BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

 Siyasetin “onur” çizgisi

 Siyasetin “onur” çizgisi
🎧 Haberi dinle0:00 / --:--

“AKP-DEM anlaştı” söyleminin ve versiyonlarının bu nedenle bir karşılığı yok. Bu söylemler; Kürt siyasetinin kendini var etme başarısı ve inadı karşısındaki ezikliğin bir sonucu olarak da karşımıza çıkıyor. Oysa müzakere de uzlaşı da siyaset stratejisine dahildir ve demokratik siyasetin gücü de onun nasıl ele alındığı ve sahaya nasıl yansıtıldığıyla ilgilidir.

Akın Olgun

Mansur Yavaş’ın, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmesinden kısa bir zaman sonra gelen “zaman ayarlı” CHP istifası oldukça ses getirdi.

“Gördüğüm lüzum üzerine” menşeli istifasına dair, Yeni Parti çevresinden yükselen memnuniyet hali de oldukça dikkat çekiciydi.

Kimi siyasi çevreler ve yorumcular cumhurbaşkanlığı için “çatı aday” olacağını, kimileri AKP’ye geçeceğini, kimileri ise “bekle gör” siyaseti izleyeceğini aktardı.

Kulislerde ise “bu yaştan sonra cezaevine girip yatamam” dediğine dair bir söz dolanıp durdu.

Kimse, neden Erdoğan ziyaretinin ardından istifasını sunma ihtiyacı duyduğunu konuşmak istemedi. Oysa, görüntüye bakınca, Erdoğan’dan “affını isteme” hali öndeydi. Nedense Yeni Partililer böyle görmemeyi tercih ettiler.

Hatta, hızını alamayan Murat Emir, “seksen altı milyonun onur duyduğu başkan” olarak takdim etti onu.

Murat Emir’in, seksen altı milyon insanın onurunu Yavaş’a eklemleme motivasyonu neydi bilinmez ama yaklaşımı ve söylemi, onurla ilgili ciddi bir kavrayış sorunu olduğunu gösteriyor bize. En fazla “orta sınıf kasaba politikacısı” olarak tarif edilecek birini, “seksen altı milyonun onuru” olarak müjdelemek, bir abartıdan çok daha fazlasını anlatıyor.

Mansur Yavaş Yeni Parti’ye geçmemiş, ortaya bir siyasi iddia koymamış, temelleri olan tek bir eleştiri geliştirmemiş, gelişmelere dair özgüvenli tek bir cümle kurmamış, (hakkını yemeyelim, konu Kürtler olunca pek cesur çıkışlar yapabiliyor kendisi. Kürdün çocuğunun elindeki pamuk şekerini bile şovenizmine alet edebiliyor mesela) ve hep kokmaz bulaşmaz olarak kalmış ama ne hikmetse Murat Emir için pek muteber!

Uluslararası Beypazarı Festivali’nde kendisine “oy kullanacağız başkanım” diye seslenen bir seçmene “hadi bakalım, seçim olursa kullanırsın” diyen o alaycılığını, sadece kendisinden daha aşağıda gördükleri üzerinde kullanması da “cesur” kalıbına oldukça uygun.

İmamoğlu’nun, süreç ve siyaset okuması yapma duygusunu popülizmle pohpohlayarak “tanrı sendromu”na sürükleyenler, devlet denen betonla yüzleşince ortadan kayboldular. Geride, bölünmüş bir parti, dağılmış bir örgüt, yarına dair umudu kırılmış ve artık şüphe içinde geleceğe bakan milyonlar kaldı.

Her seçim öncesi ve bugün de tekrar edilen “AKP-DEM anlaştı” temalı manipülasyon paketi, durumu kotarıyor gözükse de yarın boşa düşmekten kurtulamayacak.

Anlaşılan, demagoji ve şovenizm önümüzdeki günlerde en parlak dönemini yaşayacak ve sonra onu kullanana dönen bir bumerang olacak.

Yeni Parti’de, ayrıldıkları yere bakarak siyaset belirleme ve dolayısıyla baktığı yerin şeklini almaya karşı bir hoşnutsuzluk da görünmüyor.

Genelde sol, sosyalist partilerin ayrılıklarında olan şey, şimdi Yeni Parti’de yaşanıyor diyebiliriz. Yani, ayrıldığı yere bakarak konumlanmak, siyaseti ayrıldığı yerin tavrına, tutumuna göre yapmak. Saf değiştirenler için mazereti özürden büyük cümlelerle, tutum değiştirmenin aklanmaya çalışılması da bununla ilgili olmalı…

Oysa inkâr güçlü bir siyasi tutum değildir, aksine kendine olan güvensizliği tanımlar. Acımasızlığı da buradan gelir.

İmamoğlu’nun siyasal mücadele iddiasının cezaeviyle ehlileştirilmesi, partinin bölünmesi, kadroların ayrışması, politik pozisyonların ayak oyunlarına alan açması, itirafçılığın, satın alınmanın, rüşvetçiliğin mazeretlerle “normal” içinde tutulması, seçime hazır bir partiyi değil, hali hazırda kaybetmiş olanı tarif ediyor gibi.

