Bugün dünyanın dört bir yanından Öcalan’ı işaret eden seslere, entelektüellerden gelen çağrılara, bölgesel güçlerden yükselen çıkışlara ve en önemlisi kırk yılı aşkın bir savaşın ardından aynı masaya oturan ve çözümü konuşan hakikate baktığınızda göreceğiniz şey; meselenin bir örgüt olmak değil, sistem kurmak olduğudur.
Akın Olgun
Devlet Bahçeli, 6 Ekim’de mecliste yaptığı grup konuşmasında hem sürece hem devletin bölgesel tutumuna hem de MHP’nin yeni döneme dair pozisyonuna dair çok şey söyledi lakin nedense gündem olmadı.
Konuşulabilseydi, Numan Kurtulmuş’un, Fethi Yıldız’ın, Cevdet Yılmaz’ın aynı hat üzerinde benzer cümlelerle sürece dair yaptıkları açıklamaların anlamı daha net görülebilirdi.
Özellikle Bahçeli’nin “farklı seslerin uyumu ile devlet orkestrasına dönüştüğü, ortak aklın ve milli iradenin tecelligâhı” ifadesindeki, durumla olan bağlantıyı daha hızlı yakalayabilirdik.
Anlaşılan, o “orkestra” ile sadece süreçte değil, iç siyasi gelişmelerde de karşılacağız çok fazla.
Bahçeli’nin konuşmalarının satır aralarında sanıldığı gibi şifreler yok.
Sözünü gizleyen, gizlemeye çalışan bir tavrı da yok açıkcası. Duruma göre bazen doğrudan söylüyor, bazen talep eden, bazen bekleyen, bazen temenni eden oluyor ama her şeyi açıktan söylüyor.
Dolayısıyla, Bahçeli’nin konuşmalarını, ifadelerini dönem olarak da es geçmemek gerektiği çok ortada.
Hele de fon vurgunu ile iktidarın sarsıldığı ve MHP’nin daha önemli ve stratejik hale geldiği bu aşamada…
Konuşmasının önemli bir bölümünü meclise ve meclisin tarihsel anlamına ayırması da dikkat çeken bir başka nokta. (Konuşmasında tam 20 kez “Meclis” demiş Bahçeli)
Konuşmanın bütününe baktığınızda, “istişare ve danışma” temelli vurguların özenle seçildiği ve bunu hem devletin aklı hem de meclisin işleyiş ruhu olarak ele aldığını anlayabiliyoruz.
“İstişare ve danışmanın sonucu olarak ortak akıl ile alınan kararlar; kamu vicdanının gür sesi, toplumsal dayanışmanın güçlü zemini, milli birlik ve beraberlik duygusunun sarsılmaz iradesidir” cümlesindeki “irade”yi, meclisi işaret ederek kurması boşuna olmasa gerek. Meclisin hem yeni dönemdeki hem gelecekteki rolüne, hem süreçle olan bağına hem de Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi içindeki yeni konumuna dair özel bir önem verdiği çok ortada.
Bahçeli’nin konuşması üzerinden parça parça analiz geliştirmek değil derdimiz lakin MHP’nin devlet içindeki rolünden hareketle, hiçbir şeyin öylesine söylenmediği bir dönemden geçtiğimiz gerçeğiyle, okumalarımızı daha akil kılmanın ve vasatlıktan kurtarmanın yolunu bulmakta geç kalmamalıyız diye düşünüyorum.
Yeni Parti ve CHP’ye gelince, İmamoğlu operasyonuyla başlayan tasfiye sonuçlanmış gözüküyor. Tam da bu yüzden, Yeni Parti operasyona bu kadar açık halde ve toplumsal karşılığına dair de büyük darbeler almaya devam edecek gibi. (Bkz İzmir ve büyük ihtimal yarın Ankara)
Yüksek cümlelerin, alt metinlerinde kendini gösteren sözlerin, siyasi arenada eylemsel ve pratik karşılıklar bulması boşuna değil.
