Mekke Paktı temsilcileri Tahran’daydı: Diyalog mu, uyarı mı?
Rojin MUKRIYAN yazdı
Tahran toplantısı, bölgesel güvenliğin geleceğine dair ortak bir vizyondan ziyade, bu konuda rekabet eden yorumları ortaya koydu.

Rojin MUKRIYAN
Tahran, İsrail genel seçimlerinden sadece bir gün önce, 26 Ekim’de, Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın üst düzey temsilcileriyle önceden duyurulmamış yüksek seviyeli bir toplantıya ev sahipliği yaptı. İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Muhsen Rızai, yeni kurulan savunma anlaşmasının üç imzacısını temsilen Suudi Arabistan Savunma Bakanı Halid bin Salman, Pakistan Genelkurmay Başkanı Asim Münir ve Türk Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanı İbrahim Kalın'ı kabul etti.
Görüşme, özellikle İsrail’in 27 Ekim’deki seçimleri ve ABD’nin 3 Kasım’daki ara seçimleri öncesinde, ABD ve İsrail'in İran'a karşı yeni askeri saldırılar düzenleyeceği yönündeki artan iddiaların ortasında gerçekleşti. ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu'yu açıkça destekleyerek, iki liderin İran'a karşı askeri kampanyalarını sonlandırabilmeleri için İsraillileri ona oy vermeye çağırdı. Netanyahu ise İran hükümetini devirme olasılığını açıkça dile getirdi. Washington İran'ın nükleer programına yönelik önemli kısıtlamalar talep etmeye devam ederken, Tahran ise esaslı müzakerelerin yeniden başlaması için yaptırımların ve ABD deniz ablukasının kaldırılmasında ısrar ediyor.
Çatışma bölge geneline de yayıldı. Yemen'deki İran destekli Husi milisleri, Yemen’in Kızıldeniz kıyısı boyunca toprak kazanımlarının ardından, havaalanları ve petrol tesisleri de dahil olmak üzere Suudi atlyapısına yönelik saldırılarını yoğunlaştırdı. Suudi Arabistan ise Husi mevzilerine karşı askeri saldırılarla karşılık verdi. Bu tırmanış, üyelerini dış saldırılara karşı korumayı amaçlayan karşılıklı savunma hükümleri içeren Mekke Anlaşması için riskleri artırdı.
Bu bağlamda, Tahran görüşmesi sıradan bir diplomatik görüşmeden çok daha fazlasıydı. İran'ı, hem başka bir savaşı önlemeyi hem de Suudi Arabistan'a yönelik tehditleri caydırmayı amaçlayan, gelişmekte olan bölgesel bir savunma yapılanmasının temsilcileriyle karşı karşıya getirdi. Temel soru şu: Tahran, diyalog arayan üç bölgesel ortağı mı, yoksa İran'ın gerilimi tırmandırmasını sınırlamayı amaçlayan kolektif bir güvenlik bloğunu mu ağırladı?
Bir buluşma, iki rakip anlatı
İran devlet destekli Tasnim Haber Ajansı tarafından yayımlanan resmi ortak bildiri oldukça kısaydı. Bildiride, dört ülkenin bölgesel barış ve güvenlik konusunda istişarelere devam etme ve işbirliğini güçlendirme konusunda anlaştığı teyit edildi, ancak somut bir anlaşma veya güvenlik mekanizması açıklanmadı. Bununla birlikte, Tahran ve Riyad'ın toplantıyı nitelendirme biçimindeki farklılık daha da dikkat çekiciydi.
İran Dışişleri Bakanlığı bunu, dış güçler tarafından dayatılmak yerine bölgesel devletler tarafından geliştirilen bir güvenlik mimarisi olan “içsel bölgesel güvenliğe” doğru atılmış olası bir adım olarak nitelendirdi.
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı ise ziyareti, gerilimleri azaltmayı, diplomatik çözümleri teşvik etmeyi ve Katar ile Pakistan tarafından yürütülen arabuluculuk çabalarını desteklemeyi amaçlayan, Mekke Ortak Savunma Anlaşması ülkelerinin koordineli bir girişimi olarak açıkça tanımladı.