“Kaybettik ama en azından kuyruğu dik tutalım” tavrının iç konuşmalardan dışarıya taştığı bu günlerde, açıktan konuşmaktan, ifade etmekten çekindiğimiz ne varsa, yarın kendi kendini tüketen bir duyguya dönüşebileceği gerçeği duruyor oysa karşımızda.

Sadece bir çürüme değil, umutsuzluğun yansımasıdır da bu kopuşlar.

Onursuzluğun parti içinde bahanelerle “normal” içine alındığı, orta sınıf kasaba politikacılığının seçmene baş göz edildiği yerde, siyasetin omurgası neyle ve nasıl dik tutulacak sorusu hiç de anlamsız değil.

Kürt demokratik siyasetini ayakta tutan en büyük şeyin, onuru, siyasi, kültürel ve ideolojik olarak kurabilmesi olduğu bilinen bir durum. Bu nedenle, saldırının dalgası ne kadar büyük ve ne kadar ağır olursa olsun, kendini hızla yeniden kurabilmesi, üretebilmesi ve belirleyen bir güç haline gelmesi şaşırtıcı olmuyor. Güçlü ve anlamlı bir örnek olduğu için bu hakkının teslim edilmesi gerekir.

“AKP-DEM anlaştı” söyleminin ve versiyonlarının bu nedenle bir karşılığı yok. Bu söylemler; Kürt siyasetinin kendini var etme başarısı ve inadı karşısındaki ezikliğin bir sonucu olarak da karşımıza çıkıyor.

Oysa müzakere de uzlaşı da siyaset stratejisine dahildir ve demokratik siyasetin gücü de onun nasıl ele alındığı ve sahaya nasıl yansıtıldığıyla ilgilidir.

Sürece de buradan bakmayı daha doğru buluyorum.

Stratejik olan ile politik olanı, politik olan ile taktiksel olanı ve buna uygun kurulan söylemleri birbirinden doğru şekilde ayıramadığınızda “tasfiye”, “ihanet”, “hayal kırıklığı” olarak meseleleri tartışmanız kaçınılmaz olur.

Bu tür söylemlerin, hazır alıcısının olduğu ise bir gerçek. Böylece, bir meselenin üstüne derinlikli düşünmenize de ihtiyaç kalmıyor.

Bu ise, vasat tanımlamalarla yorumlama kolaycılığını beraberinde getiriyor. Bugün özellikle ana muhalefete yakın kanallardan dışarı taşan sözlere baktığınızda, bunlardan çokça görürsünüz.

O tarafta durum böyle, peki ya bizim mahallede nasıl?

Sürece dair nitelikli, anlamlı, açıklayıcı ve belirleyici bir yaklaşım var mı sorusuna gönül rahatlığıyla evet denemez ama eğer bugün hala konuşup, tartışabiliyorsak, barış ve süreç konuşmakta ısrar eden gazetecilerin, akademisyenlerin, siyasetçilerin sayesindedir.

Öte yandan; kendisini her şeyin önüne koyan, bir başkasına alan açma konusunda cimrileşen, egosunu ödenen bedellerin önüne koyarak “merkez” ve “belirleyen” olma yarışına girişen, vasat ve geri bir tutum da yok değil.

Kendisini merkeze yerleştiren ve olmazsa olmaz olarak gören ucube yaklaşımların böyle dönemlerde, daha fazla hırslandığı ve bunun popülizm ile sapma arasındaki ince bir çizgide seyir halinde olduğu da bir gerçek…

Bugün önüne geçmediğiniz, önünü almadığınız şey, yarın sizi belirlemeye ve yönetmeye başlar ki işte asıl tehlike budur.

İktidarın, yıllar içinde tüm muhalefete bulaştırdığı ve aslında hep olan ama çok öne çıkmayan hastalıkları kaşıyarak belirleyici kıldığı gerçeğinden hiçbirimiz muaf değiliz.

Sürece dair önümüzdeki günlerde önemli gelişmelerin karşımıza çıkacağını ve durumu yönetmenin hassas bir çizgide ilerleyeceğini düşünürsek eğer, dikkatli olunmazsa tehlikenin en güvenli hissedilen alanda boy vereceği gerçeğiyle siyasetin yüzleşmesi kaçınılmaz olabilir.

Sürecin; yaşanacakları kaldıracak olan enerjisinin az, toparlayacak gücünün dağınık, yönetme iradesinin zayıf olduğu bir an üretmemesi gerektiği ortada.

Bu nedenle, herkesin burnunu kaldırdığı yerden, çözüme ve olasılıklara indirip, “ben ne olacağım” temelli bencil kaygılardan kurtulup, milyonlarca insanın kaderini belirleyecek olana yüzünü dönmesi ve bir bütünün parçası gibi davranması olmazsa olmaz.

