BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

24 ya da eksik olan sesi bulmak

24 ya da eksik olan sesi bulmak
🎧 Haberi dinle0:00 / --:--

Naza bir yer adı değil. Bir operasyonun adı da değil. Bir kişinin, mevzinin adı da değil. Naza hiçbir şeyin adı. Hiç’in adı. Hiç Gazzeliler. Çocuklar, kadınlar, yaşlılar… Vartinis’tekiler gibi… 7 küçük HİÇ ile 2 yetişkin HİÇ, Vartinisli tüm HİÇ’lerin gözü önünde yakılmışlardı, evlerinde. Resmi kayıtlarda da, adli kayıtlarda da HİÇ’tiler. Naza bu demekti.

Güler Yıldız

Karşı sandalyede, yüzüne Tel Aviv’in sıcak akşamının belli belirsizliği çöken bir asker “ben sadece ekran başındaydım” diyerek hafifletmeye çalışıyor yükünü.

“Ben sadece ekran başındaydım” ya da “ben sadece sesleri dinliyordum.”

Oysa biraz sonra bir ev yıkılacak, adına operasyon denecek. İçinde çocukların olduğu bir başka hedef işaretlenecek, düğmeye basılacak ve sesler tozlar arasında kaybolacak.

Dili tanımadığımız için tınısında pişmanlık, suçluluk, utanç var mı anlayamıyoruz. Renksiz ve düz bir ses.

Bu dilin içindeki askerden ne kadar insani yan kalmış diye izliyoruz belgeseli. Hoş, insan olarak kalmayı başarmış olsa bile yapıp ettiklerinden ne kadarını sıyırabileceğiz onun insanlığından?

Yüzü karanlığa gömülmüş tanıkların anlatımlarına bulundukları çatıdan Tel Aviv’in çok katlı binalarından hayatın olağan akışı eşlik ediyor: Bir kadın balkonda sigara içiyor, bir genç bilgisayar önünde, bir adam  kanapede uzanmış ve elinde kumanda büyük ekranda haberleri izliyor. Gecikmiş akşam yemeği masası, pencereden ışıklı kenti izleyen romantikler…

Dünya medyasının bugünlerde sıkça konuştuğu Naza belgeseli, 7 Ekim 2023’ten bu yana süren savaşın tüm “oyun” hallerini düşünmeye davet ediyor.

×NAZA; 2015-2016 Cizre tanıklığını ve dahlini Cevheri Güven adlı gazeteciye anlatan özel harekatçı Ahmet Gün’ün tanımıyla “potansiyel terörist” demek. İsrailli askerler takip ettikleri evlerde yaşayanları “sivil” değil, oyun karakterleri gibi NAZA olarak kodlamış.

Yuval Abraham ve Rachel Szor’un yönettiği Naza belgeseli, Venedik Film Festivali’nde jüri özel ödülünü kazandı.

Dakikalarca ayakta alkışalanan film İsrail’de olası savaş suçları üzerine bir tartışmayı da tetikledi. Henüz gösterime girmeden önce yönetmenler saldırıya uğradı, aşırı sağcı gruplar tarafından; hem aileleri hem de çalıştıkları +972 Magazin hedef alındı.

Belgeselin derdi, savaşın teknolojik sistemler ve emir zinciri içinde nasıl yürütüldüğü, sivil ölümlerinin ne tür kararlarla gerçekleştiği ve kimlerin sorumluluğu bulunduğuydu.

“Ben sadece teknikteydim”, “ben sadece dinliyordum”, “ben sadece çiziyordum” demenin suçun ağırlığını eksiltmediğine dair göndermeler oldukça yoğun.

Haber ajanslarının geçtiği büyük bir patlama haberinin arkasında bir iş bölümü var: Veriler toplanıyor, sınıflandırılıyor, telefonlar dinleniyor, herkesin aynı saatte olduğu evler tespit ediliyor, şifreli denebilecek kelimeler eşleştiriliyor ve raporlanıyor, sonra düğmeye basılıyor. Yüzlerce kişinin aynı anda yürüttüğü bu çalışmanın mekanikliği Z raporu olarak düşüyordu önümüze:

Gazze, 74 ila 80 bin ölünün tek bir kareye sıkıştırılmış fotosuydu, tüm dünyanın gözü önünde çekilen: İnkarı zorlaştıran bir foto!

