BIG_TP
Bluesky Social Icon
Gerçeğe yeni ses
Nûmedya24

İngiltere, cihatçı komutanı Colani’yi nasıl başkan yaptı?

İngiltere, cihatçı komutanı Colani’yi nasıl başkan yaptı?

🎧 Haberi dinle0:00 / –:–

Yüzyıl öncesine dönüp bakarsak aynı geleneksel politikayla karşı karşıya kaldığımız görülecektir. Belki de oralarda Birinci Dünya Savaşı sürecinde Ortadoğulu halklar ile toplulukların sosyal-siyasal-ruhsal durumunu çok iyi çözümlediği kabul edilen İngiltere Başbakanı Winston Churchill’in konumuzla ilgili tarihi tespitiyle karşılaşacağız: “Orta Doğu’yu yönetmek istiyorsan, Kürtleri yaralı bırakacaksın. Ne yaşatacak, ne öldüreceksin. Yaralı bırakacaksın!”

Faik Bulut

El Kaide örgütünün eski mensubu, IŞİD (Irak-Şam İslam Devleti) militanı ve her ikisinin uzantısı sayılan El Nusra Cephesi (daha sonra Heyetü Tahrir’il Şam/Şam’ın Kurtuluş Oluşumu) komutanı Ebu Muhammed El Colani kod adlı Ahmed Şara’yı nasıl bilirsiniz?

Onun amansız ve acımasız olduğu kadar Sincar bölgesindeki Êzidî kadınlarla çocukları dinamitleyerek havaya uçurmasından ötürü “vahşi” sıfatını fazlasıyla hak etmiş, iflah olmaz bir cihatçı diye tanımlanması yanlış değildir. Üstelik de bu cihatçı lider benimsediği ideolojinin ve eşyanın tabiatı gereği kaçınılmaz olarak Batılı ülkelere sempati duymak ve onlarla yakınlaşmak zorundadır.

Tıpkı Colani gibi El Kaide örgütünün kurucu liderlerinden Filistinli Abdullah Azzam ile Suudi Arabistanlı Usame bin Ladin de 1979’dan itibaren (Rus birliklerinin Afganistan’ı işgal etmesi nedeniyle) ABD-Sovyet hegemonya mücadelesinde Yeşil Kuşak (dünyanın en önemli stratejistleri arasında sayılan Zbigniew Brzezinski’nin icat ettiği tez; güneyindeki halkı Müslüman olan ülkeler tarafından Sovyetler Birliği’nin anti-komünist temelde kuşatılması) politikası çerçevesinde “Amerikan Mücahitleri” olarak yetiştirilip sahaya sürülmüşlerdi.

İşi biten ABD bu mücahitleri yüzüstü bırakınca ve 2000’li yıllarda Afganistan ile Irak’ı işgal edince, boşluktan yararlanan El Kaide militanları o bölgelerde cihat başlattılar. Tezat gibi gelebilir; ama gerçek şöyle: Aynı cihatçılar, bu kez Amerika ve Batılı ülkeler tarafından Suriye’deki iç savaşta Esad rejimine karşı desteklendiler.

Tam da o sırada Ebu Muhammed El Colani, özellikle İngiltere ile iş tutmaya başladı; İngiliz istihbaratçılarının aracılığıyla İngiltere’ye götürüldü. Anglosakson (Amerika/İngiliz) planı çerçevesinde eğitimden geçirilip yeni bir kalıba sokuldu. Derken Türkiye ve İngiltere’nin büyük katkılarıyla cihat üssü sayılan İdlib’den yola çıkaracak sırasıyla Halep-Hums-Hama ve Şam’a uzanan askeri harekât sonucu Esad’ın tahtına oturtuldu.

Kimdir bu Razan Saffur?

Hikâyenin bu kısmı herkesçe bilinmektedir. Karanlıkta kalmış bir noktasını ise geçen günkü bir haberde keşfettim. Buradaki kilit isim ise Razan Saffur isimli başörtülü genç bir kadındı.

Şam’daki yönetimin geçici devlet başkanı Ahmed Şara’nın Şubat 2025’te Suudi Arabistan ziyareti sırasında görüntü veren Saffur, normalde İngiltere vatandaşı ve aktivist olarak tanınmaktadır. Şara’ya eşlik eden heyetteki biricik kadın olarak dikkatleri üzerine çekmiştir.