Bu fark sadece anlamsal değil. Tahran, toplantıyı dört egemen devlet arasında bir diyalog olarak sunarak, yeni kurulan Mekke Paktı'nı diplomatik anlatısının merkezine yerleştirmekten kaçındı. Riyad ise bunun aksine, ziyaretçileri kolektif savunma düzenlemesinin temsilcileri olarak tanımladı ve Paktı bölgesel kriz yönetiminde ortaya çıkan bir aktör olarak sundu.
Bu durum Tahran'ın anlaşmayı tanımayı reddettiği anlamına gelmese de, rekabet halindeki siyasi hedefleri ortaya koyuyor. İran, Amerikan baskısına rağmen bölgesel güçlerin kendisiyle işbirliği yaptığını göstermeye çalışırken, Suudi Arabistan da aynı güçlerin yeni savunma anlaşmaları çerçevesinde İran'la kolektif olarak işbirliği yaptığını göstermeyi amaçlıyor.
Tahran'ın yorumu: Diplomatik başarı mı, stratejik yanlış anlama mı?
İranlı yetkililer, bu görüşmeyi 2026 İran savaşı sonrasında bölgesel güvenlik düzeninde yaşanan değişimin kanıtı olarak sundu.
Görüşmelerin ardından Muhsen Rızai, atmosferi olumlu olarak nitelendirdi ve katılımcıların bölgesel güvenliğin dış müdahale olmaksızın, içsel olarak sağlanması gerektiği konusunda hemfikir olduklarını savundu. Ayrıca, ziyaretin Washington'ın İran'ı komşularından izole etme konusunda başarısız olduğunu gösterdiğini öne sürdü.
Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan da benzer şekilde Müslüman ülkeler arasında daha büyük bir birlik ve daha derin bölgesel işbirliği çağrısında bulundu. Tahran için bu toplantı, İran'ı düşman bir bölgesel koalisyonla karşı karşıya olan izole bir devlet olarak değil, savaş sonrası güvenlik düzeninin şekillenmesinde vazgeçilmez bir katılımcı olarak gösterme fırsatı sundu.
Bu yorum, İran'ın siyasi yapılanması içinde savaşın Amerikan güvenlik garantilerinin sınırlı oluşunu ortaya çıkardığı ve bölgesel devletlere daha özerk bir güvenlik mimarisi geliştirme fırsatı yarattığı yönündeki daha geniş bir inancı yansıtıyor.
Ancak bu argümanda temel bir zayıflık var. Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan'ın Tahran'la ilişki kurmaya istekli olmaları, İran'ın Washington'a daha az bağımlı bir bölgesel düzen vizyonunu paylaştıkları anlamına gelmez. Suudi Arabistan, Amerika Birleşik Devletleri ile yakın stratejik ilişkiler sürdürüyor, Türkiye NATO üyesi olmaya devam ediyor ve Pakistan, Batılı ve bölgesel güçlerle önemli güvenlik ortaklıklarını koruyor. İran'a karşı yenilenen askeri saldırılara karşı çıkmaları, Tahran'ın güvenlik doktrinini onaylamaktan ziyade, bölgesel istikrarsızlık ve İran'ın misillemeleri konusundaki endişeleri yansıtıyor olabilir.
Nitekim, bu iyimser yorum İran'ın kendi sertlik yanlısı kurumları içinde de sorgulandı. Muhafazakar Kayhan gazetesinin baş editörü Hüseyin Şeriatmadari, "Tahran Zirvesi: Gerçek mi Yoksa Serap mı?" başlıklı başyazısında hükümetin değerlendirmesini sorguladı. Üç ülkenin Washington ile olan yakın güvenlik ilişkilerinin, Tahran'ın bölgesel güvenlik düzenlemelerinden dış güçleri dışlama hedefiyle bağdaşmadığını savundu.
Daha da önemlisi, Şariatmadari, İran'ın Husilere verdiği destek ile Mekke Paktı üyelerinin Suudi Arabistan'ı savunma taahhüdü arasındaki çelişkiye dikkat çekti. Eğer Paktın amacı Riyad'ı Husi saldırılarına karşı korumaksa, İran, bölgesel müttefiklerinden biriyle potansiyel olarak karşı karşıya gelmeye kararlı ülkelerle nasıl ortak bir güvenlik çerçevesi oluşturabilir?