2024 Ekim’de, Öcalan için “gelsin mecliste konuşsun” temalı çağrının; yakılan silahlarla karşılık bulması, İmralı’nın kapılarının çözüme açılması, Öcalan’ın bir çok alandan heyetlerle temas etmesi, Kürt varlığının uluslararası arenada kendini göstermesi ve nihayetinde, örgütün Türkiye sahasından çekilip, kimi mağraları boşaltmasıyla adımların ileriye taşınması gibi…
Sözün çözüm temelli pratiğe dönüşmesi, pozitif anlamda elle tutulur hale gelmesi, ülkenin demokratikleşmesi konusunda baskılayıcı olması ; “Bu bağlamda siyaset kurumuna düşen görev, sorunların çözüm adresi ve güçlü kurumsallığın teminatı olmaktır” diyen Bahçeli’nin cümleleriyle de uyumlu gözüküyor.
Dolayısıyla, çözüm ve barış siyaseti, kendisini yirmibirinci yüzyıla taşımayı başarmış ve bölgede varlığını “olmazsa olmaz” kılmış Kürt siyasal hareketi gerçekliğiyle hayat buluyor.
Yenen ve yenilenin olmadığı bir denklemde kurulan müzakere masasını, tarihsel anlamda bir “fırsat” kılan şey de bu ve ne Öcalan ne de devlet bu fırsatın geri tepilmesini istemiyor. Eğer geri teperse, sonuçları bölgesel ölçekte olacak çünkü. Bugün Suriye’de, Arap-Kürt çatışması yaratma temelli kimi provakasyonların sahaya indirilmesini de bundan bağımsız düşünmemek gerekir.
“Türkiye’nin ikinci yüzyılı siyaseti” temasının süreçle çok yan yana anıldığı bir gerçek ama öte yandan süreci de aşan bir yanı olduğu biliniyor.
Yani, jeopolitik, jeoekonomik ve jeostratejik yaklaşımların bölgeye ve bölgenin ise tüm dünyaya etkileri oldukça büyük. Türkiye bu üç anlamda da sorunun merkezinde yer alıyor. Üç anlamda da Kürt gerçekliği kendini hissettiriyor ve sürecin yürümesi, Türkiye’ye sahada üstünlük sağlayabilmesine kimi imkanlar sunuyor.
Kürt siyasal hareketi açısından da farklı değil. Üç anlamda da durumun içinde ve belirleyici bir hatta konumlanıyor. Bunu, Kürt sorunun çözümünde, Kürt hakikatini uluslararası zeminde inşa etmekte ve kazanımlarını bölgesel düzeyde kalıcılaştırmakta kullanmanın imkanı olarak görüyor ve inşa etmeye çalışıyor.
Bu zemin hem devlet hem örgüt açısından bir sistem inşasını zorunlu kılıyor elbette.
PKK’nin bir örgüt değil, tam teşekküllü bir sistem olduğu gerçeğini unutmamak gerekir.
Bu sistemin omurgasını Öcalan’ın fikri, felsefi ve ideolojik çizgisi oluşturuyor. Tepeden tırnağa kendini Öcalan’la donatmış, kurumlaştırmış ve kurumsallaştırmış bir sistemden bahsediyoruz.
“Öcalan olmazsa olmaz” ısrarının altında yatan en önemli sebeplerden biri de bu.
Kendisini yenileme, dönüştürme becerisi de bir “sistem” olabilmesiyle ilgili. Geçmişe ve ezberlere takılmıyor. Duygusu da, pratiği de, aklı da stratejik bu yüzden. Eğer böyle olmasaydı, 21. Yüzyıla kalan bir güç olması mümkün olmazdı belki de. PKK’nin tasfiyesi bu anlamıyla zor değil (kaldı ki zaten kendi kendisini fes etti) ama kurduğu sistemin tasfiyesi çok mümkün değil.
Bu yüzden entegrasyon konuşuluyor. Bu yüzden iki sistem aynı masada müzakere ediyor geleceği. Özetle, “pozitif entegrasyon” kavramı bir tasfiyeyi değil, iki sistemin bir masada ülkesel, bölgesel ve toplumsal anlamda ortak bir gelecek inşa etmesinin bir yolu.
