Özgür Müftüoğlu
Otoriterlik derinleşip, kök saldıkça yoksulluk, yoksunluk, yolsuzluk, hırsızlık velhasıl ekonomik ve sosyal yıkım artıyor. Ana muhalefet partisi başta olmak üzere liberal demokrasiye -sorgulamadan- sadakat gösteren partilerin bu yıkım karşısında çare arayan, tepkilerini sokağa taşımaya çalışan halka yanıtları ise “seçim sandığını göstermekten” öteye geçmiyor. Örneğin Yeni Parti lideri Özgür Özel, geçtiğimiz hafta Kırklareli’de seçimlerde kararlılıkla mücadele edeceklerini vurguluyor ve “Vazgeçmeyeceğiz! O sandığa varacağız, bu seçimi alacağız!” sözleriyle halka sesleniyor. İYİ Parti, Zafer Partisi ve benzerlerinin söylemleri de bundan farksız.
Hal böyle olunca, muhalefetin bel bağladığı seçimlerin içinde bulunduğumuz koşullarda halkın sorunlarına çare olup olamayacağı sorusuna bir yanıt aramak gerekiyor.
Seçim, -Türkiye Cumhuriyeti’nin de anayasası ile tercihini ortaya koyduğu- parlamenter sisteme dayanan liberal demokrasinin temelini oluşturur. Buna göre halk belirli dönemlerde sandık başına gider, oyunu kullanarak kendisini kimin yöneteceğini seçer ve böylece “demokrasi” tecelli etmiş olur. Burjuva sınıfının egemenliğini esas alan kapitalizmin içinde siyasi ve ekonomik bir düşünce akımı olan liberalizmin parlamenter sistem ve seçimlerden beklentisi sadece “demokrasinin tecelli etmesi” değildir elbette. Daha öncelikli olan, “yönetimin halk iradesiyle belirlendiği” algısı yaratarak, toplumsal eşitsizlikleri örtbas etmek, ekonomik ve siyasi hegemonyayı görünmez kılmak ve böylece sisteme meşruiyet kazandırmaktır!