3 Şubat 2025 tarihli Beyrut merkezli El Nahar gazetesi, ziyaret haberini verirken “Kim bu kadın?” diye sormaktan çekinmemişti. Araştırmaları sonucunda çıkan gerçek şuydu:

“Saffur, Suriye asıllıydı. Hums şehrinde (?)  dünyaya gelmişti. 30’lu yaşlarda olup İngiltere vatandaşıydı. Londra Üniversitesi SOAS ya da Londra Üniversitesi Şarkiyat ve Afrika Çalışmaları Okulu mezunuydu. Suriye ile ilgili konularda faaliyette bulunmaktadır. Diasporadaki Suriyeli Önderleri Hazırlama (rehabilitasyon) programının katılımcılarındandı. Geçmiş yıllarda Suriyelileri kutuplaştırıp toplumu paramparça eden iç savaşa ilişkin yeni tarih yazımına katılmaktaydı. Babası, Suriye Müslüman Kardeşler (İHVAN) hareketinin mensubu olmasından ötürü İngiltere’ye sığınarak mültecilik hakkı almıştı.”

Razan kendisini karşılayan Suudi Arabistan heyetine şöyle demekteydi: “Suriyeliler, geçmiş yıllarda hayatlarının mahvolmasına tanık olurken uluslararası camia bu faciayı seyretmekle yetinmişti. Ne mutlu ki halkımız, mevcut hükümetimiz ve Ahmed Şara’nın önderliğinde adaleti yeniden tesis edeceğine dair umudunu hâlâ korumaktadır.”

Razan Saffur hakkında “El Minşar.com” isimli Arapça sitede başka bilgiler de verilmekte; birlikte bakalım:

“1980’lerde babası (Muhtemelen İHVAN hareketinin 1981-82’de Hama isyanını başlatıp yenilmesi sonucu, örgütle bağlantılı olan-FB) Velid, Baas iktidarından kaçarak İngiltere’ye sığınmıştı. Rezzan Londra doğumludur. Gurbette yaşamakta olan siyasi kuşağın genç aktivistlerinden biri sayılmaktadır.

Kendisi İHVAN cemaatinin görüşlerini benimsemekte; Arap Baharı ayaklanmalarına da aynı gözle bakmaktadır. Londra Üniversitesi SOAS’tan mezun olduktan sonra Suriyeliler için oluşturulan İnsan Hakları Komisyonu üyesi olarak hem ülkesi hem de Arap dünyasındaki hak ihlalleriyle yakından ilgilenmektedir.

Akademik eğitiminin yanı sıra Arap dünyasıyla ilgili haberlerinin kamuoyu oluşturulmasında büyük katkısı vardır. Basın- medya organlarında Ortadoğu’yu ilgilendiren siyasi ve teorik konularda makaleler yazıp değerlendirmelerde bulunmaktadır. Söz gelimi Londra merkezli Middle East Eye (İHVAN hareketine yakın olup Katar tarafından finanse edilen websitesi) yazıları çıkmaktadır.”

Bu sanal gazetenin yanı sıra Müslüman Kardeşler (İHVAN) cemaatinin en önemli medya organı sayılan El Arabi El Cedid (العربي الجديد ) gazetesine de katkıda bulunmaktadır. Örneğin “Arap Baharı” olarak tanımlanan kitle ayaklanmaları hakkındaki yazısının başlığı “Arap Baharı Başarısız mı Oldu?” idi. El Arabi El Cedid gazetesindeki bu değerlendirmenin tarihi 29 Ocak 2016’dır.

Kendisine göre bu halk ayaklanmalarını “başarılı” veya “başarısız” diye sınıflandırmak “yüzeysel ve küçümseyici bir bakış açısı” olup bölgesel ölçekteki derin siyasi ve toplumsal dönüşümleri anlamaktan uzaktır. “Zira kalkışmalar, esasında geçici tarihsel olaylar dizgesi olmaktan ziyade bir bilinç devrimidir. Her ne kadar birçok devrim hedefini gerçekleştirememişse de siyasi ve kültürel alanda görünmez değişimlere yol açmıştır!”