Tüm bu “rutin” iş hikayesi yürütülen operasyonların tüm koşullarını elbette tek başına doğrulamaz. Ama belgeselde Yuval Abraham’ın ısrarlı sorularına yanıt veren 24 kişinin anlatımları, tanıklıkları kendi toplumunu uyandırmak açısından önemli bir işlev görmeye başlamış olabilir.

KÖTÜLÜĞÜN İZLEYİCİSİ OLMAK

Film, Türkiye’nin belli başlı dönemlerine dair güçlü vurgular içeriyor: 1990’lar, Nadire Mater’in Mehmedin Kitabı ve 2015 sonu 2016 arasındaki Cizre, Sur, Nusaybin’de yaşananlar…

Kötülüğün izleyicisi olmak demek bir kötülüğün gerçekleştiğini bilmekle onun yaşanmasını engelleyebilecekken ya da engellemek için harekete geçecekken bir şey yapmadan durmaktı. Duruşunda haklılık aramaktı, çoğu kez kayıtsızlıktı, çoğu kez gerçekten sıradanlaştırılmışlığa alışmaktı.

Daha yaşanırken kopmayan kıyamet, gelmeyen adalete sitemle yer değiştiremezdi: Aradaki mesafeydi kötülüğün izleyicisine dönüşmekti.

NAZA’da 24 asker konuşmuştu. Mehmedin Kitabı’nda 42. O günkü koşulların en cesur, en sarsıcı eylemiydi bu kitap.

Nadire Mater ve Metis Yayınevi yöneticileri kitap yayımlandıktan sonra uzun yıllar yargılandı.

Kitap yayımlandıktan bir süre sonra Mersin’de Çınar Gazetesi’nde tanıtım yazısı yazdığım için ben de yargılandım, meşhur 159’uncu Madde’den: Devletin askeri kuvvetlerini alenen tahkir ve tezyif.

Kitap, içinde kendilerine verilen roller ile kişisel hayata tutunma biçimlerinin çarpıştığı 42 askerin anlatımlarını içeriyordu. Aradan yıllar geçti, savaşın biçimi, etkisi, alanı değişti, büyüdü. Ancak ne emir, ne görev ne kişisel irade ne de sorumluluk arasındaki ilişkiyi ortadan kaldırabildi.

90’ların sonuydu. Türkiye’de 90’lardan itibaren yayımlanan hak ihlali raporları, tanıklıklar, belgeseller, kitaplar yaşatılan insanlıkdışı uygulamaların ve öldürme biçimlerinin sürekliliğinin göstergesiydi elbette. Ancak açılan soruşturmalar ve alınan kararlar adaleti getirmediği gibi hepsini zamanın unutturma bahçesine gömdü.

Kamusal hafızanın dengesini “adalet” pekiştirirdi. Ama devlet aklı, dizayn ettiği bu oyunun daimi seyircisi olmayı adalet olmasa da olur’a getirdi: Muğla’da Kürdün sözünün sindiği sokak sabun ve çamaşır suyuyla yıkanabiliyorsa hala, devlet “milleti”ne ‘adalet’i pek bi iyi belletmişti.

Savaşta kötülüğün sıradanlığı “emir demiri keser”den ibaret değildir: Yapıp ettiklerine okkalı karşılık verilmediğinde bu sıradanlık rutinleşirdi artık.

Naza belgeseli, Nadire Mater’in Mehmedin Kitabı’nı ve Türkiye’nin 2015-2016 kışında Cizre’de, Sur’da ve başka Kürt kentlerinde yaşananları yan yana düşündürmesinin sebebi de bu “rutin”lik işte.

Mehmedin Kitabı ile 2015-2016 sokağa çıkma yasakları sırasında yaşananlar aynı tarihsel koşulların ardılıydı.Savaşa resmi anlatısının dışında başka bir çerçeveden bakmamızı sağlayan olaylarda özne yer değiştiriyor: Üniformanın içindekine ve onun parçası olmaktan milli gurur duyduğu hareketin düzenine.