Mekke Paktı üyeleri aslında ne istiyordu?
Suudi Arabistan'ın açıklamasına göre, ziyaretin temel amacı bir başka askeri tırmanma turunu önlemekti. Ancak, gerilimi azaltma ve caydırma birbirini dışlayan hedefler değildir.
Reuters'a göre, Pakistanlı yetkililer görüşmelerde olası bir bölgesel saldırmazlık çerçevesi, yenilenen ABD-İran müzakereleri, Husi milislerinin Suudi Arabistan'a yönelik saldırıları, Hürmüz Boğazı'ndan gemi geçişine getirilen kısıtlamalar ve ABD'nin İran limanlarına uyguladığı abluka konularının ele alındığını belirtti.
Riyad'ın bakış açısından bu konular birbirleriyle yakından bağlantılı. Suudi Arabistan, İran'a karşı bir başka Amerikan veya İsrail saldırısını önlemekle ilgileniyor, çünkü böyle bir saldırı İran'ın Suudi altyapısına karşı misillemesine yol açabilir. Aynı zamanda, Tahran'ın ve bölgesel müttefiklerinin Suudi topraklarını ve ekonomik varlıklarını baskı aracı olarak kullanmasını engellemek istiyor.
Bu nedenle Mekke Paktı, Riyad'a müzakereleri sürdürme olanağı sunarken, Suudi Arabistan'a yönelik daha fazla saldırının ikili bir çatışmanın ötesinde sonuçlar doğurabileceği sinyalini de veriyor.
Bu ortak ziyaret, sonuç olarak, kolektif diplomatik caydırıcılığın bir biçimi olarak yorumlanabilir: Suudi Arabistan'a karşı devam eden gerilimin diğer bölgesel güçleri de dahil etme riskini taşıdığını iletme çabası.
Bununla birlikte, ziyaretçilerin açık bir ültimatom verdiğine veya Paktın karşılıklı savunma hükümlerini devreye sokmakla tehdit ettiğine dair kamuoyuna açık bir kanıt bulunmuyor.
Suudi Arabistan ile Husiler arasındaki ani çatışma da önemli bir rol oynamış olabilir. 26 Ekim'de Israel Hayom, adı açıklanmayan Körfez diplomatik kaynaklarına atıfta bulunarak, Suudi Arabistan'ın ateşkes karşılığında İran aracılığıyla Husilere 1 milyar dolarlık bir ödeme teklif ettiğini bildirdi. Bildirilen anlaşma henüz doğrulanmadı. Eğer doğrulanırsa, bu durum Riyad'ın Suudi güvenliğine yönelik acil tehdidi kontrol altına almak için Tahran'ın Husiler üzerindeki etkisini kullanmaya çalıştığını gösterecek.
Bununla birlikte, toplantının İran ve Washington arasındaki temel farklılıkları azalttığına dair çok az kanıt var. İran Ulusal Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Ali Bagheri Kani, Tahran'ın müzakereler için öne sürdüğü şartları yineledi; bunlar arasında düşmanlıkların sona ermesi, deniz ablukasının kaldırılması, yaptırımların hafifletilmesi, dondurulmuş İran varlıklarına erişim ve İran'ın nükleer haklarının tanınması yer alıyor. Washington ise İran'ın uranyum zenginleştirme kapasitesine önemli kısıtlamalar getirilmesini talep etmeye devam ediyor.
Tahran toplantısı, bölgesel güvenliğin geleceğine dair ortak bir vizyondan ziyade, bu konuda rekabet eden yorumları ortaya koydu. Tahran ziyareti diplomatik gücünün ve Washington'dan bağımsız bir bölgesel güvenlik düzeninin ortaya çıkışının kanıtı olarak gösterirken, Mekke Paktı üyeleri öncelikle başka bir savaşı önlemek ve Suudi Arabistan'ı daha fazla tırmanmaya karşı korumakla ilgileniyor gibiydi.





