Saffur, bu münasebetle İHVAN hareketinin tarihi merkezi/ocağı sayılan Mısır’da iktidarı ele geçirdikten sonraki dönemde İHVAN iktidarını alaşağı eden (2013) Abdülfettah Sisi başkanlığındaki ordu ve mevcut Mısır yönetimine husumet beslemektedir. Bu husustaki ilgili değerlendirmesinin özüne de bakalım:

“Mısır, devrim sonrasında en köklü ve dramatik değişimin yaşandığı alanlardan biriydi. Çünkü kemikleşmiş hiyerarşik katı bir yapılanma devrim (halk kalkışması) sonucu değişmiş; daha uzlaşmacı ve demokratik bir yapıya doğru evrilmişti. Örneğin gençler devrimde çok sayıda yaratıcı yöntemlere başvurdular; ‘uyanış geleneği’ (aydınlanma mirası) adıyla adeta kültürel bir atılım yaptılar.

Böylece ülkedeki âdemi merkeziyetçilik yaygınlaşmaya başlamış; köhnemiş rejime karşı halk seferberliği ilan edilip kitleler harekete geçirilebilmişti! Arap Baharı olmasaydı, böyle bir yeni yapılanma-hiyerarşi oluşmaz; demokratik kitlesel fikirlerle donanmış Arap halkları despotluktan kurtulamazdı.”

Bize göre İHVANCI Razan, Mısır’a ilişkin değerlendirmede iki noktada hatalıdır ve maksatlı bir çarpıtma içindedir.

Bir: İhvan mensupları başlangıçta rejime karşı ayağa kalkan halk hareketine katılmamışlardı. İlaveten onun bahsettiği yaygınlaşan aydınlanma ve kitle seferberliği Müslüman Kardeşlerin gayretiyle değil, ilerici-liberal-demokrat kesimlerin sayesinde gerçekleşmişti. Zalim Hüsnü Mübarek rejiminin devrilmesine yakın günlerde İHVAN cemaati taraftarlarını sokağa salmıştı ki, fırsatçı bir taktikle siyasi yönetim krizinde devrilecek iktidarın yerine geçebilsin. Nitekim bu taktik tutmuştu.

İki: Devrim sonrasında kazanılan demokratik haklar ile geçici özgürlükler İHVAN hareketi sayesinde gerçekleşmedi. Tam tersine, İHVAN adayı Muhammed Mursi başkan seçildikten sonra Hüsnü Mübarek rejimini aratmayacak ölçüde baskı ve hak kısıtlamalarına gitti. Göz göre göre şeriatçı-İslamcı uygulamalar dayatılmaya çalışıldı. ABD bu rejimi son ana kadar koruyup kolladı, üstelik de İsrail ile uzlaştırdı. ABD’nin Kahire’deki kadın büyükelçisi, son dakikaya kadar ordunun darbe yapmasını önlemeye çalıştı. Zira ordu, İhvancı zulmünden ve kötü icraatlarından illallah diyen kitlelerin bu hareketliliğini istismar ederek darbe yapmakta kararlıydı, gerçekten de böyle oldu.

Şam yönetiminde İngilizlerin parmak izleri

Panarabizm diğer adıyla Arap milliyetçiliği çizgisinde yayınlar yapıp; başta ABD olmak üzere batılı devletlerin bölgedeki müdahaleci ve işgalci politikalarına karşı çıkan ve bu çerçevede İran ile bölgedeki uzantıları sayılan direniş hareketlerini destekleyen The Cradle Arabic isimli internet gazetesinde Ahmed Şara ve danışmanı Razan Saffur’un İngiltere bağlantıları ayrıntılı biçimde ele alınmıştır. 3 Haziran 2026 tarihli nüshasından özetleyerek aktaralım:

“Ahmed Şara’nın 3 Şubat 2025’teki Suudi Arabistan ziyareti sırasında yanı başında şaşırtıcı bir şahsiyet belirdi. Veliaht Prens Muhammed bin Salman’ın kabul ettiği Suriye heyetinin arasında görüntü veren genç kadın Razan Saffur olarak takdim edildi. Kendisi 32 yaşında olup, Suriye asıllı İngiltere vatandaşıydı. Esad rejimi devrildikten sonra Suriye’ye dönüp Dışişleri Bakanlığı’nın Diyaspora Masasında görevlendirilmişti.”

Razan, Dışişleri Bakanı Es’ad Şeybani ile birlikte Münih Konferansı’na da katılmıştı (15 Şubat 2026). Görünen o ki İngiltere, El Kaide uzantısına (yani HTŞ ile komutanı Colani’ye-FB) Şam’daki iktidarın yolunu açan Suriye’deki iç çatışmada (Esad rejimiyle Cihatçılar arasındaki iç savaşta-FB) önemli bir rol oynamıştır. Keza yeni iktidarın yüzünün parlatılmasında ve yönetim saflarına İngiliz unsurlarını katmasında da emeği vardır.