Naza ile bu anlatılar arasında kurulabilecek tek bağ bu: 90’lardan bu yana savaşın görüntüleri, uygulama biçim ve alanları değişti, ancak onu anlatan dil şaşırtıcı derecede aynı kaldı.

7 Ekim 2023’te Hamas’ın saldırısında yaklaşık 1200 kişi hayatını kaybetti, 250’yi aşkın insan rehin alındı. Sosyal ağlar aracılığıyla tüm dünya korkunç bir trajediye tanık oldu.

Ardından İsrail bugüne kadar devam eden operasyonunun startını verdi: Gazze kazınacaktı!

Resmi rakamlar bugüne dek operasyonlarda hayatını kaybeden Filistinli sayısını 74 bin olarak açıklıyor.

Gazze ise yüzde 90 yıkılmış, harabe bir kent.

İsrail’in operasyonlarına dair hukuki tartışmalar, uluslararası yargı süreçleri de 2023’ten bugüne yaşanan tablonun bir parçası oldu.

HİÇBİR ŞEY GÖRÜNDÜĞÜ GİBİ DEĞİL

Filmde bu savaşın nedeni ve niçininden çok nasıl’ına odaklanılmış. En azından sorulardaki “nasıl ama nasıl” ısrarı; savaşı şekillendiren, yöneten, bir anlamda insansızlaştıran temel etkinin peşinde. Konuşanların çoğu “ben teknik ekipteydim” diyor.  “Ekran başındaydım” ya da “telefonları dinliyordum”.

Eski usul teknikler değildi bunlar. Edinilen tüm bilgiler yapay zeka aracılığıyla hedef odaklı bir saldırı mekanizması oluşturuyordu. Her şey tamamlandığında düğmeye basılıyor, bir kere de 40 ya da 50 ya da 60 kişi yok edilirken o, sigara molasına ya da kahve içmeye çıkıyordu.

Buradan Cizre’ye dönmek gerekiyor.

2015’in sonlarından itibaren sokağa çıkma yasakları ile kuşatılan kent aylarca abluka altındaydı. Elektrik, su yoktu. Gıda stokları tükeniyordu. Halk yaşadığı kentte mahsur kalmıştı. Hastalar vardı, hamileler, ölümler… Nusaybin, Sur… Onlarca kent birbirinin aynıydı. Sur’da tanklar dolaşıyor, Nusaybin savaş uçaklarıyla bombalanıyordu.

Özyönetim talebine tepki ile başlayan gerilim bir anda savaş sahnesine döndü: Yüzlerce insan öldürüldü, çoğu sivildi…

İnsan Hakları İzleme Örgütü, 2016’da yayımladığı raporda, 14 Aralık 2015 ile 11 Şubat 2016 arasında Cizre’de öldürülen 66 kişi hakkında bilgi topladığını, bunların arasında 11 çocuğun bulunduğunu bildirdi.

Sur’da boşaltılan evlere giren güvenliğin bir kısmı aynalara, duvarlara cinsiyetçi yazılar yazıyor, çok sayıda tecavüz vakası olduğu konuşuluyordu. Ağır tahrip olmuş mahallelere dozerler girip moloz kaldırdıklarında insan uzuvları bulunuyordu.

Ekmek, su için sokağa çıkan çocuk, yaşlı, kadın öldürülüyor, cenazelere kimsenin yaklaşmasına izin verilmiyor, aç kalan kedi ve köpeklerin o cenazeleri parçalayışı izleniyordu.

Naza’da anlatılan Cizre’nin, Sur’un da hikayesiydi bir bakıma.

İnsan hakları örgütlerinin raporları, AB’den gelen “endişe” içerikli uyarılar, HDP’li vekillerin kuşatma alanlarında kalmaları… Dünya ölçeğinde bu yıkım ne kadar görünür oldu bilinmez. Çok değil, 8-9 yıl sonra aynı şey Gazze’de “kader”e dönüştü. Coğrafyanın hüznü bulaşıcıydı.

