsız değil. Tam da bu nedenle bu davanın sahiplenilmesi ve gerçek sorumluların yargılanması bütün bir memleketin sorunu olarak görülmeli.
Bundan sonraki yargı tavrı bundan öncekinden farklı olmayacak. Ancak biz mücadeleyi yükselttiğimiz ve buradaki talepleri anlatabildiğimiz, sahiplenilmesini sağlayabildiğimiz ölçüde sonuç alabiliriz. 10 Ekim’in adalet mücadelesi hiçbir zaman adliye koridorlarından ibaret olmadı. Bundan sonra da böyle olmayacaktır. Hem aileler hem de avukat komisyonu adına söyleyebilirim ki bize düşenin emek, barış, demokrasi ve adalet talebini bu ülkede haksızlıkların yaşandığı her yerde yükseltmek olduğunun bilinciyle hareket ediyoruz. Bu katliamın hafızalardan silinmemesi ve dahası aydınlatılması bu ülkenin geleceğinin, yeniden katliamlar yaşanmamasının ve insanca yaşama mücadelesinin temel taşlarından biridir.