Colani’niye resmi ziyaretlerinde eşlik eden Razan’ın yükselişi sadece kişisel marifetinden kaynaklanmamakta; aynı zamanda radikal güçlerin (cihatçıların-FB) İngiliz vekilleri aracılığıyla dünya kamuoyuna cici gösterilmesindeki çabalarını da görmek gerekir. Zira İngiltere, Suriye’deki iç savaşı yıllarca destekleyip, adamlarının yeni hükümetin üst kademelerinde yer almasını sağlamıştır.

Razan, Suriye muhalefetinin simgesi ve sesi olmak üzere eğitim görüp yetiştirildi. Henüz 20’li yaşlarındayken medyada görünmesi ve yazması için kendisine alan açıldı. Bilhassa Körfez ülkelerinin önde gelen basın-yayın organlarında boy gösterdi, yazılı veya sözlü olarak görüşlerini dile getirmesine olanak sağlandı.

Kendisi Esad rejiminin devrilmesini isteyen şahsiyetlerden biri olarak tanındı, tanıtıldı. O kadar ki siyasi mülteci olan İHVAN mensubu babası Velid, Suriye muhalefetinin Birleşik Krallıktaki Büyükelçisi (temsilcisi) oluverdi. Muhalif Suriye Milli Meclisi’nin temsilcisi unvanını aldı.

Genelde İHVAN cemaati özelde ise Suriye’deki Müslüman Kardeşler üzerine derinlikli araştırma yapmasıyla bilinen Avustralya’da görevli akademisyen Dara Conduit’e göre: ‘Baba Velid’in büyükelçi olarak atanmış olması, İHVAN hareketi ile Londra arasındaki diplomatik bağlantının simgesi ve ifadesidir.’

Nitekim o tarihten itibaren İngiltere ABD’deki Neoconlar (Yeni Muhafazakârlar) ile birlikte hareket ederek Suriye’de iç savaş çıkarmaya karar vermişti. Olaylar şöyle gelişti:

* Ekim 2006’da Suriyeli İHVAN’ın başını çektiği Milli Selamet Cephesinden bir heyet, Amerika’yı ziyaret ederek Temsilciler Meclisi üyesi Mike Durant ile görüştü. Durant, o tarihte Başkan Bush yönetiminde görevli Elliot Abrams (ABD Eski Uluslararası Örgütlerden Sorumlu Devlet Başkan Yardımcısı) ile Suriye’deki rejimi devirme meselesini konuştu.

* 2009’da Avrupa ve Fransa eski Dışişleri Bakanı Roland Dumas, bazı İngiliz yetkilileri tarafından şöyle bilgilendirilmişti: ‘Suriye için bir şeyler hazırlamaktayız. Mesela isyancıların Suriye topraklarını istila etmelerinin yolunu açıyoruz!’ ‘Neden’ diye soran Dumas’a verilen cevap oldukça kısaydı: ‘Çünkü Suriye, sürekli İsrail aleyhine atıp tutuyor!’

*Amerikan-İngiliz ortak faaliyeti, Suriye’de kitlesel protesto ve gösteriler yapmak üzere gençlerin eğitilmesine yoğunlaşmıştı. Ardından El Kaide cihatçılarının Irak tarafından Suriye topraklarına sızmalarını sağlamanın yöntemleri üzerinde duruldu. Böylece Suriye kolluk kuvvetleri hedef alınarak ülke güvenliği istikrarsızlaştırılacaktı.

* Suriye’ye gidecek veya gönderilecek muhaliflerin önemli bir kısmı zaten Suriye asıllı İngiltere vatandaşlarıydı. Öncelikle Libya’ya gönderilen bu muhalifler, Muammer Kaddafi’ye karşı silahlı isyanda önemli bir rol onayarak kendilerini kanıtlamışlardı. Görevleri tamamlanınca da Türkiye üzerinden Suriye’ye intikal ettirildiler.

* O tarihte ABD’nin Suriye’deki büyükelçisi Robert Ford, silahlı muhaliflerin sahadaki koordinatörü rolüne soyundu. Bu gerçeği, Amerikalı bahriyelilerden Wayne Maddison 2011 yılında açıklamıştı. Ona göre Ford; Afganistan, Irak, Yemen ve Çeçenistan’daki cihatçı militanlar arasından ölüm timleri kurup Suriye’ye göndermekle yükümlüydü. Ford geçmişte Irak’taki siyasi-askeri görevi gereği ‘Salvador Seçeneği’ planını hayata geçirmeye çalışmış; plan uyarınca Şiilerden oluşan ölüm timleri Sünni isyancıları bastırmak için oluşturulmuştu.