Arada çok önemli bir farkla: Olay bir savaş oyunuydu artık. Bildiğiniz oyun. Savaşın dijitalleştirilmesiyle hız ölçülebilir olmaktan çıkmıştı. Hedefler belirleniyordu, odaklanılıyordu ve “GAME OVER”.

Ahlaki sorumluluk ortadan kalkıyor mu? Belgesele göre evet. Hatta üzerinde çok da düşünülmemiş olunuyor. Mekanizmanın bir parçası olarak klavyedeki bir tuştan ağlamasını beklemek ne kadar mantıklıysa, ahlaki sorumluluk beklentisi de o kadar…

Naza bir yer adı değil. Bir operasyonun adı da değil. Bir kişinin, mevzinin adı da değil.

Naza hiçbir şeyin adı. Hiç’in adı. Hiç Gazzeliler. Siviller. Çocuklar, kadınlar, yaşlılar…

Vartinis’tekiler gibi… 7 küçük HİÇ ile 2 yetişkin HİÇ, Vartinisli tüm HİÇ’lerin gözü önünde yakılmışlardı, evlerinde. Resmi kayıtlarda da, adli kayıtlarda da HİÇ’tiler.

Naza bu demekti.

The Guardian gazetesi uzunca bir süredir Gazze tanıklıklarına dair yazılar yayımlıyordu. Belgesel film de o araştırmanın bir parçası olarak şekillendi. Belgeselde konuşan askerlerin tespit edilmesi halinde ki kolaylıkla tespit edilebilirler; çünkü sesleri değiştirilmemiş, çoğunun karanlıkta dahi olsa yüz hatları gayet belirgindi, yargılanacaklar. Ağır işkenceye dahi uğrayabilirler. Askeri kurumların mekanizmasını ifşa etmek, hareketin nasıl yönlendirildiğini anlatmak, insanlık suçu kapsamında değerlendirilebilecek onlarca birinci dereceden veri sunmak İsrail’i daha da zor duruma sokacaktır.

Genelkurmay Başkanı filme karşı askeri kurumu aklayan uzunca bir yazı yazdı. Medyaya da geniş bir açıklama gönderdi.

Kültür Bakanı filmin yönetmenlerinin vatandaşlıktan atılmasını istedi. Netanyahu ise konuşan asker ve istihbaratçıların tespit edilmesini istedi.

NAZA’NIN BULDUĞU EKSİK PARÇA

Oysa film sadece 24 kişiyi dinlemişti. Bir de intihar edenler vardı:

İsrail Parlamentosu Knesset’in yayımladığı verilere göre, 7 Ekim 2023 sonrasında askerlik hizmeti devam ederken kaydedilen intihar vakaları 100’ü aştı.

Aynı verilere göre 279 kaydedilen intihar girişimi var. Knesset araştırma merkezinin raporuna göre bu, her intihar ölümü başına yaklaşık yedi girişim demek.

2024’te intihar ederek ölen askerler arasında muharip personelin payı yüzde 78’e yükseldi; 2017–2022 döneminde bu oran yüzde 42–45 aralığındaydı.

Askerliğini bitirdikten sonra intihar edenlerin sayısı bu verilerde yer almıyor. Knesset’in 2025’te ele aldığı komisyon çalışmasında askerlik bittikten sonra meydana gelen ölümlerin değerlendirilmesi gerektiğine de işaret ediyor.

Devletin güvenlik adına aldığı kararların sivil hayat üzerindeki sonuçlarını araştırmanın neden vazgeçilmez olduğunu göstermesi açısından da çarpıcı bu rakamlar.