Dolayısıyla, PKK’nin bir örgüt değil sistem olduğu gerçeğinden bakarsak, silahların devreden çıkarılmış olmasının felsefi ve ideolojik habitatı açısından bir kazanıma tekabül ettiğini görürsünüz. Çünkü hiçbir savaş sittin sene sürmez, sürdürülemez. Bu nedenle örgütler önemlidir evet ama daha önemli olan ideolojik, felsefi habitatının evrensel ölçüde varlığı ve etkisidir.
Bugün dünyanın dört bir yanından Öcalan’ı işaret eden seslere, entelektüellerden gelen çağrılara, bölgesel güçlerden yükselen çıkışlara ve en önemlisi kırk yılı aşkın bir savaşın ardından aynı masaya oturan ve çözümü konuşan hakikate baktığınızda göreceğiniz şey; meselenin bir örgüt olmak değil, sistem kurmak olduğudur.
“Terör ve silah yerine; adaletin, siyasetin, demokrasinin, milli birlik ve bütünleşmenin hâkim olacağı, kardeşlik ve dayanışmanın kök salacağı, istikbalimizin yol haritasını birlikte çizeceğimiz bir zemindeyiz” diyen Bahçeli’ye karşılık gelecek olan cümleyi ise Murat Karayılan’dan duyuyoruz; “Amacımız sadece Türkiye’deki Kürt sorununu çözmek değil. Aynı zamanda Türkiye’de demokrasiyi güçlendirmek, cumhuriyeti demokratik bir cumhuriyet haline getirmek. Değişim yaratmak istiyoruz”
Ve ekliyor M.Karayılan ; “Türk devleti hala güven oluşturmuş değil”
Şimdi o güveni oluşturma aşamasındayız ve tüm göstergeler de buna işaret ediyor. Eğer, sürecin önüne geçebilecek büyük bir gelişme yaşanmazsa, devletin bu güveni sağlamaya dönük kimi adımlar atacağına şahitlik edeceğiiz büyük ihtimalle.
Geri dönüşler de buna paralel gelişecektir. Hem Avrupa’dan hem gerilla sahasından ilk gelişlerin bir arada olacağı kanatindeyim.
Sorunsuz olursa, sürecin “güven” ayağı daha da yere basan bir hal alacaktır ama öncesinde herkesin gözü cezaevlerinde olacak kuşkusuz.
Sürecin toplumsallaşmasının ve güven hissedilmesinin olmazsa olmazı Demirtaş’ın özgür kalması ki bu tartışma götürmez bir gerçek. Onunla birlikte önü açılacak olan tahliyelerin, göğsümüze oturan o ağır hukuksuzluğu da bir nebze hafifleteceği ise çok açık. Buna büyük ihtiyaç var ayrıca. Ağrı eşiğini aşmış bir toplumun patlaması her zaman bir “lütuf” olmaz çünkü.
Öte yandan, Bahçeli’nin grup konuşmasında “Yağmur stratejisi” olarak tarif ettiği ve bu sürece dair söyledikleri var ve hepsi sadece devletin değil, toplumun kaderi açısından da önemli ve tartışmayı gerektiriyor.
Konu bu yazıya sığmayacak kadar uzun.
Son söz olarak, sürece dair atılacak adımlara ne kadar hazır olunduğu da çok önemli olacak ve umarım devletteki “orkestral” uyumun benzeri, demokratik muhalefette ve özellikle Dem Parti’de de sağlanabilir.
Çünkü bu kadar sıkışmışlığın ardından gelecek adımlar neyi taşırır, taşırmaz bilmiyoruz.
Hep negatif olana alışmış ve onunla yaşamaya uyum göstermiş halimizin, pozitif gelişmeler yaşandığında nasıl davranacağı, ona ne kadar hazır olduğu da önemli.
“Yaşansın da bakarız” tavrına hapsolmak ise büyük hata olur.
MHP’nin “yağmur stratejisi” sadece demokrasi vaat etmiyor malum.
Her şeye hazırlıklı olmaya göre planlanmış bir strateji bu ve işler tersine döndüğünde, tepemize sadece yağmur yağmayacağı, tarihsel deneyimle de sabit.