* O tarihlerde El Kaide mensubu olmasından ötürü Buka Cezaevinde tutulan Ebu Muhammed el Colani, serbest bırakılıp Suriye’ye geçerek El Kaide örgütünün Suriye kolu sayılan El Nusra Cephesi’ni kurmuştu. El Nusra Cephesi faaliyetini sürdürürken İngiliz istihbaratı, bu örgütün siyasi yönetimine paralel bir yapının hazırlığı içine girmişti.

×Burada özel bir parantez açalım:

  • Jonathan Nicholas Powell (d.1956), Tony Blair döneminde (1997-2007) Başbakanlık Özel Kalem Müdürlüğü (Chief of Staff) yapmış olan İngiliz eski diplomat ve siyasetçidir. Aynı zamanda Kuzey İrlanda barış sürecinin baş müzakerecisidir. Kasım 2024 itibarıyla da Birleşik Krallık Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak görev yapmaktadır.
  • Powell, 2007 yılında Morgan Stanley’e katıldı ve daha sonra dünya çapındaki çatışmaların çözümü için Inter Mediate adlı yardım kuruluşunu kurdu. 2014 yılında Libya özel temsilcisi olarak görev yaptı. 2024 yılında Başbakan Keir Starmer tarafından Chagos Adaları anlaşması için özel temsilci atandı, ardından aynı yılın Kasım ayında Birleşik Krallık Ulusal Güvenlik Danışmanı (National Security Adviser) oldu.
  • Powell, Inter-Mediate isimli yardımsever kuruluşu aracılığıyla dünyanın birçok yerinde siyasi arabuluculuk işlerini yürüttü. Çalışma ve faaliyetleri İngiltere Dışişleri Bakanlığınca finanse ediliyordu. Kuruluş Suriyeli muhalifler ve benzeri cemaatlerle irtibat kanalları açmaya başladı.
  • Mart 2012’de Powell, Hillary Clinton’un müsteşarına bir mektup yazarak şöyle bir talepte bulundu: “Bizler hükümetlerle isyancı muhalifler arasında irtibat kurup diyalog kanalları açabiliyoruz.” Mektupta ayrıca Inter-Mediate isimli yardımsever kuruluşun İngiltere Dışişleri Bakanlığı, Milli Güvenlik Kurulu ve Dış İstihbarat teşkilatı (MI6) ile bağlantılarından da söz ediliyordu.
  • Buradan hareketle “Suriye’de işe koyulmakla başlamaktan” bahseden Powell, Colani komutasındaki El Nusra Cephesi ve diğer El Kaide bağlantılı oluşumlarla bağlantılarına değiniyordu.

Gelişmeleri izlemeye devam ediyoruz:

* Tam da o tarihte Razan Saffur’un Suriye muhalefeti adına İngiltere’ye büyükelçi-temsilci olarak tayin edilmesi dikkatlerden kaçmamalıdır. Nitekim Saffur, Suriyeli muhaliflerin askeri birimlerinin (bilhassa Hür Suriye Ordusu’nun) silahlandırılması ve El Nusra Cephesi’ne M16 tipi (günümüzde 15 NATO ülkesinin kullandığı, ABD yapımı 5.56mm’lik otomatik savaş/piyade tüfeği grubu) tüfekleriyle donatılması hususunda büyük katkıda bulunmuştur.

Avusturalyalı akademisyen Dara Conduit’in buna ilişkin açıklamaları da bulunmaktadır.

Cusur (Jusur) web sitesinin açıklamasına bakılırsa; HTŞ’nin Batı nezdindeki imajının değişmesi, Batılılarla temaslarının yoğunlaştığı 2017’de gerçekleşti. Aynı siteye bakılırsa HTŞ’nin medya sorumlusu Zeyd Attar, İngiltere’nin eski-yeni diplomatı Jonathan Powell ile görüşmesi sonrasında şu açıklamayı yapmıştı: “Powell, hem tek ülkede hem de uluslararası alanda terörist sayılan hareketler ve oluşumlar ile hükümetler arasında diyalog kanallarını açabiliyor.”

Yazı burada bitiyor.