GÜNEYDOĞU SENDROMU

90’ların sonunda Türkiye’nin birçok kentinde rehabilitasyon merkezleri açılacaktı, Kürt bölgesinde ‘savaş’mış ve psikolojisi bozulmuşlar için. Onların bu halde toplum içinde yeniden tutunmasının yolu yoktu. Ardı ardına benzer haberler geliyordu Türkiye’nin dört bir yanından: Uyum sorunu yaşıyorlardı, kabusları vardı ve anlaşılamıyorlardı: 2009’daki Şafak Köksal olayı, 2010’daki Balkaner Plaza olayı ve daha niceleri…

Şafak Köksal’ın 3 aylık bebeğinin adı Doğu’ydu. Haberi veren çoğu gazete bu ismi “Doğu” şeklinde vermişti. Tırnak içine alınması gerekiyordu Doğu’nun. Tırnakların neye tekabül ettiği devletin resmi kayıtlarında mevcutluydu.

×6 Nisan 2010.

TBMM’nin 82’nci birleşiminde BDP eş genel başkanları Selahattin Demirtaş ile Gültan Kışanak ve 17 milletvekilinin imzasıyla Meclis’e bir “araştırma önergesi verildi.

“Askerlik hizmetini Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yapan kişilerin travma geçirdiği iddialarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin önerge.”

Önergenin gerekçesi şöyleydi:

“Dünya Psikoloji literatüründe Travma Sonrası Stres Bozukluğu olarak bilinen TSSB, olağan insan deneyimlerinin çok dışında yaşanan ve bu deneyimden geçen, hemen herkes için sıkıntı kaynağı olabilecek bir olayın ardından gelişen psikiyatrik belirtiler olarak tanımlamaktadır. (…) Bu durumun özellikle savaş ya da çatışma bölgelerinde bulunan kişilerde yoğun olarak görüldüğü yapılan çalışmalarla ortaya konmuştur.

Kısa bir süre önce, Dağlıca Tabur Komutanlığı’nda askerliğini yapan eski komando Şafak Köksal’ın Zonguldak Çaycuma’da gerçekleştirdiği aile katliamı dikkatleri, askerlik görevini Doğu ve Güneydoğu gibi çatışmalı bölgelerde yapan kişilerin üzerine çekmiştir. Zonguldak Çaycuma’da yaşanan olayının en önemli nedenlerinden birisi olarak görülen ve “güneydoğu sendromu” olarak da tanımlanan bu olay, bölgede yaşanan olaylara tanık olan, çatışmalara katılan kişilerin yaşamış olduğu travmanın askerlik sonrası da devam ettiğinin göstergesi olarak kabul edilmektedir. Son otuz yıldır yaşanan çatışmanın bölgede görev yapan askerlerin üzerinde bıraktığı etki sınırlı sayıdaki araştırmalarla da ortaya konmuştur.

Bu araştırmalardan biri, 1992 yılında GATA bünyesinde ikisi asker kökenli biri sivil üç psikiyatrist tarafından gerçekleştirilen ve 1995 yılında Nöropsikiyatri Arşivi dergisinde yayımlanan “Güneydoğu’da Görev Yapan Askeri Popülasyonda Görülen Travma Sonrası Stress Bozukluğu Üzerine Bir Çalışma” başlıklı araştırmadır. Araştırma 1992’den önceki son üç yılda, Güneydoğu’da görev yapan askerlerde “Travma Sonrası Stress Bozukluğu”nun görülme sıklığının üç kat arttığını göstermektedir.