Ne ana muhalefetin ne iktidarın ve maalesef ne de “ittifak” olarak görülen kesimlerin bu konuda koruyucu, kollayıcı ve kolaylaştırıcı bir pozisyonu var ve yarın olacağı da şüpheli.

Süreç ilerledikçe bu daha da açığa çıkacak ve görünür olacak.

Sağlam bir siyaset, donanımlı bir medya, kapsayıcı bir dil ve toplumla bütünleşmiş güçlü bir örgütsel irade dışında bir yol da yok. Bunlar da gökten inmeyeceğine göre, iddiası olanın, kolları daha fazla sıvaması kaçınılmaz.

Ez cümle:

Siyaset seçimlere doğru hızlanıyor,

Süreç, buna paralel olarak inşa oluyor,

Siyaset stratejileri denklemi belirleyen hamlelerle daha operasyonel hale geliyor.

Toplumun sorunları taşıma, algılama, anlamlandırma gücü ise gittikçe zayıflıyor. Zayıfladıkça yönünü tayin etmesi bulanıklaşıyor.

Onur ve haysiyetin siyaset pazarına düştüğü ve alınıp, satılabilen bir hale geldiği ve bunun bahanelerle süslendiği bir zeminde, güveni inşa edecek çok az şey var artık elde.

“Demokratik Toplum ve Barış” paradigmasıyla ortaya konan anlayış da elde olanlardan biri.

Çünkü içeriği var, içeriğinin demokratik ve ilerici iradesi var, o iradenin toplumun önemli bir kesiminde karşılığı var ve daha da önemlisi, onur, haysiyet dendiğinde, tüm kalbiyle Demirtaş’ı işaret eden ve yirmi yıl, otuz yıl cezaevinde yatıp, tahliye olduğunda, kapının önünde hala mücadele, barış ve özgürlük talep eden hevalleri var.

Ortalığın mangalda kül bırakmayıp, iri cümlelerle siyasi racon kesip, bir gün gözaltında kalınca ortadan kaybolan “siyasi” tiplerden geçilmediğini gördükçe, daha anlaşılır oluyor bunun kıymeti.

Böylesi bir ortamda, yedi yıl cezaevinde kalıp, çıkar çıkmaz bir tek gün dahi nefes almadan sahaya inip, “barış”, “özgürlük” diyen Selçuk Mızraklı, on yıllarını cezaevinde geçirip, çıkar çıkmaz halkın içine dönüp, kaldığı yerden devam edenlerin söylemleri elbette halk içinde bir duygu ortaklığı oluşturuyor. Bu da Kürt demokratik siyasetini besliyor.

Buradan bakıldığında, neden o “az” olan o şeyin kıymetli olduğu daha çok anlaşılıyor.

Onur mevzusuna buradan bakmayı da deneyebilir isteyen…

Akın OLGUN kimdir?

1975 yılında Ankara’da doğdu.
1990’larda siyasi faaliyetleri nedeniyle 7 yıl cezaevinde kaldı. 19 Aralık
2000 tarihinde adına “Hayata Dönüş” denilen kanlı operasyona maruz kalan tutuklulardan biri oldu.
2002 yılındaki tahliyesinin ardından İngiltere’ye yerleşti.
Akın Olgun çeşitli haber portallarında ve sitelerinde köşe yazarı olarak, insan hak ve özgürlüklerini konu alan yazılarıyla, düzenli olarak okurlarıyla buluştu.
Cezaevi ve ölüm oruçları sürecini anlattığı ilk kitabı Adları Saklıdır dışında, Ecel Öyküleri, Karanfil Mevsimi, Kül Sesleri, Elalem, Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi isimli beş kitabı bulunmaktadır.
Olgun’un kitapları dışında İngiliz Film Enstitüsü’nün desteğiyle Kül Sesleri
ve Elalem kitaplarından uyarlanan Beyaz ve Elveda isimli kısa filmleri
yayınlandı. Ardından senaristliğini ve yapımcılığını üstlendiği kısa filmi
Fısıltılar, Feel The Reel International Film Festivali’nden ödülle döndü.

Benzer Haberler

‘Casusluk’ davasında 3. duruşma başladı:

İmamoğlu, Yanardağ ve Özkan hakim karşısında

DEM Parti ve Yeni Parti Meclis araştırması istiyor

Fon soruşturması: Tutuklu sayısı 56’ya çıktı

AKP’li ve MHP’li eski başkanlar da var

Yahşihan Belediyesi: 15 kişi tutuklandı

‘Hakemler Dosyası’ soruşturması:

MHK Başkanı Ferhat Gündoğdu dahil 7 kişi gözaltına alındı

Mahkeme karar verdi:

Kılıçdaroğlu gitmezse zorla getirilecek

AYM’den ‘isim başvurusu’ kararı:

Yeni Parti'ye görüş bildirimi için 30 günlük süre

DEM Parti ve Yeni Parti Meclis araştırması istiyor

Fon soruşturması: Tutuklu sayısı 56’ya çıktı

Muhalefeti hedef aldı

Erdoğan: Piyasa bozucu eylemlere girenler hesap verecek