Necmiye Alpay
Annemin 1950’li yıllarda babamın görevli olduğu küçük bir yerleşim yerinde tek maaşla geçinen beş kişilik ailemizde kenara üç beş kuruş koymayı başarabilmiş olduğunu yıllar sonra öğrenmiştik. Üstelik söz konusu küçük yerde ortaokul bulunmadığından, ilkokulu bitiren ilk çocuklarını babaannem eşliğinde Balıkesir’e kiralık bir eve göndermek zorunda kalmışlardı, aile bütçesinin ikiye ayrılması pahasına. O rütubetli kiralık evin ilk katındaki tek odada babaannem ve ağabeyim dört yıl geçirdiler, son yıl ben de ortaokul çağına geldiğim için onlara katıldım. Yerdeki kilim her zaman yaş, ekmeklerimiz çoğu zaman küflü olurdu. Orada üçümüz de tüberküloz ve bronşit geçirdik.
Evet, yıllar sonra öğrendik ki babamla annem biriktirdikleri üç beş kuruşu öylece, kâğıt para olarak saklamışlardı. Paranın değer kaybedebileceği konusunda en ufak bir fikirleri yoktu, kimsenin yoktu daha doğrusu o zamanlar; halkın büyük bölümünün iktisadi bilinci hâlâ cumhuriyet döneminin kapalı ekonomi rejimiyle sınırlıydı. Para paraydı, olduğu yerde, olduğu gibi dururdu.
İşte tıpkı bizimkiler gibi halkın gözü kapalı yüzde doksan küsuru da farkında bile olmadan Türk Lirası 1958 devalüasyonuyla ABD doları karşısında yaklaşık yüzde 220 oranında değer kaybetmiş, değişim değerleri alt üst olmuştu. Ardından gelen 27 Mayıs 1960 askerî darbesinin nedenleri arasında, siyasetçilerle iş çevreleri bu değer kaybından yüksek kazançlar elde ederken askeriyenin maaşlarına aynı ölçüde zam yapılmayışı da sayılır. Darbenin hemen ardından subay ve assubay maaşlarının iki katına çıkarıldığını, zaten askerlikten hiç hoşlanmayan babamın o fırsatla hemen emekli olduğunu hatırlıyorum. Emekli oldu ve Ankara’ya taşındık.