GATA’da yapılan bir başka araştırma ise, Doktor Ulvi Reha Yılmaz’ın ‘Çatışma bölgesinde görev yapan ve GATA Psikiyatri Anabilim Dalı’na başvuran askeri personelde, silahlı çatışmaya katılacak olmanın stresi ile silahlı çatışmaya katılmış olmanın psikopatolojik etkilerinin araştırılması ve çatışma sonrası psikolojik durumun incelenmesi’ başlıklı uzmanlık tezidir. Yapılan bu çalışmanın önemli sonuçlarından biri, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde görev yapan askerlerde TSBB belirtilerine yüzde 27.8 oranında rastlanmış olmasıdır. Diğer ilginç bir saptama ise psikolojik bozuklukların, bölgede çatışmaya katılan askerlerden çok çatışmaya katılmamış askerler arasında görülmüş olmasıdır. Yine Güneydoğu’ da görev yapan askerlerin yüzde 21.19’unun uykuya dalma güçlüğü, yüzde 18.61’inin çabuk sinirlenme ve öfke patlamaları gösterdiği, yüzde 14.14’ünün kendisini her an tetikte gibi hissettiği, yüzde 13.05’inin suçluluk duygusu hissettiği, yüzde 12.8’inin olayları hatırlatan durumlarda otonom belirtiler gördüğü, yüzde 12.78’inin düşüncelerini yoğunlaştırmada zorluk çektiği, yüzde 12.76’sının aşırı irkilme tepkisi gösterdiği, yüzde 11.18’inin olayı tekrar tekrar hatırladığı, yüzde 10.8’inin olayı rüyasında gördüğü, yüzde 10.54’ünün olayı hatırlatan durumlarda psikolojik sıkıntı çektiği, yüzde 10.31’inin olayı yeniden yaşıyormuş gibi hissettiği ve davrandığı, yüzde 10.23′ ünün olayı hatırlatan ortamlardan uzaklaştığı, yüzde 10’unun etrafı ile eskisi gibi ilgilenmediği, yüzde 9.55’inin geleceğinin kalmadığı duygusuna kapıldığı, yüzde 9.26’sının insanlardan uzaklaştığı, yüzde 8.66’sının ise olayın en önemli bir bölümünü hatırlayamadıkları tespit edilmiştir. Yine Nadire Mater’in yazmış olduğu ve hakkında toplatma kararı verilen Mehmedin Kitabı, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde askerlik yapmış kişilerin yaşamış olduğu travmayı ortaya koyan önemli diğer bir çalışmadır. Konu ile ilgili yapılmış araştırmalar, çatışmanın neden olduğu travmanın etkilerinin, travmayı doğrudan yaşayan kişiden başlayarak, kişinin ailesini, arkadaşlarını, yakınlarını ve giderek bütün toplumu etkileyen değişik boyutları ve sonuçları karşısında yetersiz kalmaktadır.”

Kesin rakamları hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz bu sendromlu askerlerin “tecrübeleri”nden 2015-2016 yılları arasında yeniden yararlanıldı: Tanıklıklar Cizre, Sur, Nusaybin ve daha birçok yerde bulunduklarını doğruluyordu.

Emekli dahi olsalar görev tamamlanmış sayılmıyordu.

Aynı şekilde Hamas’ın rehin aldığı gencecik çocuklara yaptıklarının ifşasını da duyuracak birilerine ihtiyaç var.

Nefretin faturasının kesildiği gençlerin çığlıkları da kulaklarımızda hala. O sefil açlığı haklı çıkaracak tek bir neden bulunamadı bugüne kadar. Ganimet diye saçlarından, bacaklarından sürüklenerek götürülen onlarca gencin HİÇ’leştirildiği bir dünyada hakkı teslim edecek makul bir adres yok ortada.

Yine de konuşanları dinlemek gerekir.

Sahte kahramanlıkların cakasını bozmak için en çok…

Güler YILDIZ kimdir?

Gazeteci, sunucu. Ekolojiye, edebiyata ve kediye meraklı.

Hukukçu Ertekin’den Anayasa uyarısı:

"Türkiye'de Anayasaya ihtiyaç yok, çünkü Anayasa yok"

Yeniden yargılanma talebi reddedilmişti

Osman Kavala: Yargının itibarına da zarar veriliyor

3 ölü, 6 kayıp: Yeni felaketler nasıl önlenebilir?

Felaketin bilançosu ağır, İçişleri Bakanı uyarıyor

Emir Sarıgül hakkında da gözaltı kararı

Murat Ağırel, Aylin Kotil ve Ömer Sarıgül gözaltına alındı

Karar açıklandı

48 kişi CHP'den ihraç edildi

AB ve Avrupa Konseyi’ne çağrı

AP Kürt Konferansı bitti: 20 öneri açıklandı

2027 bütçe mesaisi başlıyor

DEM Parti bütçe önerilerini açıkladı, kampanyaya hazırlanıyor

Gerekçe savunmasında kullandığı ifadeler

Ekrem İmamoğlu hakkında yine soruşturma