Hikâyenin gerisini zaten biliyorsunuz. Ahmed Şara, Şam’ı silah zoruyla almadı; Suriye’deki açmazı gören Rusya ve İran, çökmekte olan rejime yardım etmenin gereksizliğine kanaat getirmişlerdi. İran ise yardımı tek şarta bağlamıştı: Suriye yönetimini Tahran’a bırakmak. Rusya, ABD’yi de ikna ederek Esad’ın ülkeyi terk etmesini sağladı. Buna karşılık Suriye’nin devlet yapısı tahrip edilmeyecek, kurumlar olduğu gibi bırakılacaktı.

Bizce, bu tür ilişkilerde Türkiye-İngiltere işbirliğinin katkısı sayesinde AKP iktidarının himayesine aldığı HTŞ ve Colani’yi batılı medya organları ve siyaset erbabıyla tanıştırmasının önemini de unutmamak gerekir. İngiltere-Türkiye ortak planı sayesinde hazırlanan zeminde ilerleyerek Esad’ın yerine başkanlık koltuğuna Colani oturdu. Böylece gerçek ismi de resmiyet kazandı: Ahmed Şara.

Ortadoğu’yu yönetebilmek için “Kürtleri yaralı” bırakmak

Meselenin bir diğer yönü ise Kürtleri yakından ilgilendirmektedir. Başta ABD olmak üzere neredeyse batılı ülkelerin tümü Ahmed Şara rejimine her türlü siyasi, ekonomik ve askeri desteği vermeye başladılar. İngiltere ise özel bir siyaset uygulamaya koyuldu. Yukarıda adı geçen diplomat Jonathan Powell, İnter Mediate isimli kuruluşunun bir şubesini Şam’da açtı; Şam yönetimine danışmanlık hizmeti veriyor.

Derken ABD Başkanı Donald Trump’ın Türkiye Büyükelçisi ve Suriye-Irak Temsilcisi Tom Barrack, Türkiye’yi de yanına almak suretiyle Lübnan, Suriye ve Irak’taki devlet dışı muhalif silahlı hareketlerin silahlardan arındırılarak merkezi hükümete katılmaları yolunda kapsamlı bir plan geliştirdi.

İngiltere’nin de desteklediği bu plan özellikle son yıllarda Kürtlerin aleyhine gelişti. Rojava’da Şam hükümetiyle entegrasyon süreci dayatıldı. Benzer şey Irak Federal Kürdistan Yönetimi için de tatbik edilmeye çalışılıyor. Türkiye’deki süreç de bunu içeriyor. Ne yazık ki Anglosakson planı yeniden Kürtleri yaralı bırakıyor.

Yüzyıl öncesine dönüp bakarsak aynı geleneksel politikayla karşı karşıya kaldığımız görülecektir. Belki de oralarda Birinci Dünya Savaşı sürecinde Ortadoğulu halklar ile toplulukların sosyal-siyasal-ruhsal durumunu çok iyi çözümlediği kabul edilen İngiltere Başbakanı Winston Churchill’in konumuzla ilgili tarihi tespitiyle karşılaşacağız:

“Orta Doğu’yu yönetmek istiyorsan, Kürtleri yaralı bırakacaksın. Ne yaşatacak, ne öldüreceksin. Yaralı bırakacaksın!”

Yaşanan tam da budur, ey ahali! Anlıyor musunuz?

Faik BULUT kimdir?

Gazeteci, tarihçi ve yazar. 1990'lardan itibaren Alevilik, Kürtler, Filistin Devleti, FKÖ, Ortadoğu ve İslam tarihi, İslamcı örgütler, laiklik, tarih, siyaset, kültür vb. konular üzerine 40'a yakın tarih, araştırma, gezi yazısı ve anı kitabına imza atmıştır.

Benzer Haberler

Süleymancılar soruşturması:

Eski bakan Şahin adına kayıtlı iki araç daha incelemeye alındı

‘Rüşvet’ soruşturmasında gözaltına alınmıştı

Balçova Belediye Başkanı Yiğit, görevine iade edildi

Zonguldak’ın ardından Düzce

Kürt işçilere saldırı: Saldırgan tutuklandı

Süreçte kritik gün: Yeni aşama

Takip ve Değerlendirme Kurulu ilk kez toplandı

“Süreci sabote etmeye dönük tehlikeli faaliyet”

İmralı Heyeti’nden “görüşme notu” açıklaması

Çerçeve yasanın ardından kurulmuştu

Takip ve Tespit Kurulu yarın toplanıyor