Tuğçe Tatari
Süleymaniye’nin o çarpık ve hızlı yapıları arasında sıkışmış bir otelde Kandil’e beni götürecek aracın gelmesini beklerken 13 sene önceyi düşünmeye başlamıştım. Aslında düşünceler girdabına daha uçakta savrulmuştum ya…13 sene!
Dile kolay.
Bir daha Kandil’e gidebileceğim bir süreç daha olma ihtimalini çok kez sorgulamış, Türkiye’nin yeniden böyle bir sürece gireceğinden hiç emin olamamıştım.O zaman bu seyahat uçakla yapılacaksa şayet, ancak Erbil üzerinden yapılabiliyordu. Erbil de o günden bugüne hızla Dubaileşmişti, silah yakma töreni öncesi gözlemleme fırsatım olmuştu.
Hızla zenginleşen insanlar gibi görünmüştü gözüme.
Buluşma yeri ve günü net olan bu randevunun saati elbette belirsizdi, bu üçüncü yolculuğum olduğundan hazırlıklıyım.
Çay üstüne çay, kahve üstüne kahve içtikten sonra bir adam çıkageldi.
İşin ilginci beni hatırlamıştı ben de onu. Tek kelime Türkçe bilmiyor, tek kelime Kürtçe bilmiyor olmasına ve dolayısıyla konuşmamamıza rağmen 13 yıl önce beni Kandil’e kendisinin götürdüğünü ve birbirimizi hatırladığımızı bir şekilde anlamış olduk.






